Bu imar faaliyeti, ki buna günümüzde mimarlık deriz, insanın sonraki nesillere bıraktığı en kalıcı eserlerin başında gelmektedir. Yüzyıllar sonra da olsa bu kalıntılar o dönemki yaşama ait pek çok ipucu verecektir. Hatta bazıları geçmişe dair anlayışı bile değiştirebilmektedir. Örneğin Urfa civarındaki Göbekli Tepe adlı kazı alanı günümüz tarih algısını ters yüz etmiştir. İnsanlık tarihini; avcılık/göçebe, tahıl/yerleşik, ... medeniyet/mabet olarak sıralayan ilerlemeci algı bu kazı ile okuma kriterlerini tekrar gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Tarihi M.Ö.12000 yıllara kadar geri giden kazı alanı insanlığın avcılık dönemine denk gelir. Bu da oldukça şaşırtıcı olmuştur, zira bu dönemde insanlık, bu algıya göre, daha şehir kurmamış ve mabet inşa etmemiş. Ama bu arkeolojik kalıntılar bunun böyle olmadığını göstermekte. 

Mimarlık tarihi açısından da endüstri devrimi bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu dönem yeni malzemelerin yanında yeni tekniğin de üretildiği bir zaman dilimidir. Dolayısıyla 18. yy'ın ikinci yarısına dek inşa edilen binaların yapım malzemesi çok farklılık göstermemiştir. Başta taş olmak üzere pişirilmiş toprak (tuğla), kerpiç, ahşap ve çeşitli harçlardan oluşmaktaydı. Bu malzemeler doğadan elde ediliyor ve tekrar doğaya geri dönüşebiliyordu. Yani doğanın dengesini bozmayan, çevreyle uyumlu ve tekrar kullanmaya elverişli idi.

Sanayileşmeyle başlayan seri üretim, başta çelik olmak üzere zamanla farklı yapı malzemelerinin de ortaya çıkmasını tetikledi. Hızlı üretim, ham madde ve enerji kaynaklarına olan ihtiyacı artırdı. O günlerin birincil enerji kaynaklarından olan fosiller (kömür ve petrol), emeklemeye başlayan 'yeni dünya sistemi'nin besleyicisi konumundaydı. 'Kara altın' olarak tanımlanan bu maddeler insanın geleceğini karanlık altına evirebilecek nitelikteydi 'insan denen meçhul' ile.

Geri dönüşümü milyonlarca yıl sürecek olan petrol kaynaklı ürünler ve yapı malzemeleri hızlı bir şekilde üretilmeye ve piyasaya sunulmaya başlanmıştı bile, büyük bir rağbet de görmüyor değildi. Sorunsuz gözüken yıllar, sorunların sonradan gün yüzüne çıkacağının habercisiydi de. Aşırı enerji kullanımının doğurabileceği tehlikeler üzerinde pek durulmamış, yüzyıl sonra petrol artığı ürünlerin ne olacağına dair fikirler kayda geçmemişti! Habire üretiliyor ve tüketiliyordu! Sistem tıkır tıkır işliyordu durmadan! 

Doğaya salınan CO2 emisyonun sebep olacağı küresel ısınma ancak 20. yy'ın üçüncü çeyreğinde fark edilmeye başlanacak, geri dönüşümü olmayan ve çevreyi kirleten yeni ürünlerin bir şekilde tekrar kullanımını sağlayacak atık tesislerin kurumu ise bir sonraki nesillere nasip olacaktı.

Bütün bu sorunlar fazla zaman kaybetmeden mimarlığın da gündemine girip tartışılmaya başlanmıştı. Sürdürülebilirlik çatısı altında neyin nasıl sürdürülebileceği hararetle tartışılıyordu. Çünkü, dünya enerji ihtiyacının yarıya yakını mimarların tasarladığı binalarda tüketilmekteydi. Emisyonun yol açtığı atmosferdeki sera etkisi dünyamızın yaklaşık 2 derece daha fazla ısınmasına sebep olmuş ve dolayısıyla yaşam alanımız gittikçe kırmızı sınıra doğru ilerlemişti. Sorunlar bununla kalmamış, çevre geri dönüşümü mümkün olmayan, başta petrol ürünü atıkların sebebiyet verdiği kirlilikle karşı karşıya kalmıştı. Ekolojik denge tehlike çanlarını çalmaya başlamış ve insan, varlığını mümkün kılan doğayı ve yaşam alanını tehdit altına almıştı bile. Uzun bir dönem bu siren pek duyulmadı, duyulduysa da 'sağır sultan'ı oynadı buna sebep olan dünya devletleri.

70'li yılların başında Ortadoğu'da baş gösteren savaşın etkisiyle başta Avrupa'da olmak üzere ciddi bir petrol/enerji krizi yaşandı. Gün geçtikçe artan ihtiyaca bağlı olarak da yükselen enerji/petrol fiyatı, mimarlıkta da farklı yönelimleri beraberinde getirdi. Sürdürülebilirlik artık yeşermiş, doğanın rengine bürünmüş ve 'yeşil mimarlık' olarak rengini belli etmişti!

Doğa/çevre adeta yeniden keşfedilmiş gibiydi, yalnız asıl sorun kaşifin kaybında saklıydı, onu arayan var mıydı acaba? Artık güneş enerjisinden daha fazla faydalanmaya yönelik, enerji tasarruflu evler tasarlanmaya ve inşa edilmeye başlanmıştı. Ekolojik kaygıdan öte enerjik kaygılar ön sırada duruyor gibiydi. Ama olsun neticede bu bir döngüydü, dönüp dolaşıp o noktaya gelinecekti ve de gelinmeliydi!

1950'lerde ortaya çıkan ısı yalıtım ürünleri bu dönemde piyasada yer almış ve enerji kaybını önleme amacıyla kullanılarak ciddi (yaklaşık 2/3) oranda enerji tasarrufu sağlamıştı. Fakat bu malzemelerin insan sağlığına ve çevreye zararı var mı, bir elli yıl sonra bunlara ne olur? Diye meraklıca soranı vardı elbet, ama bileni meçhuldu!


Mimarlık sürdürülebilir mi?

Tabi ki, bunda kimsenin şüphesi yok sanırım. Şüphe duyulan şey ise 'Sürdürülebilir Mimarlık'ın nasıl sürdürüleceği ile ilişkilidir. Konunun anlaşılması için şöyle bir benzetme yapabiliriz sanırım. Mimarlık geniş bir alandır, 'sürdürülebilirlik' ise bu alanın büyük bir kısmını örten çatıdır diye düşünebiliriz. Bu çatının ana ve ara taşıyıcıları sayesinde ayakta kalabileceği de aşikardır. Bu çerçevede ana taşıyıcılardan biri kullanılan malzemedir, diğeri yapım tekniğidir, bir ötekisi inşa esnasında ve sonrasında binanın ihtiyaç duyduğu enerjidir, bir başkası bu binanın neye hizmet edeceği, nasıl kullanılacağıdır, yani kullanım amacıdır...bunları öylece çoğaltmak mümkün. Önemli olan bu taşıyıcıların birlikte hareket ederek çatıyı taşıyabilmesidir. Biri ötekinin yerine geçmez, birinin olumlu tarafı diğerinin olumsuzluğunu gidermez.

Eko(lojik) bina da bu alana dahil edebileceğimiz bir alt başlıktır. Çevre ile uyumlu bina, çevreye zararı olmayan anlamlarında kullanılır. Daha çok sıfat niteliği taşır. Bu kategoride değerlendirebileceğimiz isim veya tamlama haline gelmiş farklı kavramlar da mevcuttur. Ama kriterler yani taşıyıcılar bir önceki ile aynıdır. Şimdi kısaca bunlara değinelim.


Biyolojik evler

70'li yıllarda başta Almanya'da olmak üzere sağlıklı ve biyolojik/canlı bir ortamda/evde yaşamayı hedefleyen insanların ortaya koyduğu bir tanımlama türüdür. 80'den itibaren enstitü şeklinde kurumsallaşmış ve verdikleri seminerlerle toplumda bir duyarlılık ve bilinçlendirme sağlamaya çalışmışlardır. Öncelikli amaç, sağlıklı ve organik bir yaşam alanı oluşturmak. Mevcut yapıları 'hastalıklı' diye tanımlayan bu anlayış oluşturulacak biyolojik/organik evlerde insan sağlığını zararlı malzemelere ve hastalıklı binalara karşı koruyabileceklerini düşünmüşlerdir. Bu anlayışla o yıllarda bir çok ev ve konut alanı kerpiç, ahşap gibi doğal ve organik malzemelerle inşa edilmişti. Bu anlayış yüksek teknolojiden (High-Tech) öte basit, geleneksel yapım tekniğini (Low-Tech) önceleyen ve yapay malzemelerden mümkün mertebe uzak durmaya çalışır. Yapı malzemelerinin doğal olması, insana ve çevreye zararlı kimyasal katkılar barındırmaması bu kurum ve anlayış için en önemli başlıklardan biridir. Bunun içindir ki enstitü yapı malzemelerin, 'sağlıklı ve zararsız' olduklarına dair sertifika vermektedir. 'Enerji tasarruflu evler' ile 'pasif evler'in sıkça gündeme geldiği dönemlerde bu yaklaşımın savunucuları "azla yaşamak, enerji tasarruf etmekten iyidir" demişlerdi. Pasif ev konseptinin öngördüğü mekanik havalandırma sistemine karşılık bunlar, evi "nefes alan, terleyen, yalıtan, yerel mikroklima ile ilişki kuran ve düzenleyen" canlı bir organizma gibi tasarlamak gerekir derler. Bir binanın tamamıyla biyolojik/canlı olması mümkün olmayacağı için daha çok kullanılacak malzemeye odaklı bir yönelişi ifade eder.


Düşük enerjili evler

Tasarım konsepti açısından enerji endeksli bir yaklaşımdır. Daha az enerji harcayan veya depolayabilen veyahut ısı kaybı mümkün mertebe azaltılmış yapıları tanımlar. 90'lı yıllarda bu tanımlama sadece evler için kullanılırken şimdilik bu kapsama büro ve alışveriş mağazaları ve hatta gökdelenler bile girmektedir. Örneğin yıllık m2 başına 50 kW/h veya 70kW/h gibi kategoriler binanın enerji kimliği açısından önemli ve gireceği sınıfı belirler. 'Düşük enerjili evler' 70'lerde başta Kuzey Avrupa'da olmak üzere ortaya çıkmış ve sonraki onyıllarda yayılma göstermişti. Kullanılan malzemelerin ne denli ekolojik olduğu ve geri dönüşüme dair sorunlar ne yazık ki o günün birincil gündeminde değildi.


Pasif ev

Binanın enerji tüketimi hususunda pasifliğini ifade eder. Bu tarz bir konseptin temel amacı; binada başta zemin olmak üzere tüm cephelerde ve çatıda ciddi bir ısı yalıtımı ve hava sızdırmazlık ile izole ederek ısı kaybını önlemek. Böylece binayı çok az enerjiye ihtiyaç duyacak hale getirmek. Havalandırma esnasında ciddi enerji kaybı olacağından tasarıma dahil edilecek mekanik sistem sayesinde binanın bu ihtiyacını kontrollü bir şekilde sağlamak. Oluşturulmuş bu standart ve kriterlerle enstitü düzeyinde 90'lı yıllardan beri kurumsallaşmıştır bu anlayış. Bir yapının bu şekilde tanımlanabilmesi ancak gerekli standartları yerine getirmesi ile mümkündür. Örneğin bir yapının yıllık enerji tüketiminin m2 başına 12 kw/h'i aşmaması ve bunun için de duvar, çatı, zemin ve pencere gibi elemanların ısı geçirgenlik değerlerinin kurumun belirlediği standartlarda veya üstünde olması gerekir. Bu nedenle böyle bir konsepte yapı kabuğu dediğimiz duvar ve çatının kalınlığı istenilen orana ulaşmak için artırılması gerekmekte, bu da tasarımsal dezavantajlara yol açmakta. Ayrıca kullanılan ısı yalıtım malzemelerinin ekolojik değeri ve geri dönüşebilirlik durumları ciddi problemleri beraberinde getirmektedir. Havalandırma sisteminin bakım ve onarımı, sağlıklı bir iç mekan iklimi için asla ihmal edilmemesi gereken bir diğer zorunluluktur.


Aktif ev

2000'li yıllardan itibaren literatüre giren ve binanın enerji ile ilişkisine değinen bir başka tanımlama şeklidir. Binanın başta Güneş olmak üzere farklı yenilenebilir enerji kaynaklarından faydalanarak kendi ihtiyaç duyduğu enerjinin hepsini hatta fazlasını üretebilecek teknik donanıma sahip olmasını öngörür. Bu kategorideki yapı için birincil ve tek öncül; enerjisini üretebilecek teknik bir donanıma/konsepte sahip olmak. İhtiyaç duyacağı enerjinin tümünü üreterek aktif hale gelmiş bir yapıyı tanımlıyor. Ürettiği oranında istediği kadar kullanabilme şansına sahip. Pasif evdeki gibi kalın ısı yalıtım katmanı ve enerji tasarruf zorunluluğu olmayan bu konsept aynı zamanda planlamada ciddi bir esneklik de sağlar. Yalnız öte tarafta aşırı enerji tüketiminin yol açacağı emisyon miktarı, teknik donanımın bakım ve onarımı, tekniğe bağımlılık ve yüksek maliyet gibi hususların altını çizmek gerek.