”Kadın Portreleri” ve ”Savaş” konulu resimleriyle tanınan Osman Koşut, sanatsal çalışmalarını Almanya’da yürütüyor. Siyasi faaliyetlerinin yanı sıra Wan’da Kurdî-Der eşbaşkanlığında bulunan Koşut, ”Çalışmalarımla, hafıza tarihimizin sinir uçlarını diri tutmaya çalışıyorum” diyor.

DENİZ BABİR / STUTTGART

Türkiye’de yaşanan baskılar sonrasında son dönemde Kuzey Kürdistan ve Türkiye’den Avrupa’ya sürgün olan büyük bir kesim var. Yaşanan baskılar, gözaltı ve tutuklamalar, onaylanan cezalar sonrasında Avrupa’ya çıkanlar mücadelelerine ve üretmeye Avrupa’da devam ediyorlar. Osman Koşut da bu isimlerden biri. Uzun yıllar Wan’da siyasi çalışmalar yürüten, Kürtçe çalışmaları nedeniyle hakkında açılan davalardan ceza alması sonrasında Almanya’ya gelen Koşut, sürgünlüğü bir üretim alanı haline getiriyor. Çizdiği resimleri etkinliklerde sergileyen Koşut’la hayatı, mücadelesi ve sürgün olma hallerini konuştuk.

Kürtçe’ye yönelik çalışmalarınızla bilinen biri olarak ilk olarak şuradan başlamak istiyorum. Politika ve Türkçe ile ne zaman tanıştınız?

Aslen Wanlıyım. Yurtsever bir ailede büyüdüm. Babam 68 kuşağı gençliğindendir. Daha çocukluk yıllarımda bana Marksizmi, Komünist Manifesto’yu, Engels’i ve Leninizmi anlatırdı. Ben de doğrusunu söyleyeyim çok anlamazdım ama daha ortaokula başladığım yıllarda bizde solcuyuz demeye başlamıştım. Çünkü babam hep ”Biz solcuyuz ve milliyetçiliği, ırkçılığı sevmiyoruz” derdi. Latin Amerika devrimcilerinden Marcos’u, Che Guevera’yı, Fidel Castro’yu ve Meksikalı devrimci Sukarnu’yu daha sonra lise yıllarımda anlatacaktı çünkü. Özetle solcu, devrimci ve yurtsever öğretileri babamdan ve ailemden dinlemiştim.

10 yaşında Türkiye metropollerine ailemle birlikte göç etmem ve sonrasında Türkçeyle çok sert bir şekilde tanışmam beni çok geçmeden sınıfsal ve ulusal kimlik arayışına itti. Lise’de yurtseverlik duygularım, yurtsever devrimci gençlik ilişkileriyle iyice pekişince kendimi o dönem ki siyasal partimiz olan DEHAP gençliğinin içinde buldum. Daha sonraları batı metropollerinde olduğum için farklı sol fraksiyonlarla tanıştım ama sosyalizm inancı ve ulusal kimliğe olan inancım beni partimiz ve halkımız açısından sürekli arayışa, okuma yapmaya sevk etti, öğrendikçe bilinç pekişti. Kısacası o dönem her ne kadar duygusal olsa da sosyalizm merakım ve heyecanım beni daha çok ideolojik manada arayışa yöneltti ve parti çalışmalarına katılımım daha çok okuyarak, araştırarak oldu. Babam hep şey derdi, ”Ne yapıyorsan yap sınıfına göre hareket et, sınıfsal ve ulusal kimliğinden uzaklaşma.” Ben de sınıfsal ve ulusal kimliğime uygun bir mücadele yolu seçtim.

Türkiye’deyken ne tür çalışmalar yürüttünüz?

Üniversite yıllarımdan sonra hatta daha üniversiteyi bitirmeden son sınıfta aktif politik çalışmalara dahil oldum. Gençlik çalışmalarından sonra toplumsal alan çalışmalarına dahil oldum. O yıllarda DTK Daimi Meclisi ve BDP Genel Merkezi çalışanıydım. Türkiye ve Kürdistan metropollerinde birçok farklı ilde ve alanda çalışma yürüttüm. Daha sonra adı siyasal soykırım operasyonları olarak tarihimize geçecek olan KCK operasyonları sonucu son görev alanım olan İstanbul’da tutuklandım. O dönem 58 gün açlık grevinde kaldım. O süreçte taleplerimiz Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan ile çözüm ve müzakere sürecinin başlatılması, anadilinde eğitim ve savunma haklarının elde edilmesi, hasta tutsakların serbest bırakılması ve cezaevi koşullarının düzeltilmesine yönelikti. 12 Eylül 2012’de başlayan açlık grevleri eylemleri devletin cezaevlerinde çeşitli provokatif uygulamalarıyla ve yer yer eylemleri kırmaya yönelik saldırılarıyla devam ederken 18 Kasım 2012’de Sayın Öcalan’ın çağrısı ile son bulmuştu. Zaten bir süre sonra müzakere ve çözüm süreci başlamıştı, anadilde savunma taleplerimiz kabul edilmişti ve cezaevlerinde kimi uygulamalarda göreceli iyileşmeler olmuştu.

Üç yıla yakın bir tutukluluk sürecinin ardından, memleketim olan Wan’a döndüm. Döndüğümde artık büyük bir heyecanla köy ve mahalle kominlerinde çalışma heyecanıyla yaşıyordum. HDP Wan il yönetiminde çalıştım ve sonra DBP Siyaset Akademisi’nde dersler vermeye başladım. Daha üniversite yıllarımda anadilimle aramızda açılan mesafeyi kapatmak için dil kurslarına gitmeye başladım. Wan’da Kürt dili ve kültürü üzerine yüksek lisans eğitimi yaptım ve bitirme tezimi Güney Serhat, Botan ve Kuzey Behdinan bölgesinden topladığım masalları çözümleyerek yaptım. Bu yıllarda DBP Siyaset Akademisi Faaliyetlerinden sonra Kurdî-Der Wan İl Eşbaşkanlığı görevinde bulundum. Bu görevdeyken Wan’da daha belediyelerimize kayyum atanmadan önce Eğitim Destek Evleri ve Kurdî-Der olarak Wan il genelinde ve ilçelerimizde Kürdistanlı çocuklar için kreşlerden başlayarak ilkokullar açtık. Her ne kadar Kürt dili ile olan ilişkim beni her zaman heyecanlandırsa ve özgürleştiğimi hissettirse de maalesef Türkiye’de tutsaklık yıllarımda dahil çeşitli soruşturmaların da ana hedefi ve kaynağı haline getirtilmiştim. Sürgünlük de öyle başladı.

Resim ve karikatür merakınız sürgünlük sürecinizde mi başladı?

Açıkçası bugün bu resim ve karikatür çizme merakı daha çocukluktan beri var, ama tutsaklık yıllarımda karşılaştığımız baskı ve hak gaspları bende eleştiriyi karikatürize etmeye, ironiye ve retoriğe yöneltti. Ve cezaevinde yazıyla yapmak istediğim eleştirinin herhangi bir soruşturma konusu olacağı düşüncesi ile karikatür ve çizimi geliştirdi. Tutsaklık yıllarımda ”Bizde Kürtçe mizahın sözlü geleneği olmasına rağmen neden Kürtçesi yok?” sorusu bütün çizerlerinin tutsak olduğu GOLIK Kürtçe Mizah Dergisini çıkartmaya sevk etti.

Türkiye’de ve Kürdistan’da kaldığım yıllarda üç ayrı kentte ”Kadın Portreleri” ve ”Savaş” konulu resim sergilerim oldu. Bu sergilerimin biri Wan’da, biri Gever’de, öbürü ise İstanbul’da oldu. Bu sergilerimden biri özyönetim süreçlerinde devlet terörünün Kürdistan kentlerinde yoğunlaştığı dönemde açık hedef olarak kadını ve kadın özgürlük çizgisini seçtiği düşüncesiyle ortaya çıkan çizimlerden oluştu. Taybet Ana bu saldırıların en çok yoğunlaştığı süreçte devlet tarafından katledilip ve maalesef cenazesi sokakta bırakılan bir Kürt anası ve Kürt kadınıydı. Bu portreyi çizerken maalesef duygularıma hakim olamadım ama bir kadın ve bir annenin, devlet terörü tarafından hedef seçilmesi esas olarak Kürdün varoluş nedenlerinin hedef alınması ve imha etme düşüncesinden gelmektedir. Bu nedenle çalışmalarımla hafıza tarihimizin sinir uçlarının diri tutulması ve unutulmasını istemedim.

Türkiye’yi terk ederken ne gibi zorluklar ile karşılaştınız?

Türkiye’den kaçak yollarla Yunanistan’a geçtim. Bu yolun kaçak ve pasaportsuz olmasından kaynaklı çok zorlukları oldu. Zaman zaman susuz kalıyorsunuz, zaman zaman aç kalıyorsunuz. Evet yoksulluk da çekiyorsunuz ancak geriye dönüp baktığınızda nedenler her ne kadar da ölüm ve tutsaklıktan kaçmak olsa da, ileriye dönük olarak idealleriniz ve hikayeniz için yürüyorsunuz. Bu nedenle insanlık tarihinde geleceğin ve hayallerin hep itici ve devindirici güç olduğunu düşünmüşümdür. Yunanistan’da 10 aya yakın kaldım. Oradan da Kürtçe derslerinden uzak kalamadım. Yunanlı dostlarımıza bir süre Kürtçe dersler verdim.

Şu an Almanya’dasınız çalışmalarınızı yapabilme ortamı bulabiliyor musunuz?

Yaklaşık 6 aydır Almanya’dayım. Evet her ne kadar var olan mülteci koşullarından kaynaklı çalışmalarıma devam etmekte zorlansam da, çalışmalarımı yapabilme koşullarını kendim üretebilme gibi bir zorunluluğum olduğunun farkındayım. Bu konuda heyecan ve motivasyonum açık söylemek gerekirse ilk günkü gibi olmasa da, fırsatlar ve koşullar oluştuğunda tekrardan canlanmaktadır. Ancak bu ülkede bütün bu ideallerime ve hayallerime yakın olduğumu hissetmek bile beni heyecanlandırmaya yetiyor. Stuttgart’ta 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Programları çerçevesinde Mezopotamya’dan Pontus ve Küçük Asya’da devam eden kadın katliamları konulu panele, ”Kadın, Savaş ve Yıkım” portreleri sergisiyle katıldım. Çalışmalarıma devam etmeyi çok istiyorum ve bu konuda çabalarım sürecek.