“Kürtçe edebiyatla uğraşan insanların yazdıkları metinlere, eleştirel yazılara baktığımızda dünya edebiyatına birkaç adım daha yaklaştıklarını görüyoruz. Ve bu, önümüzdeki yüzyılda daha iyi metinleri yayınlayabilecekleri umudunu içimizde yeşertiyor.”
Nurhak YILMAZ
“İlk eğilim, sanat bitti ne yapacağız şeklindeydi.” Yönetmen Özkan Küçük bu sözlerle, 2016 yılında bölge belediyelerine kayyum atanmasının ardından oluşan ruh halini anlatmaya çalışıyor.
Bir yerel yönetim ile sanat veya sanatsal üretim arasında neden böylesine direkt bir bağ olsun ki?
Aslında sözü edilen, çok dilli, çok kültürlü, ana dili merkeze alan, Kürtler ve bölgede yaşayan diğer halkların kültürel değerlerini yaşatmayı hedefleyen, kaybolmuş değerleri yeniden ortaya çıkarmayı amaçlayan bir kültür-sanat politikasıydı.
Yani cumhuriyet tarihi boyunca iktidarların reddettiği bir yaklaşım.
1999-2016 yılları arasında belediyeler bu politikayı esas aldı. Bu politikanın hayata geçirilmesinde direkt veya dolaylı olarak aktif rol oynadı. Bu sanat anlayışına uygun üretim yapanları da desteklediler veya ortaklaştılar.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, müzik grupları, Cegerxwîn Kültür Merkezi, Aram Tigran Konservatuarı, dünya edebiyatından Kürtçeye çevrilerek sergilenen tiyatro oyunları, kültür sanat festivalleri, edebiyat, şiir, sinema, fotoğraf günleri herkesin ilk aklına gelen ürünler.
Elbette hem ürünler, hem toplumsal kültürel etki çok katmanlı, çok boyutludur. Ancak konumuz kamuoyunca iyi bilinen bu geçmiş değil.
Bu sanatsal üretim sürecine keskin bir müdahale niteliği taşıyan ve 2016 yılında başlayıp halen devam eden kayyum/OHAL dönemidir. Kayyum atamaları veya OHAL ilanı ile birlikte neler olduğunu kısaca hatırlarsak; Belediyelerin bünyelerinde çalışan tiyatro oyuncuları işten atıldı. Konservatuvarlar ya kapatıldı ya da içerik tümüyle değiştirildi. Buralarda ders veren eğitimcilerin işlerine son verildi. Müfredat dili, Kürtçe’den Türkçe’ye döndü. Sinema tiyatro eğitimleri yerini dikiş-nakış kursları, kuran kurslarına bırakınca buralara devam edenler eğitimi bıraktı. Geçmişte kültür sanat üretimi yapan kurum veya bireylerin hizmetinde olan mekanlar, kullanıma kapatıldı.
Bu mekanlarda kermesler yapılmaya başlandı. Mekanların bir kısmı da farklı hizmet alanlarına dönüştürüldü. Tabelalar değiştirildi. Yaşananların bu kısmı da medyaya bir şekilde yansıdı. Yazının asıl konusu aslında burada başlıyor.
Sonra ne oldu? ‘İlk dönem içe çekilme yaşandı’
Özkan Küçük, aradan geçen yaklaşık 2 yılı sanatsal üretim açısından 3 döneme ayırıyor;
“İlk dönemde içe çekilme, kendine kapanma yaşandı. Herkes, ciddi bir otosansür uygulamaya başladı. Örneğin sokağa kamera ile rahat çıkamıyorsun. İzin başvurusunda bulunuyorsun izin alamıyorsun. Bu durumda ‘şimdi yapmayayım sonra yapayım’ diyorsun. Veya biri birşeyler yazmıştır, ‘şimdi basmayayım sonra basayım’ diyor. İnsan Hakları Film Festivali İstanbul’da yapılıyor ama Diyarbakır ayağı valilik tarafından yasaklanıyor. Tamamen keyfi.”
Ancak Özkan’ın deyişiyle “İçe çekilmenin, otosansürün yaşandığı” bu ilk dönemin henüz “sıcaklığı“ devam ederken özel bazı örnekler ortaya çıktı.
İlk tepkiyi Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nden atılan yaklaşık 30 tiyatro sanatçısı verdi. Belediye binasından 100 metre ötede bir mekan kiralayarak Amed Şehir Tiyatrosu’nu kurdular. Ve burada Kürtçe oyunlar oynamaya devam ettiler.
Hatta o kadar hızlı hareket ettiler ki, tiyatrocuların belediyeden atılmalarına dair belgesel çekmek isteyen Özkan Küçük, hızlarına yetişemedi(!)
“Buradaki ekip, Kürt tiyatrosunun öncüsü pozisyonuna gelmişti. Kayyum hepsini işten çıkardı. Acaba devam edebilecekler mi diye kaygılandım ilk önce. Sonra bunun bir belgesele dönüşebileceğini hissettim ve o süreci çekmeye başladım. Ama arkadaşlar Amed Şehir Tiyatrosu’nu çok hızlı kurdu. Bu nedenle projeyi biraz değiştirmeye karar verdim. Konuştuğum arkadaşların birçoğu “geçmişin ruhuna yeniden döndük” diyordu. Biz de Amed Şehir Tiyatrosu oyuncularından Kemal’in, 1994 yılında MKM çatısı altında oynanan “Rojbaş” adlı oyunun yeniden sahnelenmesi için eski ve yeni oyuncuları bir araya getirmesine karar verdik. Çünkü 1990’lı yıllarda da sanatçılar bugünkü gibi bir binanın bodrum katında oyunlarını sahneliyorlardı. Şu anda çekimler devam ediyor.”
‘Kürtçe edebiyatla uğraşanlar boş durmadı’
OHAL döneminin başlangıcında yaşanan bu “içe kapanma” davranışının, Kürtçe edebiyata yansımasının ise pozitif yönde olduğunu söylüyor Yazar ve Yayıncı Lal Laleş;
“Son 3 yılda insanların sessizlik içerisinde evlerine, kabuklarına çekilerek edebi üretimlerini artırmaya, üretimi daha estetik ve etik kaygılarla güçlendirmeye çalıştıklarını gözlemliyorum. Editörlük yaptığım metinlerden, okuduğum kitaplardan Kürtçe edebiyatın daha ileri bir aşamaya evrildiğini, kalitenin yükseldiğini görüyorum. Bu anlamda aslında Kürtçe edebiyat ile uğraşan insanlar boş durmamışlar, üretimlerini sürdürmüşler. Fakat bu dönemde yazarla okur arasındaki ilişki sekteye uğradı. Ancak bunu aşmaya yönelik çeşitli alternatif arayışlar da var. Örneğin insanlar basılmış kitapları veya etkinlikleri, sosyal medya üzerinden duyurmaya çalışıyor. Ya da bir yerde yapılan bir etkinlik yine sosyal medyadan canlı olarak yayınlanıyor. Ve o etkinlik yüzlerce insana ulaşıyor. Belki de bu dönemin en önemli avantajlarından ve yeni imkanlarından biri budur. Bu imkanları çoğaltmak lazım, enseyi karartmamak lazım. Nihayetinde insan zor zamanlarda kendini ifade edeceği kanalı bulabilecek zihne sahip.”
‘Alternatif bir araya gelme biçimleri oluştu’
Edebiyatın yanı sıra müzikte, sinemada, resimde ve diğer alanlarda da artık alternatif arayışlar, hatta küçük de olsa atılan adımlar var. Yönetmen Özkan Küçük bu adımları OHAL sürecinde “ikinci dönemin işaretleri” olarak niteliyor.
“İkinci dönem, ‘tamam ama birşeyler yapmak gerekiyor’ dönemi. İnsanlar bir takım boşlukları zorlayarak bireysel çalışmalara yöneldi. Yine kollektifler var. Alternatif mekan arayışları ortaya çıktı. Kafeler, bazı kamusal alanlar sanatsal etkinlikler için de kullanılmaya başlandı. Pale Sanat Evi ortaya çıkan alternatiflerden biri. Pale, şimdiye kadar birçok etkinlik düzenledi. Kendi küçük bahçelerini, mekanlarını, İşçi Filmleri Festivali ve Filmmor gibi etkinliklere açtı. Edebiyat buluşmaları, söyleşiler, küçük konserler düzenlediler. Buradan alternatif bir arada olma biçimi ortaya çıktı. Yani su bir şekilde yolunu bulmaya çalışıyor diyebiliriz.
‘Yapılan hiçbir şey havaya uçmadı’
Tüm bu sanatsal üretimde ağırlıklı olarak tercih edilen dil olan Kürtçeye yönelik OHAL döneminde uygulanan baskılar da dilin kamusal alandaki kullanımını geriletti. Fakat Özkan Küçük ve Lal Laleş’e göre bu gerilemeye rağmen 17 yıllık dönemde yapılan Kürtçe çalışmalar geleceğe bir miras bıraktı. “Yapılan hiçbir şey havaya uçmadı“ diyor Özkan ve ekliyor; “Mesela Cegerxwîn Kültür Merkezi’nde Kürtçe akademi açıldı. Bizim oradaki ilk öğrencilerimiz, şimdi Kürtçe film çekiyor. Oraya gelen insaların bir çoğu daha önce hayatlarını Türkçe yaşayan insanlardı. Ama orada karar verdiler. Bu dille üretim yapmak bir kültüre dönüştü.”
Sessiz bir direniş
Son 3 yılda Kürtçe edebiyatta yükselen kaliteyi Lal Laleş de “sessiz bir direniş” olarak tanımlıyor. “Kürtçe edebiyatla uğraşan insanların yazdıkları metinlere, eleştirel yazılara baktığımızda dünya edebiyatına birkaç adım daha yaklaştıklarını görüyoruz. Ve bu, önümüzdeki yüzyılda daha iyi metinleri yayınlayabilecekleri umudunu içimizde yeşertiyor” diyor.
‘Eksiklerimizle yüzleştik’
Ve yazıda sona gelmişken OHAL/kayyumun yazıda aktör olmaktan çıktığını görmek, sanatın “duvarlar aşan ustalığına” bir kez daha hayran olmak gerekiyor. O iki kelimeden sıyrılıyorken ve son söz niyetine bir eleştiri ile tamamlamak tam da sanatın iradi yanına işaret eder.
Yazar Laleş, “Bu dönemin kendi eksiklerimizle yüzleşmemizi sağladığını” düşünüyor. Şöyle ki; “Esas mesele şu kaotik zor zamanların ötesinde, edebiyat dünyamızın maalesef geleceğe dair genel bir politikasının olmamasıdır. Şu anda yazı ve sanat adına üretim yapan insanların entelektüel donanımsızlığının ortaya çıkardığı bir takım sorunlar var. Biz kendimizi ne kadar geliştirip sorunlara çözüm üretebiliriz? Çözüm üretebileceğimiz dönemlerde elimizdeki imkanları ne kadar kullandık? Örneğin yayıncılığın, edebiyatın, dergiciliğin sorunlarını, çeviri edebiyatın gerekliliğini ne kadar konuştuk. Mesela sözlük çalışması, yazım kılavuzu gibi bir takım temel meseleleri tartışıp çözüm erittik mi? Ben bu coğrafyanın doğasında, yaşantısında, politik arenasında büyük bir edebiyatı, büyük bir sanatı doğuracak kaynakların mevcut olduğunu düşünüyorum. Bunu görecek edebi ve sanatsal göze ihtiyaç var. Bu da çalışmak, üretmek, düşünmek ve entelektüel manada kendini geliştirmekle mümkündür.”
Benzer bir soru da Özkan Küçük’ten, “Kayyumla ilgili mesele bir mekan meselesi. Başka bir konu ve soru ise önceki sanat doyurucu muydu?”
Cümlenin sonuna geldiğimizde aslında ne kayyum ne OHAL cümle içerisinde kullanılmaz oluyor. Siliniyor.
Bu da sanatın hayatın içinde nasıl estetik, nasıl fark ettirmeden değişim ve dönüşüme yol açtığını gösteriyor. Sanatın devrimci yanının aslında nasıl ezber bozduğunun bir kanıtı.