Kendi hukukunu bile kısa vadeli çıkarlarına kurban etmenin sonu böyle bir şey olsa gerek. Namlu sana dönebiliyor beklenmedik bir anda. Ondan sonra namluyu tutan eli kıvırmışsın, silahı elinden almışsın, hepsi hikaye. Çünkü o namlu sana döndüğünde kurşun silahtan çıkmış demektir ki sonrası geçmiş olsun mu denir, ruhuna Fatiha mı denir, kesin bir şey söylemek için biraz sabır sadece.

17 Aralık günü AKP’li üç bakanı ve başbakanlığın resmi müteahhitlik firması diyebileceğimiz  TOKİ’yi de kapsayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile halkın, muhaliflerin üzerinde kabus misali duran namlulardan biri AKP’ye dönmüş oldu. Hükümette yarattığı şaşkınlıktan anlaşıldı ki polis ve savcılık tarafından epey gizli bir soruşturma yürütülmüş. Ve bu operasyonun ortaya çıkardığı soru işaretleri ki bazı iddialar ve şüphelilerin konut ve işyerlerinde yapılan aramalardan elde edilenler,  mesela Halkbank Genel Müdürü’nün evinden çıkan dörtbuçuk milyon Doların, ses kayıtlarının, yasal usuller içinde izahı mümkün görünmüyor.  
Ortaya çıkan pek az delil bile hükümetin bakan, müsteşar, belediye başkanı gibi pek çok üyesinin birebir içinde olduğu  yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet çetesini ayan beyan etmiş durumda. Ve soruşturma nereye evrilecek bugünden kesin bir şey söylemek zor olsa da, operasyon bu hali ile son bulacak olsa dahi rüşveti, yolsuzlukları güçlüye, iktidara hak gören siyasi ve toplumsal zihniyete vurduğu darbe ortadan kaldırılamaz artık…
Öte yandan, Hükümetin rüşvet ve yolsuzlukları gibi, bu operasyona verdiği tepki de kimseyi şaşırtmamıştır eminim. Bugüne kadar sıkışıklıklarını tehditle, baskıyla, zulümle aşmayı alışkanlık edinmiş bir hükümetten ne beklenirse onu yaptı çünkü. Üstündeki pisliğe dokunmadan, yapılan soruşturmayı mahkum etme yoluna gitti. Askeri darbe girişimi söylemleri yerini vatan haini polislerin cunta girişimi söylemine bıraktı. Faaliyetlerine olağan haliyle devam edebilmek için de "cuntacı" polisleri görevden alma yoluna gitti.
Aslına bakarsanız ne polislerin cemaatle ilişkisi ne de yolsuzluğun, rüşvetin hükümeti ve devlet dairelerini içine alan bir işleyişi olduğu sır değil. Geçen günlerde AKP Milletvekili Şamil Tayyar’ın sosyal medyada yaptığı açıklamayla bir kez daha teyit edildi ki; 2004 yılında MGK toplantısında cemaati bitirme kararı alınmış, olmayınca ya da pazarlık sonucu mu demeli bilmiyorum, sonrasında Emniyet cemaate bağlanmış.
Bir siyasi iradeye bağlanan, vesayet altına alınan sadece polisler mi? Yargının tarihinin en yasa, hukuk tanımaz dönemini yaşadığı da herkesin malumu değil mi? Gazetecisinden, öğretim üyesine siyasi vesayetin baskısı altında ezilmeyen kaldı mı? Ya itaat edeceksin ya da gideceksin demiyor mu başbakan her fırsatta?
Anayasa Mahkemesi’nin uzun tutukluluk ve tutuklu milletvekilleri ile ilgili kararının yerel mahkemeler tarafından BDP’li vekillere ayrı, Balbay’a ayrı uygulanmasının yasayla, hukukla açıklanması mümkün mü?  
‘Ortada şaşıracak bir şey yok mu’ derseniz, var aslında. O da şu; iktidarın rüşvetle yolsuzlukla suçlanmasına ya da Kürtlere ayrımcılık yapılmasına şaşıranlara şaşırıyorum ben. Bir de "çözüm" sürecini halen sadece AKP’ye bağlayıp, yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasının AKP'yi yıpratarak süreci tehlikeye sokacağını düşünenlere. Açık gerçek şu çünkü: Yolsuzluk ve rüşvet hele de iktidar güçleri tarafından yapılıyorsa halkın alın terini sermayeye, vurgunculara peşkeş çekmektir. Kötüdür. Görmezden gelinemez…