Savaşlara dair yazılar, insanların hikayesidir.

Büyük savaşların tanığı Puşkin, Hemingway, Şolohov en başta, bütün yazarlar, insan hikayelerini yazdılar. Tarih, o insanların hayatı üstünde kurgulandı.

Günümüzde Kürdistan, muhasara altında. Muhasaranın bazı sahneleri, vahşet tarihinde yeni enstantaneleri olarak televizyon ekranları ya da gazete sayfalarına geçiyor.

Ne de olsa herkes kendince insan ve mertlik lafla değil…

Söz gelişi, savaşların belli kuralları, hatta hukuku vardır. Ama, "bir Türk dünyaya bedel" olunca kural, kaide de ona göre ve yakışır şekilde oluyordu.

Mesela Türk Cumhurbaşkanı ve Başbakanı, Suriye'de İslamcı teröristlerle savaşan Rusların, sivillerin hayatına değer vermediklerini söylüyor, ama Kürdistan’a yayıp yönettikleri savaş, savaşların erdemine yakışmayan çetecilikti. Nerede mevzilendiği bilinmeyen nişancılar, henüz doğmamış bebekten, birbuçuk aylık olana, 85’lik ihtiyara kadar nişangaha oturan insanı avlıyordu.

Kürtlere karşı Türk tipi savaştı, bu. 1925-1938 yıllarında, annelerin karnı kasatura ile yarılarak bebekler çıkarılıyor, süngü ucunda havada hoplatılıyordu. 1978’de, Maraş'ta benzeri insanlık yarılması yaşandı.

2015 Aralık'ında Cizre'de, Kürt kadınının karnına ateş edilerek bebeği katlediliyordu.

Ölüye saygı, savaşın bir başka kuralıydı. Ta 1860’larda, Amerikan iç savaşında, ölü ve yaralıların kaldırılması için, çatışmalara ara vermek bir kuraldı.

Ama iki aydan beri, kısa aralıklar hariç, kesintisiz muhasara altında olan Silopi, Cizre, Kerboran (Dargeçit) Diyarbakır Sur, Nusaybin’de, bu insanlık damarı kesikti. Keskin nişancılarca vurulan kadının cesedi, bir hafta boyunca sokak ortasında kalıyordu. Ölülerin gömülmesi ya da hastane morguna kaldırılmasına izin verilmiyordu.  

Kirliliğin bir başka yüzü:

Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan, bizlere ve bütün düyaya, savaşların erdemi konusunda ders verirken, IŞİD’le savaş Suriye Devlet Başkanı Esad’ı, şehirleri bombalayarak masumların kanına girmek, yani cinayet işlemekle suçluyordu. Esad katildi, Erdoğan'a göre.

Geçen yıl, bu zamanlar, eşiyle birlikte, kameralar karşısında içini çeke çeke ağlayarak, insanlığın yasını tutarken, "katil İsrail, sivil insanları bombalıyor" demişti.

Bir başka ağlama seansında, Mısır’ın başkenti Kahire'de ölen genç kız Esma için, göz yaşı döküyordu, Erdoğan. Sonra, onun anısına mitinden mitinge koşarak, İslami terör örgütü Müslüman Kardeşler selamı verip, "Esma kardeşimizi vurdular" diye diye gözlerinden su akıtmıştı.

Araplar ve Filistinliler için ağlayan adamın, seçimden seçime kardeşim diye seslendiği Kürtler, bir dahaki seçime kadar düşmandı.

İkinci Ordu Komutanı General Adem Huduti’nin komutasındaki Türk ordusu, düşman şehirleri Silopi ve Cizre’yi ele geçirip, burçlara zafer bayrağını dikmek için, 16 bin kişilik bir orduyla saldırıyordu. Bir söylenceye göre, General’in 16 yardımcısı ve 16 bin askerine karşı, 16’şar kişilik gerilla gücü bu şehri savunuyor, zafer şerbetini ağuya dönüştürüyordu.

Ve generalin ordusu, zafere erişeyince daha çok bebek katlediliyordu.  

Huduti General adına, Sur kuşatmasını, General Huduti adına, tecavüzcülük ve cinayetten yargılanmış, Türk tipi adalette aklanmış, ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemsinde mahkum olmuş General Musa Çitil yürütüyordu.

Generaller savaşı hukukunda, Amerikan İç Savaşı'ndaki (1862) haklar da geçerli değildi. Onun için, henüz doğmamış bebekler, 85 yaşındaki ihtiyarlar vuruluyor, gömülmelerine de izin verilmiyordu.

Vurulan son bebek Miray, 89 günlüktü. Miray bebeğin gömülmesine izin yoktu, Erdoğan rejiminde. Ölüsü kokmasın diye buzdolabında tutuluyordu.

Bu savaş değil, çetecilik ve çetelerin cinayetlerdir yaşananlar. Her gün, sayısız katil karışıyor, geride koyunların sessizliği ile duran kalabalıklara.

Oysa, koyunların anlamsız bakışıyla katillere bakmak suç ortaklığıdır.