2010’da, özellikle de 2011’de başlayan silahlı çatışmalar yeni bir durum ortaya çıkardı. Sivil protestolar daha fazla devlet baskısı ile karşı karşıya kalmasından dolayı bazı faaliyetler azaldı. Birçok insan ekoloji çalışmalarından geri çekildi. Ancak daha vahim olan durum, Kürdistan’da sosyal hareketleri destekleyen çok sayıda kentli sivil toplum kuruluşu 2010’den itibaren ‘ekoloji, tarih, kamulaştırma’ gibi konulara ilgisini ciddi şekilde azaltmasıydı. Oysa bu olmamalıyı. Kürtler 30 yıllık mücadeleden şunu öğrenmeli ki, ne kadar savaş olursa olsun, doğaya ve coğrafyaya sahip çıkmak vazgeçilmezdir.
Son üç yıldaki çatışmalı durumun doğa açısından yarardan çok zararı vardı elbette. Devlet sistematik şekilde ormanları Çolemêrg’den Dêrsim’e kadar yaktı ve çoğrafyaya binlerce bomba yağdırdı. Bunun tahribatı küçümsenmeyecek kadar büyüktür. Önceki yıllara göre çatışmalı ortam doğa açısından tek ciddi yararı Çolemêrg, Şirnex, Dêrsim, Siirt gibi çatışmalı bölgelerde onlarca baraj, maden ve karakol projesinin durdurulmasıydı.
Şimdi son siyasal süreç ile devlet son 2-3 yılda yapamadığını telafi etmek isteyerek ve siyasi durumdan yararlanarak, son 2-3 ayda bitiremediği veya başlayamadığı projelere yükleniyor. Elbette bu asla kabul edilecek durum değil. Türk hükümetine hemen ‘hani sen de barış istiyordun’ diye sormak lazım çünkü bu yaklaşımın altında yatan mantık, gelecek yıllarda çatışma ve savaşları çok ihtimal görmesidir. Bu da devletin yeni sürece çok samimi bakmaması olarak da yorumlanabilir.
Aramızda birçok kişi bu duruma haklı olarak tepkilidir. Fakat şöyle bir sonuç çıkarmak da asla olmamalı: Baraj, maden ve karakolların yapılmaması için çatışmalı ortama yeniden geçilmesi. Böyle bir yaklaşım kendi sivil gücüne inanmamak anlamına gelir. Asıl yapılması gereken doğanın korunması için harekete geçip güçlü, bilinçli ve kitlesel ekoloji hareketleri geliştirmektir. Yılların genel mücadele deneyimi var, 2000 yılından beri ekoloji alanında belli bir tecrübe sözkonusu, hatta sayısı az da olsa başarı örnekleri de söz konusudur.
Doğa için mücadele etmenin en önemli nedeni ise şudur: Doğa, insan toplumun sosyal özelliklerinin ve kültürün temel özelliklerini belirliyor. Bu tespit Kürtler açısından hayatidir. Kürtler ezilen ve ileri düzeyde asimile edilen bir kimlik olarak kendi kimliği ve kültürünü yeniden tanıma sürecine girmiştir. Kendi dilini, tarihini, sosyal yapısını, halk oyunlarını, efsanelerini, şarkılarını, bitkilerini, hayvanlarını, iklimini vs. artan sayıda Kürtler yeniden bilinçli şekilde tanımak istiyor. Sömürgeciler bunları Kürtlere elbette anlatmadı ve anlatmamaktadır. Kendini yeniden tanımak isteyen bir toplumun nehirleri, ormanları, dağları, yaylaları ticarileşme mantığı ile yok ediliyorsa, bu Kürtlerin kendisini yeniden tanımasında ciddi sorunlar yaratmaktadır. Doğayı özellikleriyle canlı görüp yaşamak varken, niye kitaplardan öğrenelim ki? Doğaya dokunarak aldığımız olumlu enerjiyi başka nerden alabiliriz ki?
Bu nedenden dolayı yeni siyasal süreçte Kürtleri temsil eden aktivistler yaptıkları siyasi faaliyet ve görüşmelerde, ama daha çok tabanda faaliyetlerde bulunan aktivistler ve duyarlı herkes, doğa için, yani kendisi için, mücadele etmesi gerekmektedir.
‘Süreç’ ve doğa –3-
2000 ile 2009 yılları arasında ekolojik ve sosyal yıkım getiren projelere (en başta baraj, termik santral, maden vs.) karşı Kürdistan’da ortaya çıkan girişim ve hareketler toplum için değişik açılardan önemli bir kazanç olduğunu 4 hafta önceki yazımızda belirttik.