Düşüncelerin farklılığına nasıl itiraz edebilirim ki? Elbette çoğu kişi ile aynı şeyleri düşünmüyoruz. Bu doğru. Ama dilin hakaret etmeyen, aşağılamayan, kişiselleştirilmeyen bir düzeyde tutulması, eleştiriler üzerine tartışmamıza da olanak sağlamaktadır.
Şimdilerde PKK’nin ABD ya da AKP’ye “taşeronluk yaptığı” türü söylemler, ya da onun anti-demokratikliği gibi suçlamalar moda oldu.
Kürt Özgürlük Hareketi, günümüzün, demokratik halk devrimini tabandan başlatarak yaygınlaştıran ve bu konuda olağanüstü bir yol kat eden devrimci içerikli tek halk hareketidir. Kendi toplumsal zemininde Demokrasi dinamiğini sürekli olarak yaygınlaştıran, geliştiren ve bunu Türkiye halkına da ulaştırabilen gerçek bir dinamodur. O toprakların sosyolojik ve kültürel yapılanmasını tarih ve bugün içinden hatırladığınızda ne büyük yollar aşıldığını görmemek mümkün değildir. O “feodal” kültür içinden bugünün Kürt kadın gerçeğini yaratmak bile onun Türkiye halklarına örnek olabilmesi için yeterli bir nedendir. Unutmamak gerekir ki PKK mücadelesini öncelikle bölge aşiret ilişkilerine ve aşiret güçlerinin iktidarlarına yönelik olarak başlattı. PKK üzerine iki satır okumuş olan herkes bu gerçeği bilir.
Soruna politik farklılıklar ya da egemen ulus refleksleriyle (sol-milliyetçi) saldırgan bir yaklaşımın, düşmanlıktan başka bir şey üretmeyeceğini, üretmediğini de biliyorum. Bölgenin seçim haritasına bakıldığında çocukların bile anlayacağı somut bir gerçeklik olarak, AKP’ye karşı gerçek bir direniş gösteren tek bölge PKK önderliğinde Kuzey Kürdistan iken, bu gün bu gücü AKP’ye hizmet etmekle suçlamak sanırım aymazlıktan başka bir şey olamaz.
Kürt hareketinin “Emperyalizmle ilişkilerine” gelince: “Eğer bu tanımlama bir gerçekse” öncelikle, belki de son on yıl hariç en azından 80 yıllık sürede onun çevre ilişkilerine ve devrimci olanaklara bakmak gerekir. Türkiye sosyalist hareketinin, Türkiye işçi sınıfının, Türk halkının, aydınların neden Kürt halkının haklı davası yanında durmadıklarının, neden ona “yalnız olmadığını” göstermediğinin sorgulanması, yani tarihsel bir yüzleşmenin gerçekleştirilmesi gerekir. Oysa dün ne Türkiye sosyalist hareketinin büyük çoğunluğu, ne işçi sınıfının tamamına yakını, ne Cumhuriyet kültürüyle aydınlanmış aydınlar Kürt halkına destek vermedi. Daha da kötüsü ona karşı aşağılayan, buyrukçu bir yaklaşımla karşısında durdu. Devrimin “olmazsa olmaz” şartlarından biri olan işçi sınıfının “kendisi için” Ankara’ya yürüyüşünü kesen askere “Şırnak’a Şırnak’a!” diye hedef gösterdiği unutulmamalıdır. Eğer Kürt Özgürlük Hareketinde ittifaklar konusunda hatalı yönelişler, sağa sola savrulmalar varsa, bunun birinci müsebbibi, bunca zaman onu yalnız bırakan güçler ve elbette başta Türkiye Sosyalist hareketidir.
Bugün Kürt Özgürlük Hareketinin ödediği bedellerin üretimi olarak bu destek elbette yeni yeni başlamıştır ama unutmamak gerekir ki PKK’nin “ideolojik bir zorunluluk” olarak titizlikle koruduğu ve her zaman oluşumunu desteklediği bu tür ittifaklar, bugün bile politikada katkı sayılabilecek anlamlı bir güç düzeyinde değildir.
Boynunu satırın altına yatırması istenen PKK’nin bu yalnızlık arayışı içinde kendine müttefik araması, “yardım eden birilerine hemen elini uzatması” onun yaşama güdüsünün bir refleksi, doğal yaşam hakkının bir zorunluluğu idi. Daha yakınlarda örneğin KCK tutuklamalarında gıkını çıkarmayan sistemin sol ortaklarının, cezaevlerinde başlatılan açlık grevleri üzerinden zorlama tartışmalar üretmesi, PKK’nin dimdik yürüyüşü karşısında söylemini değiştirerek emperyalizmle işbirliği üzerine söylemler geliştirmeye başlaması rastlantısal bir olgu değildir. Türkiye’nin “donuna kadar” emperyalizme bağımlı olduğu gerçeğini görmezlikten gelen bu düşünce Kürtlerin başarılarını emperyalizm “öcüsüyle” kirletmeye çalışmaktadır. Ama kapitalist-sömürgeci Türkiye’nin emperyalizmden ve emperyalist sistem ilişkilerinden kopuk olmadığını bildiğimize göre, emperyalizmden kopuk olmayan Türkiye sömürgeciliğine karşı sürdürülen her savaş, doğası gereği aynı zamanda emperyalizme de zarar veren devrimci bir niteliktedir. Ama bunun doğru değerlendirilip değerlendirilmemesi o ülkenin devrimci güçlerinin ve işçi sınıfının var oluş biçimlerine ve düşüncelerine bağlıdır. Bu sorun ise öncelikle sömürge halkın değil, egemen ulus devrimcilerinin görevidir.
Üstelik ulusal özgürlük ve devrim mücadeleleri tarihinde halkların savaşırken çıkar çatışmalarından ve dengelerinden yararlanarak başka bir egemenden yardım aldığı örnekler saymakla bitmez. Örneğin, iki yıl bir savaşçı olarak içerisinde yer aldığım ve dilimizde destanlaşmış olan Filistin mücadelesi bunun en girift yaşandığı örnektir.
Eh, sorun üzüm yemek olsun, tartışalım.