Barış savaştan daha zordur denir.  Sonuçta, barış, bir savaş sonrasındaki yengi, yenilgi ya da yenişememe durumunun yönetilmesidir...

Yengi sonunda, yeni bir “düzen” inşa edilecektir. Uğruna savaşılan politik amaçlara uygun, kalıcı bir düzen. Bu, çok boyutlu, incelikli, devasa bir inşa sürecidir...
Yenilginin yönetilmesi de zordur yenilen açısından. Burada da, kendi düzenini yenilginin getirdiği koşullara uyarlama sözkonusudur... Yeniden diriliş ve direniş de bu yola sağlanabilir...
Birincide adil, ikincisinde olgun olmak önkoşuldur başarılı bir yönetme için... Birincisinde, artık “üzüm yemek” ve yenilenin de içselleştirebileceği bir hakkaniyet meyvesi sunmak gerekir kalıcı ve istikrarlı düzen için... Savaşın sıkılmış yumruğundan bir uzlaşma elinin uzatılmasına geçiştir bu...
İkincideyse, herşeyden önce, kendine çeki düzen vermek, dersler çıkartmak ihtiyacı doğar…
Birinci Dünya Savaşı sonrasında galipler adil olamadılar. Emperyalist dürtüleri onları yeni zulüm düzeni kurmaya itti. Almanya ise, yenilgisini yönetemedi, Hitler faşizmini yeğledi. Sonuç, onmilyonlarca insanın öldüğü bir yeni boğazlaşma oldu...
Rusya’da, devrimciler, zalim çarlığın yenilgisi için çalışmayı ve emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmeyi yeğlediler; yenilgiden, dünyanın en görkemli devrimini, ilk işçi-köylü devletini çıkarttılar.
İkinci Savaş’tan sonra, Almanya yenilgisini farklı biçimde yönetti, bugünkü Almanya’ya ulaştı...
Herhalde en zoru da, yenişememe durumunu yönetmek olmalı...
Böyle bir durumda, ilk iş olarak, “yenmiş gibi”, galibin, hele zalimin katıksız düzenini oluşturmaya kalkmayacaksın. Eskiyi, hiç bir şey olmamış gibi, sürdürmeye de yeltenmeyeceksin. Değiştirmek yerine değişmeyi; mütavazı olmayı; uzlaşmayı; ötekini kabullenmeyi; özeleştiriyi; hedeflerinde revizyonu; adaleti işbirliğinde aramayı, yeğleyeceksin...
Ve aldatmacı olmadan gereğini yapacaksın...
Bugün Türkiye Kürtler karşısında tam da bir yönetme noktasındadır.
Öncelikle, yenildiğini anlayamıyor ya da kabullenmeyi reddediyor, realiteden kopuyor. Bu yenilginin, tarihi, ahlaki, siyasi ve benzeri boyutlarıyla derinlikli olduğunu idrak etmekten çok uzak. Aslında, son zamanlarda yapılanlar, özünde ve farkında olunmadan, koşulların (ya da yenilgi nesnelliğinin) zorlamasıyla, taktik geri adımların ötesinde stratejik ricatın sonuçlarıdır. Ama uykuda yürüyen insan misali, Türkiye bu gerçekliğin ayırdında değil ve dolayısıyla da sürecin yönetilmesine yapıcı biçimde katılamıyor, aksine bozguncu oluyor.
Belki sadece bilinçsizce savruluyor...
Beki de Kürtler elinden tutmuş da onun için devrilmeden sallapati dönenip duruyor...
Diyelim ki, ben yanılıyorum; ortada bir yenişmezlik durumu var... İki taraf da birbirini yenemiyor...
Ama Türkiye bunu da kabullenemiyor...
Onun için “tasfiyeyi çözüm görme” aymazlığından kurtulamıyor...
Zafer kazanmış olanın bile göstermesi gereken diyargamlığı, hakkaniyeti, barıçıl düzeni inşa duruşunu gösteremiyor... Yenmiş, yıkmış, yok etmiş gibi “koşulsuz teslimiyet”i dahi “lütuf” gören bir anlayışsızlık sergiliyor.
Bu, zafer kazanmış olsa dahi kabul edilemeyecek tavır, içinde bulunduğu durumda “trajikomik” kaçmıyor mu?
“Beyhude” bir konumlanış… “Boş” bir duruş... İdraksizliğin son perdesi... Kendinibilmezliğin son raddesi...
Dolayısıyla, bugünkü durumu haklı olarak Kürtler kendi başlarına yönetmeye çalışıyorlar ama bu da tek taraflı olarak ne kadar mümkün, göreceğiz...
Asıl sorulması gereken ise, Türkiye’nin neden böyle sağlıksız, gerçeklerden bu denli kopuk, olduğu?..
Türkiye’nin krizi üzerinde durmak gerek...