• Sürgün, çoğu zaman insanı koruyan bir liman olmaktan çok, onu yavaşça öğüten görünmez bir değirmene dönüşür. Trajedi, insanın yalnızca çalışan bir bedene indirgenmesidir.

MEM ARYAN

Sömürge coğrafyalarının en büyük trajedilerinden biri yalnızca insanların sömürülmesi değil, aynı zamanda zihinlerinin de yurtsuz bırakılmasıdır. Kürtler, yüzyıllardır yalnızca topraklarından değil, dillerinden, düşüncelerinden ve geleceklerinden de sürgün edilmektedir. Bu nedenle Avrupa şehirlerinde karşılaştığımız Kürt aydını, sıradan bir göçmen değildir; yanında yarım kalmış bir tarihi, bastırılmış bir dili ve parçalanmış bir düşünceyi taşır. Ne var ki sürgün, çoğu zaman insanı koruyan bir liman olmaktan çok, onu yavaşça öğüten görünmez bir değirmene dönüşür. Bir zamanlar şiir yazan, makaleler kaleme alan, felsefe tartışan, sanat üreten insanlar; inşaatlarda harç taşırken, fabrikalarda vardiyalara yetişirken, restoran mutfaklarında bulaşık yıkarken ya da gecenin sonunda döner dükkanlarının kirini temizlerken bulur kendini. Bu işlerin hiçbirinde utanılacak bir şey yoktur. Emek insanın onurudur, ancak trajedi, insanın yalnızca çalışan bir bedene indirgenmesi; düşüncelerinin, hayallerinin ve birikiminin görünmez hale gelmesiyle başlar.

Sürgünde Kürt aydınının karşılaştığı en büyük yabancılaşma tam da burada ortaya çıkar. İnsanlar artık ne okuduğunu sormaz. Hangi düşünceler üzerinde çalıştığını merak etmez. Yazdığı kitabı, çevirdiği şiiri, kurduğu fikri bilmek istemez. İlk soru genellikle “Ne iş yapıyorsun?” sorusudur. İkinci soru da çoğu zaman “İltican ne durumda?” diye takip eder. Böylece insanın bütün varlığı iki bürokratik başlık arasında sıkışır; mesleği ve dosyası. Sürgün toplumlarında zamanla görünmez bir makineleşme başlar. İnsanlar üreten öznelere değil, çalışan mekanizmalara dönüşür. Sabah işe gitmek, akşam dönmek, faturaları ödemek, oturum uzatmak, belgeleri tamamlamak… Hayat giderek teknik bir işlemler zincirine dönüşür. Oysa insan yalnızca yaşayan bir beden değildir; düşünen, hayal eden ve anlam arayan bir varlıktır.

Bugün Avrupa’nın birçok kentinde sessizce kaybolan şey, yalnızca bireyler değildir. Kaybolan, aynı zamanda bir halkın entelektüel sermayesidir. Nice şairler beton taşıyor. Nice araştırmacılar depolarda çalışıyor. Nice sanatçılar geçim derdiyle üretmeyi bırakıyor. Belki de en acısı, kimse bunun bir kayıp olduğunu fark etmiyor, çünkü modern dünya insanı ne kadar kazandığıyla ölçüyor; ne kadar düşündüğüyle değil.

Sürgünün yarattığı bu görünmez çölleşme, Kürt toplumu için ayrıca tehlikelidir. Sömürge halklarının en büyük gücü fiziksel zenginlikleri değil, kültürel ve entelektüel dirençleridir. Bir halkın aydınları üretmeyi bıraktığında yalnızca bireysel bir sessizlik oluşmaz; kolektif hafıza da zayıflar. Dil fakirleşir, düşünce daralır ve gelecek tasavvuru küçülür. Belki de bu yüzden sürgünde yaşayan Kürtlerin birbirlerine sorması gereken soru değişmelidir. “Ne iş yapıyorsun?” sorusundan önce, “Ne okuyorsun?”, “Ne yazıyorsun?”, “Ne üzerine düşünüyorsun?” soruları gelmelidir. Bir halkı ayakta tutan yalnızca çalışan eller değildir. O ellerin yönünü belirleyen fikirlerdir.

Sürgün, insanın bedenini yurdundan uzaklaştırabilir fakat insan düşünmeyi bıraktığı gün, asıl sürgün o zaman başlar. Bugün Avrupa’nın fabrikalarında, mutfaklarında ve inşaatlarında çalışan yüzlerce Kürt aydını için mesele yalnızca geçinmek değildir. Asıl mesele, bütün ağırlıklara rağmen zihinsel varlığını koruyabilmektir. Belki de gerçek direniş artık burada başlamaktadır. Makineleşmeye karşı düşünmekte, unutulmaya karşı yazmakta ve sürgüne rağmen üretmekte.