Gerçek şu ki, sindirilmesi ne kadar zor olursa olsun, İşçi Partisi’nin kalbi olan yerlerde birçok işçiyi İşçi Partisi harici partilere oy vermeye ikna etmiş olan şey, Johnson’ın “Brexit’i halletme” sloganı.
JOHN WESTMORELAND
counterfire.org
Bu sabah sosyal medyadaki gönderilere bakacak olursak, eski madencilerimiz, işçi sınıfı kahramanlığından “Noel kutlansın diye oy veren hindilere” dönüşmüşler. Yaptıkları şeyle topluluklarının arkasında durduğunu düşünen ve İşçi Partisi karşıtlıklarını onu nişanesi olarak taşımaya hazır insanlara, ‘hainler,’ ‘ahmaklar,’ hatta ‘satıcılar’ gibi sıfatlar yakıştırılıyor.
Gerçek şu ki, sindirilmesi ne kadar zor olursa olsun, İşçi Partisi’nin kalbi olan yerlerde birçok işçiyi İşçi Partisi harici partilere oy vermeye ikna etmiş olan şey, Johnson’ın “Brexit’i halletme” sloganı.
Johnson değil Brexit
Doncaster’daki üç seçim bölgesinin sonuçları, İşçi Partisi’nin oyunu zayıflatanın Brexit Partisi olduğunu gösteriyor. Yani eski madencilerin Muhafazakârlara oy verme konusunda biraz sıkıntı yaşadığı açık. Bu üç Doncaster seçim bölgesinde de Brexit Partisi’ne verilen oylar, İşçi Partisi’nin kaybettiği oylarla aşağı yukarı eşit. Bu üç seçim bölgesinde de Muhafazakârlar biraz oy arttırmış.
Bu bize, belirleyici faktörün Boris Johnson’ın ikna ediciliği değil, Doncaster’ın AB’den çıkma yönünde verdiği oyu pekiştirmek olduğunu söylüyor. İşçi Partisi referandumun sonucuna sadık kalıp bir yandan da sosyal ve ekonomik adalet için mücadeleye devam etseydi, sonucun çok farklı olacağı konusunda çok az şüphe var.
1987 seçimlerinde Doncaster’ın madenci köyleri 1984-5 grevinden önce olduğundan bile çok İşçi Partisi’ne oy vermişlerdi. İşçi Partisi’nin grevdeki madencilere desteği pek cılız olmasına rağmen, grevin yenilgiye uğraması, Thatcher’dan kurtulmanın madenci toplulukları için kritik önemde olması anlamına geliyordu. Madenci köylerindeki bazı sokaklarda her evin penceresinde bir İşçi Partisi afişi vardı.
Ama otuz yıl sonra, bu günlerde, madenci köyleri tenha yerler. Çoğu köyde hiç büyük işveren yok ve toplumsal çürüme çok belirgin. Kolektif mücadeleye dönük fırsatlar neredeyse namevcut ve işçiler güçlerinden çok güçsüzlüklerini hissediyorlar.
İşçi Partisi Thatcher’dan bu yana geçen yıllar boyunca kendisini sosyal adalet mücadelesinin öncüsü pozisyonuna koymuş olsaydı, işler farklı olurdu. Ama üç Doncaster İşçi Partisi vekili hiçbir olayda orada değildi ve Doncaster’ın İşçi Partisi Konseyi, hükümetleri sırasında Tory’lerden ve Yeni İşçi Partisi’nden talep edilen kesintilere ve piyasalaştırma politikalarına asla karşı çıkmadı.
Dolayısıyla, ister nefret edilen “Kelle Vergisi”ne karşı mücadele edelim, ister Irak Savaşı’na karşı yürüyüş yapalım, istersek kemer sokma politikalarına ve kütüphanelerin kapatılmasına karşı mücadele edelim, üç vekil eylemlerin hiçbirinde yoktular. Ve başımıza bunun geleceğinin işaretleri de vardı. 2009’da, Doncaster, aşırı sağcı bir İngiliz Demokrat’ı olan Peter Davies’i Doncaster belediye başkanı seçti. Bunun sebebi kısmen Britanya Ulusal Partisi’ne destekte bir yükseliş olması ama esas sebep İşçi Partisi Konseyi’nin bir yolsuzluk skandalına batmış olmasıydı.
Referandumda AB’den ayrılma kararının çıkmasının, Doncaster’ın neoliberal bataklığa gömülmekte olduğu duygusuyla ateşlendiğine şüphe yok ve Brexit yönünde oy vermek, her zaman işine bakan parlamentodaki kariyeristlere gününü gösterecekti.
Brexit aşiret kavgasına dönüştü
Doncaster yüzde 64 ile AB’den çıkma yönünde oy kullandığında, adımız hemen cahil ırkçıya çıktı. Liberal medyanın bakışı buydu. Ama sağcı medya bilgeliğimizi ve yurtseverliğimizi övdü. Gerçekten ne düşünüyor olduğumuz ise kimsenin umurunda değildi.
Halkın Oyu ile Doncaster için En İyisi kampanyaları, Brexit’e oy veren herkese tam bir küçümseme ile yaklaştı ve Brexit’çiler de burnu havada, orta sınıf elitistleri kınamakta gecikmedi.
Jeremy Corbyn ve burada sahada olan sosyalistler, bu karşılıklı karalama kampanyasına karışmak istemediler. Brexit, medya ve sağcılar tarafından bir aşiret kavgasına dönüştürülmüştü.
Ben şahsen Brexit yönünde oy verdim -sosyalist nedenlerle. Ama o dönem Case traktör tesisinde sendika temsilcisi olan dostum Trevor, Brexit karşıtı oy verdi ve onun da sosyalist nedenleri vardı. Başını iki Tory fraksiyonunun çektiği bir oylamada (Johnson/Gove karşısında Cameron/Osborne), işçi sınıfından insanların görüşlerinin sağ seçeneklerden birine ya da diğerine sıkışması kaçınılmazdı.
2017 İşçi Partisi manifestosu, tam olarak ihtiyacımız olan şeydi. Referandumun sonucunu uygulama yönünde bir kararlılık ve ilerici reformlara bağlılık işe yarıyordu. Ama partinin Blair’ci kanadı, Corbyn’in Tory’leri neredeyse yenilgiye uğratması olasılığı karşısında dehşete düştü ve ikinci bir referandum talebi, Corbyn’i bitirmenin bir yoluydu.
Sınıf siyaseti
Sağcıların sosyal medyadaki çabalarının, eski madencilerin İşçi Partisi’ne karşı oy vermeye savrulmasında ne ölçüde sorumlu olduğunu bilmiyorum ama en başından beri süren bir şeydi.
Sağcılar anti-Marksist bir sınıf argümanı kullandılar. Corbyn’in Londra elitinin bir parçası olduğunu iddia ettiler. Özel eğitim almış bir milyonerdi o. Brexit’çi işçileri hakir görüyordu ve bizi satacaktı. Göçmenleri bizden daha fazla umursuyordu. Bu, medyanın liderlik takıntısıyla da uyumluydu ve Corbyn partisindeki AB’de kalma yanlılarına direnemeyen zayıf bir kişilik olarak sergilendi.
Bu argümanlar adım adım geliştirildi. Antisemitizm konusundaki argümanlar veya Corbyn’in teröristlerle bağı olduğuna dair iddialar aslında epeyce ikincil bir mesele olarak kalıyor. En çok işe yarayanlar bunlar değil, bizi ancak Farage veya Johnson’ın kurtarabileceği bir işçi sınıfı mağduriyeti fikrinin yaratılmasıydı.
Bu, sağın onlarca yıldır, bugün ise Trump, Bolsonaro, Modi ve Orban’ın kullandığı bir senaryo.
AB bürokrasisine ve müesses nizama karşı işçi sınıfı dayanışmasına yönelik bir sosyalist çağrı, sağcıların dişlerini sökebilirdi. Ama İşçi Partisi’nin Brexit konusunda verdiği taviz, fantastik politika vaatleri ile sarmalansa bile, sahada insanların hissettiği hayal kırıklığı ve öfkeyi aşmak için asla yeterli olmayacaktı.
Önümüze bakarak topluluklarımız içinde Johnson’ın asla bize bir şey sunamayacağı sınıf meseleleri etrafında örgütlenmek zorundayız. Johnson’ın asla dillendirmediği gizli gündemini durdurmak için deli gibi çalışmamız gerek ve bu sokakta birlik olma gereğini ön plana koymak demek.
Çeviri Serap Güneş
Görmek, dinlemek, hissetmek
Seçmenler neredeyse insanüstü bir şekilde “hiç yanlış yapmayan”, hep sakince tartışma yürüten “tatlı bir ihtiyar” istemiyordu. Daha ilişki kurabilecekleri, hayat dolu, bazen öfkelenen ve basit mesajlar veren birini tercih ediyorlardı.
EYAL Z. CLYNE
12 Aralık sonuçları İşçi Partisi safında olanlarda hüsran ve şaşkınlık yarattı. O kapsamlı, emekçi sınıflardan yana olan manifesto ve o ismi bir şarkı haline gelen lider neden, nasıl böyle bir hezimete uğradı? Son düzlükte, kampanya gönüllüsü olarak, iki hafta boyunca günde 10 saat Manchester çevresindeki yoksul bölgelerde kapı kapı dolaşan sosyolog Eyal Z. Clyne’ın kişisel blogunda kaleme aldığı izlenimleri naklediyoruz.
Kuzeybatıda, kaybettiğimiz sekiz seçim bölgesinde İşçi Partisi için propaganda yapanlardan biriydim. Şunları öğrendim.
Genel seçimlere giden son 15 günü, İşçi Partisi için yoğun propaganda çalışmasına hasretme imtiyazına sahiptim. Yüzlerce gönüllüyle birlikte, her gün Manchester’dan kuzeybatıdaki sekiz seçim bölgesine (biri hariç Brexit’çi) gittim, hepsini kaybettiğimiz bu kenar bölgelerde, gündoğumundan günbatımına, yağmur ve fırtına altında, genellikle on saat boyunca kampanya yaptım. On binlerce kapıyı çalmış, hedef seçmenlerin geniş bir yelpazesiyle tanışmış olduğum için, dün gecenin (12 Aralık) sonuçlarına pek şaşırmadım. Geleneksel İşçi Partisi seçmeni olan bu insanların kapı önlerinde içtenlikle tekrarladıkları anlatımları ve hissiyatı dinleyen herhangi biri farklı bir sonuç bekleyemezdi.
Bu sabah (13 Aralık) siyaseten kolum kanadım tümden kırık olsa da Leigh, Crew, Bolton, Calder Valley, Altrincham, Blackpool, Bury, Newcastle vb. sakinleriyle bir araya gelme, sohbet etme fırsatı bulmuş olduğum için minnettarım. Buralardaki vekilliklerin hepsini kaybettik, ama bu saha çalışması –şimdiye dek hiç ziyaret etmediğim, büyük metropollerin dışındaki esasen işçi sınıfı ve yoksul bölgelerinde bizzat bulunmak, o insanlarla tanışmak, onları dinlemek– paha biçilmez bir tecrübeydi. Kentlerini, evlerini, camialarını ve yaşantılarını gördüm. Sokaklarda, kapı önlerinde, evlerin bahçelerinde saatler geçirdim. Farklı yaşam biçimlerine tanık oldum, kokular kokladım, sesler işittim, mahallerini gördüm –kimi zaman da maruz kaldıkları yok sayılmayı ve yoksunluğu. Ve yaşadıkları yerlerdeki deneyimlerini duyumsadım. Öykülerini dinledim, yüzlerini ve bedenlerini ve giysilerini gördüm, tokalaştım ve hoşnutsuzluklarını hissettim.
Kapı önlerinde aldığım karşılıklardan ötürü karamsar olmamdan çekinerek –son düzlükteki anketlerin tekrar tekrar duyduklarımın ne ölçüde temsili olduğuna ilişkin kuşku yaratması da bir veriydi– yoldaşlarımın motivasyonunu düşürmemek için düşüncelerimi neredeyse tümüyle kendime sakladım. Şimdi geriye baktığımda, nitel araştırma duygumun, maalesef, hâlâ iyi çalıştığı bilgisiyle kendime pay çıkararak avuntu bulabilirim.
Fakat, bütün içtenliğimle söylüyorum, sonucu bilmek hiç de o kadar zor değildi. Birçok seçmen bu defa bize oy vermeyecekleri konusunda çok açık konuştu. Şimdiye kadar hiç Muhafazakâr Parti’ye oy vermediklerini vurguladılar ve birçoğu Tory’lere oy vermektense sandığa gitmemeyi tercih ettiğini, çünkü yaşam koşulları ve hakları bakımından Muhafazakâr Parti iktidarının ne anlama geldiğini bildiğini söyledi. Gene de bize oy vermeyeceklerdi.
Brexit meselesi
Bütün bunların üstüne, hemen her kapı önünde, dört hoşnutsuzluk yüzeye çıktı. Bunlar arasında en çok ortaklaşılan hiç şüphesiz Brexit’ti –tek bir anti-Brexit bölgesi haricinde. “AB’de kalalım”cıların çoğu için Brexit’in tam mânâsıyla ne olduğu konusundaki muğlaklık ve ketumluk bu meselenin bütün diğer siyasi meselelere dair dikkatimizi dağıtan, dezenformasyon dolu bir sis perdesi olduğunu doğrulayan bir kanıt işlevini görüyordu. Brexit seçmenlerinin bazen cahil, beyni yıkanmış veya ırkçı olarak resmedilmeleri benim genel izlenimlerimle örtüşmedi. Bununla birlikte, onların gözünde Brexit, referandumu kaybedenler tarafından –ki o kesimler diğer sınıflar ve imtiyazlı sosyal gruplarla ilişkilendiriliyor– seslerinin tekrar tekrar ve demokratik olmayan bir şekilde nasıl yok sayıldığını temsil ediyor.
Onlar meseleye şöyle bakıyor: Referandumdan önce, bütün partiler sonuca saygı göstereceklerini söylüyordu. Ama sonra göstermediler. Referandumdan sonra, parlamento (ahmakça) AB anlaşmasının ayrılmayı düzenleyen 50. Madde’sini harekete geçirmek doğrultusunda oy vererek, netice itibarıyla iki yıl içinde bir anlaşma sağlanamazsa (kendi ayağımıza kurşun sıkarak) AB’den anlaşmasız ayrılmayı vaat etti. O iki yılın sonunda, gene de AB’den çıkmadılar. Onların gözünde, İşçi Partisi (ve diğerleri) işçi sınıfının iradesine ve demokratik sonuca saygı göstermedi. Kendilerini ihanete uğramış hissediyorlar ve Brexit’in onları nasıl ketenpereye getirdiği konusunda “eğitilmeleri” veya yanlış bilgiden, korkudan çıkarları aleyhine davrandıklarına ilişkin ikna edilmeleri yönündeki hiçbir hamlenin de, Tory’lerin ayrılma planının kötü olmasının da, Brexit meselesinin diğer meselelerden uzaklaştırdığı da sadece geçersiz olmakla kalmıyor (ya da herhangi bir seçimdeki yanlış enformasyonun etkisi kadar geçerli), orta sınıf, kentli, kulağı sağır solun bilmişliği ile aynı telden çalıyor.
Öyle zannediyorum ki, İşçi Partisi Brexit yanlısı tutum alsaydı, yani işçi sınıfının oyuna ve demokratik bir referandumun sonucuna saygı gösterseydi, İşçi Partisi için bugünkü manzara çok farklı olabilirdi.
Corbyn’in imajı
İkinci en yaygın mesele Corbyn’in imajıydı. Şaşırtıcı bir şekilde, benim deneyimime göre, sadece göreli bir azınlık medyanın karalamalarını (terörist sempatizanı, aşırı ya da Yahudi düşmanı olduğu) yankıladı. Daha yaygın olarak ortaya çıkansa muğlak bir negatif duygusal seziydi, Corbyn hakkındaki “hissiyatlarında” bir sıkıntı vardı. Sorulduğunda, sebepler her ne ise ifade etmekte zorlandılar. Birçoğu, sosyal politikalarıyla hemfikir olup olmamaktan bağımsız bir şekilde, açıkça onu sevmiyordu.
Bu imaja medyanın katkısı olduğuna kuşku yok, ama bir tahmin yürütürsem, seçmenler neredeyse insanüstü bir şekilde “hiç yanlış yapmayan”, hep sakince tartışma yürüten “tatlı bir ihtiyar” istemiyordu. Daha ilişki kurabilecekleri, hayat dolu, bazen öfkelenen (neticede öfkeleneceğimiz pek çok şey var), belki konuşmalarda daha hâkim pozisyonda olan ve Johnson veya daha iyisi Bernie Sanders gibi, basit mesajlar veren birini tercih ediyorlardı.
İnsanların, kimliklerini ve isteklerini ifade ederek rasyonel olmaktan ziyade, duygusal olarak oy verdiklerini hatırlayalım. Ve bizim liderimiz, ki siyaseti ve kişiliği benim kampanyasına katılmamın öznel sebepleriydi, maalesef kitleler nezdinde ekran popülerliğine sahip değildi.
Manifestonun genişliği
Üçüncü mesele İşçi Partisi manifestosunun genişliğiydi. Özellikle Tory’lerin durduraksız hap niyetine tekrarladıkları aşırı basitleştirilmiş gayrı-manifestosuyla kıyaslandığında. En sade ifadeyle söylersek, geniş yelpazemiz geri tepti. Birçok insana fazla geldi, plan ve kaynaklar gerçekçi bulunmadı, riskli görüldü. “Bütün bunları nasıl ödeyeceksiniz?”, “Asla bu kadarını gerçekleştiremezsiniz” aldığımız en yaygın karşılıklardı.
Elbette bu ifadelere verecek cevaplarımız vardı ve bazı kampanyacılarımız insanların ikna olmasını sağladı. Ancak, genel nüfusun küçük bir kısmıyla, çok kısa bir süre için bir araya geldik. Dolayısıyla, bu sohbetlerin başlıca faydası, seçmenleri onlara öğretebileceğimiz şeyler hakkında tekrar “eğitmek”ten ziyade, onları dinlememiz, hissetmemiz ve bu etkileşimi anlamlandırmaktı.
Seçimden seçime
Ve son olarak, dördüncü hoşnutsuzluk ise bizleri sadece seçimlerden önce görmeleriydi. Burada bir avantajımız olmalıydı, çünkü hiç kimse Tory’ler için propaganda yapmaya gönüllü olmamıştı, bizse kalabalıktık. Gelgelelim, zamanlama ve oylarına talip olmamız kaçınılmaz olarak niyetlerimizin safiyetine şüphe düşürüyordu. Seçim dışı zamanlarda gönüllüleri –işleri, dersleri, ailevi sorumlulukları nedeniyle– seferber etmenin zorluğu anlaşılır bir şey, ama gene de bu başat meseleyi yüzeye çıkarmak ve üzerinde daha fazla düşünmek gerekiyor.
Nihayetinde, yoğun kampanya döneminde aldığım en büyük ders tevazu üzerineydi ve umarım orta sınıf mensubu, büyük şehir sakini solcular da dinlemeye istekli olur. Bu iki haftada çok şey öğrendim, orada olmak hakkında, görmek ve dinlemek hakkında ve Britanya solunun önündeki ödev hakkında. Onların yabancılaşmalarına ve unutulduklarına, dışlandıklarına, dinlenmediklerine dair haklı duygularının üstesinden gelmek adına. Dün gece bize feci bir haber getirdi, bu sonuç “onları” benden daha beter etkileyecek, ancak bu dehşet verici ölçekte yenilgi Britanya solunun sonu demek değil. Can kulağıyla dinleme cesaretini gösterirsek yeni bir başlangıç olabilir.
Çeviri: Yücel Göktürk
https://www.birartibir.org