Barış süreci nereye gidiyor, geleceği ne olacak soruları kamuoyunun gündemine oturmaya başladı. Duyarlı bazı aydınlar, kurumlar ve basın çalışanları soruna dikkat çekmeye ve kaygılarını dile getirmeye çalışıyorlar. Bu da daha çok son dönemde KCK’nin gerilla güçlerini sınırdışına çekme işlemini durdurduklarını açıklamasından sonra gündeme geldi.

Newroz’da Kürt Halk Önderi Öcalan’ın tarihi açıklamasıyla birlikte süreç giderek kamuoyuna mal olmaya ve bu defa iş daha ciddi iyimserliğine yolaçtı. Gerilla güçlerinin geri çekilmeye başlaması da basında az çok işlendi. Akil İnsanlarının gezileriyle toplumda tartışmalar daha da olumluya evrildi.
Sayın Öcalan’la yapılan görüşmelerde de en azından bu olumlu atmosferi daha da derinleştirecek adımların atılacağı konuşuldu. Buna göre Akil İnsanlardan, akademik çevrelerden, basından bir kısım isimin ve heyetlerin sayın Öcalan’la görüşmesinin önü açılacaktı. Öcalan, Kürt tarafının baş müzakerecisi olarak doğal olarak tarihsel, stratejik rolünü oynayacak ve yüzyıllık sorunun barışla sonlanmasına çalışacaktı.
Silahların susması ve geri çekilmeye başlanmasıyla birlikte ikinci aşama olarak isimlendirilen dönemde de hükümet yasal ve anayasal değişiklikler için üstüne düşen görevlerini yerine getirecekti. Hapishanelere atılmış binlerce siyasi ve sivil aktivistin tahliye olmaları sağlanacaktı. Koruculuk kaldırılacak, güven artırıcı adımlar atılmaya devam edilecekti.
Hükümet yılbaşından bu yana belirttiğimiz adımların hiç birisini atmadı. Hala içlerinde Batman belediyesi ve Diyarbakır İHD başkanları ve milletvekilleri olmak üzere binlerce insan hapishanelerde tutulmaya devam ediliyor. Koruculuk kaldırılmadığı gibi yeni kadrolar oluşturuluyor. Askeri amaçlı karakolların inşasına hız verildi. Askeri yanı ağırlıklı barajların yapımı da öyle.
Kürt tarafının eşit muhatap olarak görülmesi karşılıklı güvenin gelişmesi için çok önemli bir rol oynayacaktı. Ancak hükümet hala sayın Öcalan’ı kendi avukatlarıyla bile görüştürmüyor. Hiç bir heyetin gitmesine, basınla temasa izin verilmiyor. Erdoğan’ın izin verdiği sayıda ve zamanda ancak BDP’den iki kişi götürülüyor. Öcalan’a ellerindeki bir tutsak, rehin muamelesi yapılmaya devam ediliyor. Üzerindeki tecrit kaldırılmiyor. Bu da Öcalan’a stratejik bir rol biçme yerine onları rahatlatacak ve kontrollerinde tutacakları bir enstrüman veya taktik bir araç olarak gördüklerini gösteriyor.
AKP ve Erdoğan üçüncü bir tarafı, gözlemci grubu veya heyeti kabul etmedi. Halbuki dünyadaki benzer sorunlarda genelde üçüncü bir taraf, hakem veya gözlemci taraf olur. AKP neden bundan kaçıyor? Niyeti barış ve çözümse sürecin sağlıklı yürümesi için böyle bir gözlem veya hakem gücünden neden rahatsız olsun? Açık ki AKP hala egemen devlet zihniyetinde ve taraf olarak Kürtleri eli altında, kendine ait bir nesne olarak görmeye devam ediyor.
Bazı kesimler şunu söyleyebilir; “madem hükümet Kürtleri bir irade değil de nesne olarak görüyor. O zaman Öcalan’la neden görüşüyor?” Bu sorunun cevabı çok basit. AKP 2011 seçimlerinde yüzde elli oy aldıktan sonra iki yıl boyunca sadece Kürtlerle savaştı ve Kürt hareketini ezme stratejisini uyguladı. Bunun bir parçası olarak da İmralı’yı dünyaya kapattı. Kürt Özgürlük Hareketini yenebileceklerine Erdoğan inka edilmişti. Ancak bu strateji Kürtlerin direnişiyle başarısız oldu. AKP içeride ve dışarıda giderek zorlanmaya başladı. Ancak bundan sonra tekrar gidip İmralı ile görüşmeye karar verdiler.
Sayın Öcalan ve KCK yetkililerinin defalarca, ısrarla yaptığı uyarılar dikkate alınmadı. Kürt tarafına dayatılan şu oldu; “sesinizi kesin. Ne uygun gördüysek onu yapacağız. Siz de buna göre hareket edeceksiniz” Kürt tarafı sanki maaşlı memurları veya evet efendimci AKP’liler sanıldı. Tüm uyarı ve çağrılara rağmen hükümet adım atmayınca KCK de gerilla güçlerini sınırdışına çekmeyi durdurduklarını açıkladı.
AKP’nin yandaşları ve basını PKK savaş mı istiyor, Öcalan’ı dinlemiyorlar mı biçiminde bildik psikolojik savaş argümanlarını bolca kullanır oldular. Sürecin neden hükümet tarafından bu kadar ağırdan alındığını, Erdoğan’ın adımları atması için neyi beklediğini sormaları gerekirken tek yanlı Kürt karşıtlığı ve propagandasıyla barışı kurtarabileceklerini sanıyorlar.
Erdoğan’ın yandaşları ve tetikçileri halkı yanıltmaya ve yalana dayalı süreci saptırmaları etkili olsa da Kürt hareketini etkileyemez ve duruşundan alıkoyamazlar. Bu hareket en karanlık 12 Eylül ve 1990’ların yıkımlı süreçlerinde direnerek geldi. Direniş üzerine varolan bir hareketi etkilemeyen bu ucuz ayak oyunlarından hızla vazgeçilmesi gerekiyor.
Bu durumda süreç nasıl yeniden çatışmalı bir ortama sürüklenmez konusunda herkesin ciddi olarak durumunu gözden geçirmesi gerekir. Sadece İmralı’nın ve Kürtlerin çabasıyla bu sorun çözülmez. Hükümetin, basının ve demokratik kamuoyunun sorumluluklarını bilerek hareket etmesi ve Türkiye’nin ihtiyacı olan barışa ve demokrasiye sahip çıkması gerekir. Kürtlerden bekleyerek veya onları suçlayarak bu tarihsel sorun çözülmez.