
Topraklarında binlerce yıldır yerleşik bir halk olan Kürtler, geçmiş yüzyıllarda kimi göç serüvenleri yaşamakla birlikte, özellikle son yüzyıllık süre içinde tarihlerinin en acımasız ve en yaygın göçünü yaşıyorlar ve bu süreç devam ediyor.
“Ol Yezid’in fikri Dersim’i vura
Silahlar toplanıp çöllere süre
Zalimler, zannetme bu size kala
İnşallah bir eroğlu meydana gele
Hak yolunda intikam ala…” Alişêr
Dersim- Koçgiri’nin efsanevi şairi Alişêr, 1937/38 katliamından birkaç yıl önce, adeta Dersim’in başına gelecek tertele ve sürgünü sezerek, duygu ve düşüncelerini bu dizelere dökmüştü. Bu dizeleri dillendirdikten yaklaşık iki yıl sonra 1937’de, Dersim’de sığındığı bir mağarada karısı Zarife ile birlikte hunharca katledilen Alişêr; bir toplum önderi, halk şairi ve Kürdistan Teali Cemiyeti üyesi bir politikacı olarak, İttihad-Terakki’den Kemalizm’e geçen politika serüvenini yakından bildiği gibi, muhtemeldir ki bir Dersimli aydın olarak daha 16. yüzyıldan başlayarak Horasan’a yapılan Dersim göçürtmelerini de biliyordu.
17. Yüzyıl ortalarına kadar Dersim bölgesi, yoğunlukla Safeviler’e bağlıydı. Nitekim, 16. yüzyıl başlarından itibaren I. Şah İsmail (Hatayi) ile başlayarak, bu yöreden Horasan’a kitlesel göçürtmeler ve iskanlar gerçekleştirildi ki, bunlar esas olarak “sürgün”den başka birşey değildi. Yaklaşık 100 yıl boyunca yapılan ve Horasan’ın kuzeyindeki Sünni Özbek ve Türkmenler’in güneye sarkmalarını engellemeyi amaçlayan bu göçürtmeler; Safeviler için bir “sınır muhafazası“ görevlendirmesi, Dersimliler için tümüyle bir “sürgün ve zoraki iskan”dı… Böyle olduğu içindir ki, 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşmasıyla Osmanlı- Safevi sınırı yeniden düzenlenip, aşağı- yukarı bugünkü Türkiye- İran sınırı belirlenince, göçürtülmüş olan bu ailelerden binlercesi eski yurtlarına geri dönüyorlardı.
Dersim’in başağrısı ve başbelası: Sürgün
Başta Dersimliler olmak üzere, herhalde Kürt halkı tarih boyunca en çok göç ve sürgün serüveni yaşayan halkların başında geliyor. Topraklarında binlerce yıldır yerleşik bir halk olarak yaşayan Kürtler, geçmiş yüzyıllarda kimi göç serüvenleri yaşamakla birlikte, özellikle son yüzyıllık süre içinde tarihlerinin en acımasız ve en yaygın göçünü yaşıyorlar ve bu süreç bugün de devam ediyor.
Bundan yaklaşık 20 yıl önce, insanlık suçu bir kimyasal katliamın ardından Güney Kürdistan’dan Kuzey’e akan Kürtler’in bir bölümünün ABD tarafından Guam Adası’na götürülmesi üzerine şu başlıkla bir yazı kaleme almıştım: “Horasan’dan Guam Adası’na Güneşin Doğduğu Ülkelere Kürt Göçü”.
“Horasan”, Doğulular’ın dilinde “Güneşin doğup- yükseldiği ülke” anlamına gelirken; “Guam Adası” da Batılılarca aynı isimle anılıyormuş. Dünyanın tamamen zıt noktalarında yer alan bu iki bölgenin yeni ortak paydasını ise “Kürt göçü” oluşturuyordu. Dersimli sürgünlerin ve bir bütün olarak Kürt sürgün ve göçlerinin bir başka ortak yanı ise sosyolojik ve psikolojik olarak “gurbet içinde gurbet” anlamına gelmesidir. Yerlerinden- yurtlarından koparılıp Türkiye ve Kürdistan içlerine ve başka ülkelere serpilmeye mecbur edilen yoksul kitlelerin acılı göçü ve serüveni ise herhalde daha birçok tarihsel, kültürel, etnolojik ve sosyolojik eserle birçok sanatsal yapıma kaynaklık edecek niteliktedir…
Sürgün ve katliam “İkiz Kardeş”tir
Neredeyse insanlık tarihi kadar eskiye giden katliam ve sürgünlerin tarihine baktığımızda; görüyoruz ki bu uygulamalar genellikle hanedanlıklar ve devletler eliyle ve yönlendirmesiyle yapılmış. Öte yandan, milliyetçilik hareketlerinin boyverdiği dönemlere kadar katliam ve sürgünler, genellikle “dinsel” ve “sınıfsal” karakterli olmuş. Milliyetçiliğin ırkçılığa dönüştüğü aşamalarda ise bu katliamlar “ırkçı” bir özelliğe bürünmüş. Başka bir söyleyişle; Osmanlı döneminde, bu göçürtme ve sürgünler dinsel temelde daha çok bir “iskan ve kolonizasyon” yöntemi olarak uygulanıyorken, milliyetçilik akımlarının ırkçılığa evrilmesiyle birlikte, bir “etno-dinsel arındırma, tektipleştirme ve Türk- İslamlaştırma” stratejisinin halkaları olarak uygulamaya sokuyor.
Dersim’i de yakından ilgilendiren bu dinsel, sınıfsal ve etnik katliamların tarihinin epeyce eskilere gittiğini görüyoruz.
1- Halifeliği elinde bulunduran Arap Hanedanlığı; daha 7. yüzyılda İran’da Mazdekçiler’e karşı büyük bir katliam gerçekleştirdiği gibi; 9. yüzyıl başlarında, içinde Mazdekçi ve Hürremi Kürtler’in de yeraldığı Babek Direnişini kırabilmek için görünürde İslamlık, ancak gerçekte Kürdistan’a ve Azerbaycan’a yayılmak amacıyla binlerce Yaresan Kızılbaş’ı katletmiştir.
2- 13. Yüzyılda Kürtler dahil, içinde her soydan, her boydan emekçi kitlelerin yeraldığı Babailer; yine İslam adına, ne yazık ki Kürt savaşçıları ve paralı Frenk askerleri de kullanılarak, Malya Ovası’nda 7’den 70’e katledilmişler ve bunun üzerine yoğun bir kaç-göç hareketi yaşanmıştır.
3- 16. Yüzyılda Halifelik zırhına bürünen Yavuz Sultan Selim, görünürde Müslümanlık ancak gerçekte toprak ve nüfuz genişletme amacıyla, içinde Kürt ve Türk Aleviler’in bulunduğu 50 binden fazla kişiyi katletmiş, evlerini yakmış, yıkmış, önemli bir bölümünü de adalara sürmüştür. Bu tarihten sonra, fethedilmiş olan adalar, Aleviler için sürgün yeri olarak kullanılmıştır: Kıbrıs, Girit, Rodos, Modon, Koron adaları bunların bir bölümüdür.
Dinsel ve sınıfsal karakterli bu katliamları ve sürgünleri alabildiğine çoğaltmak mümkündür. Ancak, konumuz “soykırım eksenli Dersim katliamı ve sürgünleri” olduğu için bu birkaç örnekle yetiniyoruz.
Kemalist yönetimlerde Dersim katliam ve sürgünleri
Mustafa Kemal yönetimleri döneminde Dersim’e yönelik etno-dinsel karakterli iki büyük katliam gerçekleştiriliyor. Bunlardan biri 1920’li yılların başlarında Koçgiri Kürt- Alevileri’ne, biri de 1937/38’de Dersim Kürt- Alevileri’ne karşı gerçekleştirilmiş ve bazı verilere göre 50 bine yakın insan katledilmiş, onbinlerce insan ise son derece insanlık-dışı koşullarda sürgün edilmiştir… Batı- Dersim olarak da nitelendirebileceğimiz Koçgiri’de, 1921 yılında 140 dolayında köyün yokedilmesiyle sonuçlanan katliam, aynı zamanda dramatik bir sürgüne de sahne olur.
Jandarma Umum Kumandanlığı’nın, 1937 ve 38’de iki yıl devam eden katliam ve sürgünden birkaç yıl önce yayımladığı “Dersim” konulu rapor-kitapta, ta Yavuz dönemine atıfta bulunularak şöyle deniyor: “Yavuz Sultan Selim’in gazabı olmasaydı, bugün güzel Türkiye’mizde tek bir Sünni’ye tesadüf etmek imkanı belki de mümkün olmayacaktı./…/ Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olsaydı, herhalde Dersim’i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük.”
“Azınlık içinde azınlık” statüsüyle Dersim’de yürütülen “soykırım” eksenli katliam ve sürgünün ipuçlarını, burada rahatlıkla görebiliyoruz… Dahası Dersim, iki kimliğiyle de özellikle II. Abdülhamid’den itibaren Osmanlı yönetiminin, ardından da İttihad- Terakkiciler’in ve Kemalistler’in “boy hedef”i halindedir. Nitekim, daha 1877-78 yıllarına tekabül eden ve literatüre “93 Harbi” olarak geçen Osmanlı- Rus Savaşı öncesi hazırlık sürecinde, 1875’te yani bundan yaklaşık 140 yıl önce Erzurum Müşiri Samih Paşa, ırmaklar üzerinde “blok havuzlar” yapılmak suretiyle, asker vermeyen Dersim halkının dağıtılmasını ve demografik yapısının değiştirilmesini önerir. Benzeri bir öneri de, Cumhuriyet’in “dindar” Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak tarafından 1930’de dile getirilecektir. Dahası bu yeni askeri yönetici, “blok havuzlar oluşturulup, Dersimliler’in çok uzak ovalara sürülmesini ve Türk köylerine dağıtılmasını” önerecektir.
‘Şark Islahat Planı’ ve Dersim sürgünleri
Köy boşaltmalar ve sürgün yöntemiyle Kürdistan’ın demografik yapısının değiştirilmesi, Lozan Antlaşması’na aykırı olarak 1925’te gizlice yürürlüğe konan Şark Islahat Planı’nın bir öngörüsüdür. Gerçekten, sözkonusu Plan’ın birçok maddesi, köy boşaltmalar ve sürgün yoluyla Kürt ulusal hareketini etkisizleştirmeyi ve asimilasyonu yaygınlaştırmayı öngörüyordu.
28 Maddeden oluşan Plan’ın 7. maddesi; “Kürtler’in yerleştikleri Ermeni topraklarından çıkarılarak eski yerlerine gönderilmesini ya da Batı’da iskan edilmelerini; Ermeni topraklarınaysa Türkler’in yerleştirilmesini” öngörüyordu.
Aynı Plan’ın 9. maddesi ise, “Hükümetin Doğu’da kalmalarını uygun görmediği kişi, aile ve gruplar Batı’da Hükümetin göstereceği yerlerde iskan edilecektir” hükmünü içeriyordu. Plan’da, Kürtler’in Batı’ya göçünü özendirecek veya zorlayacak başka önlemler de öngörüldüğü gibi; Devlet ile işbirliği içinde olan Kürt ağa, bey ve eşraf kesiminin ise yerlerinde kalmaları ve daha da güçlendirilmeleri kararlaştırılıyordu. Hamidiye Alayları’nı 1924’te feshetmiş görünen irade, bu yolla “Koruculuk” sisteminin temellerini atıyordu. Plan’da, doğrudan Dersim’i hedefleyen maddeler de bulunuyordu. Sözgelimi, Plan’ın 15. maddesinde “leyli ibtidailer” yani yatılı okullar açılmak suretiyle Dersimliler’in asimile edilmesini öngörürken; 16. madde doğrudan Dersimliler’in Batı’ya nakli yani sürgünüyle igliliydi:
“Madde-16) Dersimliler’in Dersim’den çıkmak isteyen kısımları Sivas’ın batısında gösterilecek yerlere nakledilebilirler. Müfettişlik bölgesinden bu suretle Anadolu içlerine nakledilmek isteyenlerin, Hükümetçe belirlenecek yerlere nakilleri de mümkündür.” (Bkz. M. Bayrak: Şark Islahat Planı, Özge yay. Ank. 2009,s. 130).
‘Mecburi İskan Kanunu’ ve ‘Tunceli Kanunu’
10 Haziran 1927 tarih ve 1097 sayılı “Bazı Eşhasın Şark Mıntıkasından Garb Vilayetlerine Nakline Dair Kanun”la, bu sürgünler yasallaştırılmış ve boyutları daha da genişletilmiştir. 1934 yılında yürürlüğe konan 2510 Sayılı “Mecburi İskan Kanunu” ile 1935’te çıkarılan “Tunceli Kanunu” ile diğer düzenlemelerin tümü, gizli Şark Islahat Planı’nın dışavurumu olduğu içindir ki, yüzlerce köyün yakılıp-yıkılmasına ve kitlesel sürgünlere kaynaklık ediyordu…
Kuşkusuz, Dersim’e ilişkin gizli plan ve raporlar sadece bunlardan ibaret değildi. Sözgelimi, 1903 yılında Dersim Mutasarrıfı Arif Bey’in, yine Dersim Mutasarrıfı Celal Bey’in 1903-1906 yıllarını kapsayan “Islahat Raporları” bulunduğu gibi; Şark Islahat Planı’nın hemen akabinde 1926’da Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey tarafından bir rapor hazırlanıyodu ki, bu raporda Dersim, sonradan M. Kemal’in de telaffuz ettiği gibi “sökülüp atılması gereken bir çıban”a benzetiliyordu. Aynı yıl içinde, daha önce Elazığ Valiliği de yapan yeni Diyarbakır Valisi Cemal Bardakçı, bir rapor hazırladığı gibi; Birinci Müfettişlik bünyesinde çalışma yürütün Halis Paşa 1930’da, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya 1931’de, Birinci Genel Müfettiş İbrahim Tali Bey aynı yıl içinde raporlar hazırlarlar. 1933 yılında ise İran Büyükelçisi Hüsnü Gerede, “Doğu’nun Islahı” başlığı altında bir rapor hazırlar.
Yazanı ve basım tarihi belirtilmediği için, kiminin Jnd. Genel Komutanı Orgeneral İzzettin Çalışlar’a, kiminin ise Org. Kazım Orbay’a malettiği; basım tarihi ise 1932-34 arasında tahmin edilen, kayıt altında yalnızca 100 adet basılan, “gizli ve zata mahsus” ibareli “Dersim” rapor- kitabı ise konumuz açısından daha da önemlidir.
Aşiret mensupları nerelere sürgün edildi?
Bu gizli rapor-kitapta; tüm eski raporlardan yararlanılarak, Dersim’de hangi aşiretlerin öncelikle vurulacağı belirtildikten ve buna ilişkin plan ve krokilere yer verildikten sonra, geriye kalan aşiretlerden hangilerinin Batı Anadolu’da ve Trakya’da nerelere sürüleceği önceden belirlenmiş ve dökümü çıkarılmıştır. Aşiret ve hane bazında hazırlanan bu dökümde, hangi aşiretten hangi ailelerin nerelere sürüleceği de tek-tek belirlenmiştir. Aşiret reisi ismi bazında ayrıntıya girmeden, hangi aşiretten kaç ailenin nereye sürülmesinin planlandığına ilişkin küçük bir liste vermekle yetinelim:
1- Laçin aşiretinden 6 aile, Kırklareli kazasına;
2- Aşağı Karaballı aşiretinden 18 aile, Lüleburgaz kazasına;
3- Yukarı Karaballı aşiretinden 2 aile, Bandırma kazasına;
4- İksor aşiretinden 2 aile, Kırklareli kazasına;
5- Ferhaduşağı (Ferhadan) aşiretinden 13 aile, Bergama kazasına;
6- Bozukanlı Keçelan aşiretinden 4 aile, Hayrabolu kazasına;
7- Baluşağı (Balan) aşiretinden 6 aile, Akhisar kazasına;
8- Yukarı Abbasan aşiretinden 6 aile, Akhisar kazasına;
9- Perihan aşiretinden 3 aile, Bandırma kazasına;
10- Beytan aşiretinden 9 aile, Salihli kazasına;
11- Aslanan aşiretinden 4 aile, Salihli kazasına;
12- Kocan aşiretinden 10 aile, Balya kazasına;
13- Maksudan aşiretinden 9 aile, Turgutlu kazasına;
14- Besikan aşiretinden 3 aile Babaeski, 14 aile Manisa kazasına;
15- Koçgiri aşiretinden 8 aile, Tekirdağ kazasına;
16- Yusufan aşiretinden 6 aile, Keşan kazasına;
17- Suran aşiretinden 9 aile, Çorlu kazasına;
18- Haydaran aşiretinden 9 aile, Susurluk kazasına;
19- Şıx Mehmetli Modan aşiretinden 7 aile, Keşan kazasına;
20- Xormek aşiretinden 13 aile, Malkara kazasına;
21- Pilvenk aşiretinden 4 aile, Malkara kazasına;
22- Şamuşağı aşiretinden 7 aile, Babaeski kazasına;
23- Karsanlı aşiretinden 8 aile, Uzunköprü kazasına;
24- Selamlı aşiretinden 9 aile, Bayındır kazasına;
25- Botanlı aşiretinden 7 aile, Uzunköprü kazasına;
26- Kureşan aşiretinden 19 aile, Saray kazasına;
27- Arelli aşiretinden 17 aile, Balıkesir kazasına;
28- Hıran aşiretinden 8 aile, Pınarhisar kazasına;
29- Demenan aşiretinden 4 aile, Bandırma kazasına;
30- Şadilli aşiretinden 8 aile, Bandırma kazasına…
Kara vagonlarla ölümcül bir yolculuk
Bu liste böyle devam edip gidiyor. Kitaptaki döküme göre, sürülen aşiret sayısı 100’ü aşıyor. Zaten, Umumi Müfettişliklerce önceden yerleşim yerlerine göre ayrıntılı aşiret listeleri hazırlandığı biliniyor. (Sözgelimi, bunların bir örneği için bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri, Ank. 1994) 1937-38 yıllarında iki yıl boyunca devam eden büyük katliamdan sonra, bunlardan kaç kişinin hayatta kaldığı veya sürüldüğüyse tam olarak bilinmiyor. Bilinen bir şey varsa, kara vagonlarla ölümcül bir yolculuğa çıkarılan 10 binlerce Dersimli’nin gittikleri yerde, dillerini ve dinlerini bilmedikleri köylerde, birer aileyi geçmeyecek biçimde trajik bir hayata sürüklendikleridir. Yaşamları yeni yeni anlatı ürünlerine ve filmlere konu olan Dersimli her sürgün ailenin yaşamında bir dram gizlidir. Bu ailelerden halen haber alınamayanlar olduğu gibi, çeşitli biçimlerde Türk görevlilere verilen ve bir belgesele konu olan Dersimli kızlardan sadece birkaçının dramatik yaşamı, zaten herşeyi anlatmaya yetiyor…
Kürt kızları ve genç kadınlar ailelerinden koparıldı
Katliamın 37’deki birinci aşaması devam ederken 13 Eylül’de Suriye’ye çıkmayı başaran Vet. Dr. Nuri Dersimi, buradan Dersim Aşiret Reisleri adına Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliği ile büyük devletlerin Dışışleri Bakanlıklarına gönderdiği 20 Kasım 1937 tarihli Muhtıra-Mektup’ta planlanan sürgünlere dikkat çekerek şöyle haykırıyordu:
“Diğer bir kısım Kürtler’i, bütün mal ve eşyalarından mahrum ederek beşer, onar kişilik kafileler halinde Türk mıntıkalarına, Türk ahalisinin yüzde beşini geçmemek üzere tehcir etmek ve diğer bir kısım Kürt kızlarını ve genç kadınlarını da ailelerden cebren ayırarak Türk evlerine gayr-ı resmi haremlerine kapatmak, velhasıl Kürt milletinin bir kısmını Türkleştirmek ve daha büyük bir kısmını da muhtelif suretlerle imha etmek, Türk iç siyasetinin en başta gelen icraat ve gayesidir.” (Bkz. Kürdistan Tarihinde Dersim)
‘Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar’
Sonuç: Baştanberi anlatmaya çalıştığımız tüm bu rapor ve çalışmaların, İttihad ve Terakki yönetimiyle başlayıp, Kemalist yönetimlerce uygulamaya konan “etno-dinsel arındırma ve Türk- İslamlaştırma” politikalarının yani bir “toplum mühendisliği” projesinin halkaları olduğu ortadadır.
Gerek İttihad- Terakki’nin, gerekse Kemalist yönetim dönemlerinin başlıca “toplum mühendisliği” mimarlarından ve uygulayıcılarından biri, her iki dönemde de yöneticilik yapan, 1930 yılında yayımladığı bir genelgeyle Aleviler’in ibadet enstrümanı sazı bile yasaklayan Kemalizmin en uzun süreli İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’dır. Bu şahsın, en iyiniyetli çabası asimilasyondur. Nitekim, “Dersim Kız ve Erkek Çocuklarının Yatılı Mekteplerinde Yetiştirilmeleri”ne ilişkin 4 Haziran 1937 tarihli yazısı bile, bu konuda ipucu verecek niteliktedir. Kültür Bakanlığı’na hitaben yazılan yazının girişinde şöyle deniyor:
“Bugünlerde Dersim’de yapılmağa başlayan Islahat çerçevesinde Türk yoğunluğu olan ve Dersim’den oldukça uzak yerlerde kız ve erkek yatı mekteplerinin de açılması ve bu mekteplerde Dersim’den getirilecek olan beş yaşını doldurmuş kız ve erkeklerin okutturulup büyütülmesi ve buna paralel olarak yetiştirilecek olan bunların diğerleriyle evlendirilerek, baba ve analarından miras kalan malları ve arazileri içinde birer Türk yuvası kurmalarının temini ve bu suretle Türk kültünün Dersim’de esaslı bir surette yerleştirilmiş olacağı düşünülmektedir. (…)” (Bkz. Ayşe Hür: Avar, ne olur kızımı götürme!.., Taraf gaz. 4 Ekim 2009).
Bu asimilasyoncu talimat doğrultusunda Dersim dağlarında, “Dağ Çiçeklerim” dediği Dersimli kız çocuklarını toplayan öğretmen Sıdıka Avar’ın arkasından Dersimli analar, “Avar, ne olur kızımı götürme” diye yakaradursun; biz sözlerimizi Dersim’in tanığı ve mağduru büyük şair Cemal Süreya’nın, daha çocuk yaştaki sürgün anılarını ve travmasını işleyen bir şiiriyle noktalayalım:
“Bizi kamyona doldurdular/ Tüfekli iki erin nezaretinde/ Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular./ Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar./ Tarih öncesi köpekler havlıyordu./ Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler./ Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki./ Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü…”
MEHMET BAYRAK