Talihsizlik bu ya, yılın bu en can sıkıcı ayının Türkçe ve Kürtçe’deki adı, Süryanice’den gelirmiş. Şabat, “dinlenilen gün” demekmiş Süryanice. Yıl boyunca bağ bahçe işleriyle uğraşan Süryaniler, iklimin sertleştiği Şubat ayında ise evlerine çekilir, bir kenara ayırdıkları şarapları eşliğinde demlenirmiş. Ta ki Mart ekinoksuna, Newroz’a kadar.... 

Koca bir aya haksızlık etmek istemem ama baksanıza şöyle: Bundan başka çağırdığı ne güzellik var Şubat’ın?

Çok geride kalmıştır bahar; ama bir adım ötededir de, diğer yandan bakınca. Kışın can havliyle son vuruşudur Şubat.

Takvim icat olduktan yüzlerce yıl sonraya kadar Ocak’la birlikte onun da adı sanı yoktur hala. Kimse bu iki ayı isimlendirmek istememiş; insanlar onlara kısaca “kış” deyip geçmiştir. Neden sonra, M.Ö. 700 civarlarında Roma Kralı Numa Pompilius, bu kasveti yenmek muradıyla belki, isim vermiş onlara. Şubat ayını, arınma Tanrıçası Februur’a sunmuşlar. (Şubat’ın birçok Hint-Avrupa dilindeki karşılığı olan “Februar”ın ilk hâli.) Fakat onun da bir faydası olmamış. Şubat, şupşubat durmuş durduğu yerde.

Romalılar, Şubat’ı takvimin en sonuna yerleştirmiş. Yıl Mart ile başlar, Şubat’la son bulurmuş. Öyle ki, yeni yılı kutlayanlar baharın gelişine mi, yoksa Şubat’ın defolup gidişine mi sevinirler, anlaşılmaz olurmuş.

Dünyanın Romalılardan çok sonraki hakimlerinden İngilizler ise, bu aya bir süre “Februar” dedikten sonra lakap takmışlar ve gerçeğe daha yakın olan bu lakap öyle benimsenmiş ki ayın uzunca bir süre asıl ismi olmuş. Eski İngilizce’nin Şubat’ı “Solmonath”, “çamur ayı” anlamına gelirmiş.

Velhasıl işte, dünya yüzünde hiçbir millet, Şubat'ın adını iyilikle anmamış.

Üstelik aylardan ve mevsimlerden bahsederken güzelliği cömertçe dağıtan şiir bile haz etmemiş Şubat’tan. Koskoca yürekli Turgut Uyar mesela, “Münacât” şiirinde “bozgun” ve “kan” sözcükleriyle birlikte anmış onun adını: “bozgun bir şubat sensin, ekmek ve kan senden, ekim sensin…”

Birhan Keskin, derin bir acıyla örülü “Şubat” şiirine, “ben bu içimin yankısıyla, ben bu içimin koruyla/ bu narı daha fazla taşıyamam” dizeleriyle başlamış ve Şubat’ın adını anınca bir kalp ağrısı sarmış: “adı şubat olan bu şiirde kalbim/ uzun bir nehir gibi ağrıyor. inat yumağım çözüldü./ sol omzundan siyah atımı, sana düştüğüm o eski şubattan/ çukurumu alıyorum.”

Hadi Birhan Keskin, Turgut Uyar, zaten her daim kalp ağrısıyla doluymuş; ama çocuk şarkısının ne derdi varmış da hoşlanmamış Şubat’tan? Bir çocuğun aklında da Şubat, şöyle kalmış: “Şubat deyince aklıma bastı bacak bi’ ay gelir/ dört yılda bir yirmi dokuz oldum diye böbürlenir.”

Başka başka efsaneler var ya, kim bilir belki de bir miktar katlanılır kılmak için ucundan kırpılmış Şubat’ın; ama bu bile vaziyeti kurtaramamış. Üstelik bir de, tutarsızlığı eklenmiş üstüne: Üç yıl 28, bir yıl 29 gün olmasıyla da Şubat, dert olmayı sürdürmüş.

Şimdi bunların üstüne, bir de Kürtlerin yarasını, Şubat’ın 15’ini ekleyin…




Şubatlık şarkılar


Eh, madem bunca "derdo" bir ay bu Şubat, onunla mücadele edelim biraz. İşte uzun ve soğuk Şubat günlerine yaraşacak üç müzik önerisi... Üçü de Spotify ve Deezer'de var; Youtube'dan da ulaşılabilir.

* Geçtiğimiz günlerde Yeni Özgür Politika’da söyleşisine yer verilen genç müzisyen Xalit Tarî’nin "Sar" albümü, şaşırtıcı derecede güzel bir ilk albüm. Hem de içerdiği melankoliyle Şubat soğuğunun yanında da güzel gider. 

* Benim çok geç keşfettiğim Stan Getz ile Joao Gilberto’nun birlikte yaptığı çalışmalar, Getz’in müzikal kalitesi ve Gilberto’nun güzel sesiyle, tam da Şubat’ı katlanılır kılmalık. Özellikle "Getz/Gilberto" ismini taşıyan albümün açılış şarkısı "The Girl From Ipanema", mutlu tınısıyla, tam Şubat kasveti dağıtmalık. 

* Ve eski(meyen)lerden tekrar tekrar dinlemelik bir öneri: Grup Yorum’un “Sıyrılıp Gelen” albümü, Şubat’ın yaratacağı karamsarlıkla baş etmek için müthiş bir reçete olabilir. Özellikle Sıyrılıp Gelen'i insan, Şubat’ın her sabahı ve akşamında, güç almak için birer doz dinleyebilir. Hayat da cabası.