3'ü kız, 8 kardeşiz. Ben de ortanca kız çocuğuydum. Ağabeylerim Eskişehir'de okula gidip, tatillerde eve dönüyorlardı. Babam bütün ağabeylerimi okuttu. Ben o zamanlar daha dünyaya gelmemiştim.
1948 yılında yine ara istasyonda, Nusaybin'e yakın Kemaliye'de doğmuşum. Demiryolu çalışanlarının çocukları için o yıl ilk defa ikramiye bağlanmış. Yani doğar doğmaz şans yüzüme gülmüş. Daha sonra kardeşlerimin hepsi okudu ve memur oldu. Ailede kız çocukları olarak sadece ilkokulu okuyabildik.
Sonra babamın tayini Şenyurt-Ceylanpınar'a çıktı. 6 sene burada kaldık. Ben de ilkokulu burada okudum. Bir ablam buradan Suriye'ye gelin gitti. Daha sonra babamın tayini Sivas'a, oradan Erzincan'a, ardından da Erzurum'a çıktı. Benden küçük kardeşlerim Erzurum'un soğuğuna alışamıyorlardı. Okula gidip gelirken üşür, elleri donar ve hep ağlarlardı. Bunun üzerine babam bizi Nusaybin'e, abimin yanına gönderdi. O da Devlet Demiryolları'nda hareket memuru olarak yeni atanmıştı. Okullar tatil olana kadar orada kaldık. Ama babam Erzurum'da görevine devam etti. 1 yıl tek başına orada kaldı. Babam okumamış olmasına rağmen becerikliydi. Okuyup yazmayı az çok öğrenmişti. Ankara'ya gitti, tayinini Diyarbakır'a yaptırdı. Ve ailece Diyarbakır'a gittik.
Ben Diyarbakır'ın surlarıyla o zaman tanıştım. Aile kalabalık olduğundan ev bulmak zor oldu. Hep birden de gidemedik. Sonunda babama lojman verdiler, İstasyon'a yerleştik. Diyarbakır'a pazara gittiğimizde, Sur'la İstasyon arası hepsi boş araziydi. Annemle yaya gider gelirdik. Bir de o kadar gezmemize rağmen annem de Kürtçe ne de Türkçe öğrenebildi. Onunla hep Arapça konuşurduk. Kardeşler olaraksa aramızda Türkçe konuşurduk.
Diyarbakır'da Kuran kursuna gittim, Kuran'ı hatmettim. Namaz da kılıyordum. Bu serüven böyle devam etti. Bir yıl Diyarbakır'da kaldık. Babam yine Ankara yolunu tuttu. Tayinini Dersebi'ye (Şenyurt) çıkardı. Büyük bir köydü ama Demiryolu istasyonu, lojmanları vardı. Hepsi memur, işçi, demiryolu çalışanıydı. Fakat köydekiler ve çalışanların hepsi Kürt'tü. Biz yine lojmanlara geçtik. Ben orada dikiş-nakış kursuna gittim. Hatırlıyorum, hatta o dönem sinema afişleri gezdirirlerdi. Ve büyük bir salon tutulmuştu. Gelen filmleri biz de gider seyrederdik.
Küçükken içine kapanık biriydim. Babam beni zorla sinemaya gönderirdi. Annem tutucu biriydi. 'Kızlar bunu yapmaz' dese de babam 'karışma' derdi. Ailede özgür büyüdük babamın sayesinde. 18 yaşındayken, şimdiki eşimin ailesi gelip beni istedi. Uzaktan akraba, Arap bir aileydi. Onlar da Demiryollarında çalışıyordu. Nişanlılık döneminden sonra yine ara istasyonu olan Toruntepe'ye gelin olarak gittim. O zaman da eşim Haydarpaşa lisesini bitirmiş, boş bekliyordu. Sonra vekilliğe başvurdu. Kürtçe adı Atğe, Türkçe Yandere köyüne atadılar. O arada ben hiç Kürtçe bilmiyordum ama  konuşmaya çabalıyordum. Oğlum Nejat kucağımdaydı. Nurşen ve Nihat orada doğdu. Yandereli köylülerle çok güzel bir diyaloğumuz vardı. Birlikte süt sağmaya giderdik. Yani onlarla berî'ye giderdim. Bazen işim olurdu, o zaman da 'bakracı okul duvarının üstüne bırak, biz geldiğimizde süt bırakırız' derlerdi. Her gelen bakracın içine süt bırakırdı. Hiç unutmam, bir gün süt sağmaya giden hamile bir kadını eşeğe bindirmişlerdi. 1 saat içinde kırda doğum yaptı. Hem korkmuştum hem de hayret etmiştim. Kadınlar, doğum gününe kadar boş durup dinlenemezdi.
5 yılımız o köyde geçti. Köylülerle haşır neşir olduk, hiç yabancılık çektiğimi hatırlamıyorum. Kürtçe konuştuğumda bana gülerlerdi. Ama azimle Kürtçe öğrenmeye devam ettim, vazgeçmedim. O çevredeki bütün köyleri de gezmişti. Bir gün Musa Anter'in köyü Zivingê'ye gittik. Daha sonra Musa Anter'in Akarsu'daki evinde eşimle yemek yerken, Apê Musa'nın ekmek yemeğini fark eden eşim, bunun nedenini sordu. O da ekmeği, zekayı kısıtladığı için yemediğini söyledi. Böyle bir anımız var.
Sonradan eşim Sinop'a gidip sınava girdi. Sınavı kazandıktan sonra atanacaktı ama önce askerliğinin tecili gerekiyordu. Henüz askere gitmemişti çünkü. Midyat askerlik şubesine gitti. Ama askerliğini tecil etmediler, 'askere gideceksin' dediler. O da gitmemek için direndi. Sonra başka yollarla tecil ettirdi. Tayini Hezex, yani İdil'e çıktı. Orada Akdağ köyüne gidecektik. Oğlum Necat kucağımda, Hezex'e gittik.
Yolun üstünde birkaç Ezidi aile vardı, gece orada kaldık. Sonra haber gönderdiler, gelip bizi atlarla götürdüler. Çünkü o zaman araba yolu yoktu, hepsi dağlık alandaki köylerdi. Beni ata bindirdiler, Necat da önümde. Ata hiç binmediğim için biri atın başını tutuyor, biri de beni. Çünkü her yokuş inişte kendimi tutamıyordum ve düşme tehlikesi geçiriyordum. Sonunda köye ulaştık. Okulun lojmanına gittik.
Köyde her evin koyunları, inekleri, keçileri vardı. Onlarla geçimlerini sağlıyorlardı. Orada bana ilginç gelen, tezeğin yakıt olarak kullanılmasıydı. Çünkü ben daha önce hiç sobada tezek yakmamıştım. Ama orada odun olmadığı için tezeği samanla yoğurup, kalıp gibi yaparak kurutuyorlardı. Böylece ısınma sorununu hallediyorlardı. Çocuklar da okula giderken her gün yanlarında bir tezek götürerek, okulun ısınmasını sağlıyorlardı. Tezeğin külünü dökmek çok zor oluyordu. Köylülerle aramız çok iyi birbirimize gidip geliyorduk. Sabah koyunlarını götürdüklerinde okulun önünden geçerlerdi. Bize uğramadan geçmezlerdi. Sabah saat 5'te kapıyı çalarlardı. Abla, teyze demeden direkt, "Sultanê derê veke, ji me re qehveke çêke" derlerdi. Ben de kapıyı açar kahvelerini hazırlardım. 
Şehit düşen kızım Sibel Beritan o köyde doğdu. 2 yıl kaldık. Sonra yine Yandere Köyü'ne tayin istedik. Orada da 5 sene kaldık. Yazın Toruntepe istasyonuna giderdik. Kayınbabam orada demiryolunda işçi olarak çalışıyordu, onlara giderdik. Kayınbabam Nusaybin'de emekli olunca bir ev aldık. Tayini yine Nusaybin'e istedik. Son durak olarak Nusaybin'de hayatımıza devam ettik. Çocuklar okula başladı, eşim eskiden beri solcuydu. Çocuklarım Serdar, Yüsra ve Vildan, Nusaybin'de doğdular.
Serüven başlıyor. Ben ev işleri, çocukların büyütülmesiyle uğraşıyordum. Ama aynı zamanda çevreyle sosyal ilişkilerim genişti. Çevreden biri hastalandı mı, doğum yaptı mı veya başka bir şeye ihtiyacı oldu mu, hemen yardımına koşardım. Hiçbir şeyden geri kalmazdım.
Çocuklar büyüdü, Necat Ergani yatılı okulu kazandı, O'nu oraya gönderdik. Diğer çocuklar Nusaybin'de liseyi bitirene kadar yanımızdaydı. Ortaokul ve lisede yurtseverlik başladı. Çocuklar artık kendi yollarını çizmeye başlamışlardı. Arkadaşlarını kendileri seçiyor, nasıl adım atacaklarını kendileri belirliyorlardı. Sibel, 5 yıl halk eğitim merkezinde dikiş-nakış öğretmenliği yaptı. Serdar ve Nihat, üniversiteyi kazandılar. Trakya Üniversitesi'nde okudular. Kendi yollarını kendileri çiziyor, hem okuyor hem de çizdikleri yolda ilerliyorlardı. Nurşen, Mardin Yüksekokulu ardından, 4 yıllık muhasebe bölümünü bitirdi. Diğer kızlar da biri müzik öğretmenliğini, diğeri kamu yönetimini bitirdi. Anne-baba olarak hiçbir zaman önlerinde engel olmadık. Serdar'a diyorduk ki, 'oğlum düşüncelerine karşı değiliz ama okuluna devam et.' Ama Serdar için özgürlük mücadelesi daha baskın geldi. Nusaybin'de 19 yaşındayken, babasının gözleri önünde silahsız savunmasız kurşuna dizdiler. O dönemde sokaklarda böyle onlarca infaz oluyordu. Gözlerimizle görüyorduk. Sibel de özgürlük mücadelesinde Nusaybin'de bir eylemde şehit düştü. Düşmanın eline düşmemek için üç yoldaşıyla beraber kendilerini imha ettiler. Bir yıl sonra Nihat yakalandı. 10 yıl zindanda kaldıktan sonra çıktı. Ama şimdi yine cezaevinde. Necat ise 5 yıl sürgünde kaldı. Biz de Serdar'ın şehadetinden sonra Uşak'a sürgün edildik. Ama gitmedik. Eşim dilekçesini verdi, emekli oldu ve Nusaybin'e döndü. Ama işkenceler, gözaltılar bitmedi. Ben bir yıl cezaevinde tutuldum. Eşim, Serdar'ın şehadetinden sonra 40 gün kayıptı. Sonradan öğrendik ki gözaltında.
Bir kırmızı arabamız vardı. 'Teröristlerin arabası' diye yaydıkları için satmak zorunda kaldık. Sonra arabayı bizden satın alan adamı da 'nasıl teröristlerin arabasını almışsın' diye tehdit etmişlerdi. Sonunda O da buna dayanamayıp arabayı başka bir yerde, başka birisine sattı. Yani anlayacağınız onların gözünde eşyalar bile, dokunduğun taş bile 'terörist'ti.
Yine Hizbullah elemanları, gelip bizi 'evinizi buradan götürün' diye tehdit ediyordu. Eve girip kafamıza silah bile dayadılar. O zaman Serdar'ı yaraladılar. Bizi yıldırmak için her yol ve yöntemi denediler.
Bu mücadele 30 yıldır devam ediyor. Ben çocuklarımla bu mücadeleyi tanıdım ve çocuklarımla gurur duyuyorum. Onlar benim yoldaşlarım, çocuklarım, hevallerim. Onlarla başım dik ve gururluyum. Bu serüven şimdi sürgünde devam ediyor. Mücadelem, nerede olursam olayım devam edecektir. Hiçbir şey için pişman değilim. Bütün Kürdistan şehitleri için, özgürlük için, cezaevinde tutuklu yoldaşlar için, özgürlük gerillaları ve Başkan Apo için sürgünde de olsak yılmayacağız, mücadelemizi sürdüreceğiz.  Sürgünde olsak dahi değerlere sahip çıkacağımıza, mücadelemize devam edeceğimize  dair şehitlere söz verdik. Her şeye rağmen yine BARIŞ demeye ve Kürdistan'a barışla birlikte geri dönene kadar devam edeceğiz. Tüm barış annelerine sesleniyorum; hepimiz el ele vererek Kürdistan'da barışı inşa edelim. Şehit Sibel'in bir sözü vardı; "hepiniz yapacaksınız" diyordu. Ben diyordum ki "belki yapamayız", ama O ısrarla "hayır, hepiniz yapabilirsiniz" diyordu.

Sürgünde olmak, başka hayat, başka dil, başka vatan, başka şehir demektir. 9 aydır ülkemden, halkımdan uzak kalmanın acısını, halkımla mücadele yoldaşlarımın özlemini çok yoğun hissediyorum. Bizim gibi barış analarını sürgünlere mahkum edenler utansın. Özgür olacaksam, kendi toprağımda, kendi memleketimde olmalıyım.                                           

*Barış Anası