1920’de Sivas’ın Koçgiri yöresinde başlatılıp, Kürdistan’ın her karışında İkinci Dünya Savaşı'na kadar sürdürülen kırım, TC usuluyle “Kürt sorununu çözüm'' yöntemi, Dersim ise “şanlı ve şerefli çözüm'' ün son halkasıydı.
Bu kanlı “çözüm sürecinde'' henüz doğmamış veya yeni doğmuş bebekler de, katillerin “yok edilecek düşman'' listesinde “tehlikeli şahsiyet'' ti.
Katillerin vicdan boyu anlaşıldıktan sonra, doğmamış olanlar annelerinin karnında, ötekiler de kucakta dağlarda firari olarak yaşamaya çalıştılar.
Dersimli Haydar Işık, anne kucağında dağdan dağa geçerek hayatta kalmayı başardı. Aç kaldı. Ailesiyle birlikte bulunduğu ulu kayalıklarda, sussuzluk çekti.
Açlıktan ağladığında, sesiyle aileyi ele verir diye ağzı kapatılarak kayalıklarda, Türk askerlerinin girmeye cesret edemediği uçurum diplerinde saklanarak, dünyaya vicdanlı olma örneği olarak şeref bağışlamış ortalığa saldığı katillerden kurtuldular.
Dünya savaşı tamtamları çalınca, Türk ordusu Dersim’den sınır boylarına çekilince Haydar Işık da kurtuldu. Ancak Dersim yangın artığıydı. Açlık herkesin kapısında…
Haydar Işık, sayısız yaşıtı gibi yalınayak büyüdü. Ayağı çıplak, tek gömlekli çocuklar arasında okula başladı. Dövülerek Türkçe'yi, dayak yiyerek Türklerin dünya medeniyetini yaratan üstün ırk, Atatürk’ün de bu ırkın kurtarıcı atası, dahası büyük bir sıçramayla “yer yüzünün mazlum ve masum halkların kurtuluşunda ilham kaynağı olarak öncülük eden lider'' olduğunu öğrendi. Yalan olduğunu bile bile yüksek valomla “Türküm, doğruyum'' bağırmadığı için, yüzüne inen tokatla ilk baygınlığını geçirdi.
Türkçe bilmezlik suçunun cezası olarak, yüzünen inen tokatlardan sonra ağlayarak eve dönerken, iyi havalarda kapı önlerinde kurulan cemaatlerde, bebeği, genci, ihtiyarıyla halkının topluca kırımına dair anlatılan hikayelere kulak verince kendi acısını unutuyordu. Gencecik kızların ganimet niyetine seçilip götürülmesini anlatanların hıçkırıklarına kendisi de katılıyordu.
Toplu kırımın kan izleri arasında dolaşarak büyüdü ve bu arada öğretmen okulunu bitirdi.
Yüreği öfke, ruhu tiksintiyle doluydu. İnsan olarak, zalimi unutup affetmediğini, en azından kendi kendine “elimden geleni yaptım'' diyebilmek için bir şeyler yapmalıydı. İntikamsa intikam…
Sonra düşündü. En anlamlı ve en insani olarak en kalıcı imtikam, katilin yüzüne ışık tutmak, onu teşhir etmekti. Yaşar Kemal’in “Çıngıraklı Kurt'' hikayesindeki gibi, dünya durdukça insanların tiksinerek bakmasını sağlamak…
Bu amaçla yazı dünyasına daldı. En iyi romanları Memik Ağa, Dersim Tertelesi, Selahaddin, Arevik’in dokularını örmeye başladı.
12 Eylül 1980’deki generaller darbesinde Almanya’daydı. Hakkında “yurda dön'' emri çıktı. “Hayır'' deyince, hakkında ceza dosyaları düzenlenmeye başlandı.
Ama umrunda değildi. Bir yanda yazıyor, bir yandan da gücünce Kürt Ulusal Hareketi'nin ön saflarında yer alıyordu, sosyal etkinliklere katılıyor, düşüncelerini açıklayan makaleler yazıyordu.
1990’larda açtığı kampanya ile Güney Kürdistan’da iki tane okul yaptırdı. Sanayinin sıfır düzeyde olduğu, beş kişinin çalıştığı iş yerinin parmakla sayılacak düzeyde kaldığı Dersim’de, en az 20 kadının çalıştığı bir fırın yaptırarak, kendi deyimiyle halkının bir kaç ailesine katkıda bulundu.
Ama Türk devleti de boş durmuyordu. Yakalayıp, teslim edilmesi için uluslararası polisten yardım diliyor, bu arada onu yurttaşlıktan atıp, mal varlığına el koyuyordu.
Mal varlığı olarak, annesi için yaptırdığı bir köy evi ve küçük arazi parçasını gasp etmişlerdi. Bunları, dostlarının yardımıyla satın alarak kurtaracaktı.
Bütün bunların yanında, doğduğu dağlara duyduğu özlem…
Ve 37 yıllık hasretten sonra her türlü belayı göze alarak, genç yaşta ayrıldığı Dersim’e yaşlanmış olarak dönüp, cenazelerini kaldıramadığı anne ve babasının mezarlarını ziyaret edebildi…
Bu açıdan bakıldığında Kürdistan’ın tarihi, bir yanıyla “kayıp Dersim kızları'' gibi birbirinden koparılmış anne, babalarla evlatlar, kardeşlerin birbirini araması, öbür yanıyla sürgünlerin dönüş döngüsüdür. Ta, 1800’den beri, işgalciler bütün parçalarda sürgün kervanları düzerek, Kürdistan’ı insansızlaştırmaya çalıştılar. Bu haydutlaşmaydı ve Kuzey Kürdistan sonuncusunu, 1990’larda yaşadı. Köyler yakılıp yıkılarak, ailelerin önde gelenleri öldürülerek yaratılan terör dalgasında, dört milyon kişi yerinden söküldü. Bunların büyük kısmı kendi yurdunda mülteci oldu. Başarabilenler, dünyanın dört bir yanına dağıldılar.
Son zamanlarda, uzaklara savrulmuş sürgünlerin dönüşü hızlanmaya başladı. Ama polis sorgusu ve mahkeme tutanaklarıyla tek tek fişlenerek içeriye alınıyorlar.
Fişlenmeden sonra herkes, istenilen uzaklıktadır artık.
Habur kapısından girenlerin, sonra toparlanıp cezaevine doldurulmsı, KCK üyesi suçlamasıyla onbinlerin tutuklanması gösteriyor ki, “burası Türkiye, kimin eli kimin cebinde'' hiç belli değil...