Halep Suriye’de çatışmaların yoğunlaştığı ve adeta kendisine mekan olarak seçtiği yer haline geldi. Zaman zaman Halep etrafında bulunan yerleşim merkezlerine ve Şam’a sıçrasa da Suriye’de mevcut durum böyle. Bu daha ne kadar böyle devam eder? Bu soruya kesin cevap verememekle birlikte esas yanıtın uluslararası ve bölgesel güçlerin durumuyla bağlantılı olduğunu söylemek mümkün. Çünkü Suriye’deki çatışmaların ulaştığı düzeyi iç güçlerden daha çok dış güçler belirlemektedir. Kısaca bu alanlarda savaşın şiddeti kendisini fazla hissettirmiyor denilebilir. Bu bölgeler adeta yüzlerini savaşın şiddetlendiği bölgelere çevirmişler ve buralarda ortaya çıkacak sonucu bekliyorlar. Ancak buralarda devlet kurumlarıyla önemli oranda varlığını korumaya devam ediyor.
Rojava Kürdistan’ında bir çatışma yaşanmamakla birlikte Kürtler devletten ayrı, kendi öz dinamiklerine dayanarak Demokratik Özerklik temelinde örgütlenmelerini geliştirmektedirler. Halep’teki durum ise Suriye devlet sınırları içerisinde yaşananlardan farklıdır. Halep Suriye’nin ikinci büyük kentidir. İç savaş öncesine kadar da dört milyondan fazla insan burada yaşamını sürdürmekteydi. Bu kentte savaşın yoğunlaşmasıyla birlikte, başta Haseki olmak üzere iç vilayetlere yaşanan iç göç, Türkiye, Ürdün ve Lübnan gibi ülkelere yapılan dış göçlere rağmen Suriye’nin ikinci büyük kenti olma özelliğini korumaya devam etmektedir. Fakat savaşın ağır etkisini her geçen gün daha ağır hissetmektedir.
Halep’te çatışmalar sürerken Kürtlerin yoğunlukta bulunduğu bölgelerde ise durum farklıdır. Çatışmalar daha çok rejim güçleri ve muhaliflerin yoğunlaştığı alanlarda sürmektedir. Kürtlerin yaşadığı Eşrefiye, Şex Maksut bölgelerinde çatışmalar yaşanmamaktadır. Bu bölgeler bir nevi iki çatışan güç arasında kalan barış bölgeleri rolünü oynamaktadır.
Bu çatışma gerçekliği içerisinde savaşın nasıl sonuçlanacağı, hangi tarafın üstün geleceği konusu Suriye geneline ilişkin uluslararası ve bölgesel güçlerin tutumuna bağlıdır. Bu kentte teknik üstünlük devletin elindedir. Ancak muhaliflerin de azımsanmayacak bir kitle desteği var, başta TC. olmak üzere birçok devletin muhaliflere teknik, lojistik, eğitim, moral vb. verdikleri destek söz konusudur.
Suriye devleti de muhaliflerin bu durumunun farkında olduğunu gösteren bir askeri taktik izlemektedir. Yani muhalifleri kuşatarak, ikmal noktalarını işlemez kılarak güçten düşürmeye ve teslim olmaya zorluyor. Bir nevi bununla çatışmaların diğer bölgelere yansımasının da önüne geçmek istiyor. Askeri ve teknik güçlerini Şam ve Halep vb. alanlarda yoğunlaştırmış olan rejim, ayrıca İran ve Irak merkezi yönetimleriyle arasını iyi tutarak sınır hatlarını da güvence altına almaya çalışıyor. Lübnan Hizbullah’ı ile var olan yakın ilişki Suriye devleti için ayrı bir avantaj oluşturuyor.
Rusya, Çin vb. uluslararası güçlerin Suriye yönetimine verdikleri diplomatik ve siyasal desteği hesaba katınca Suriye’de yaşanan bu durumun daha da devam edeceği söylenebilir. Fakat bunun ne kadar böyle devam edeceği konusunda kesin bir şey söylemek de mümkün değil. Rusya’nın on sekiz yıl aradan sonra Dünya Ticaret örgüte alınması vermiş olduğu bu desteğin daha ne kadar böyle devam edeceğini tartışmalı hale getiriyor. Rusya’nın ilkesiz yaklaşımları, ciddi bir güvensizlik unsuru olarak ortada duruyor. ABD’deki başkanlık seçimi ve AB ülkelerinin muhaliflere yaklaşımı burada önem kazanmaktadır.
ABD seçimler öncesi askeri seçeneğe dayalı bir macerayı lehine görmemektedir. Obama yönetimi Bin Ladin ve Kaddafi’nin öldürülmelerini seçim galibiyeti için yeterli görmektedir. Ayrıca muhalifler içerisinde ilerde kendisine karşı dönebileceğini düşündüğü grupların varlığından endişe duymaktadır. Aynı şekilde AB ülkelerinin muhalifler karşısında endişe duydukları hususlar vardır. Laik bir Suriye rejimi yerine nasıl bir rejimin oluşturulacağı konusunda net değiller. Suriye’de Hıristiyan toplulukların varlığı Taliban tarzı ya da Suudi modelli bir rejim konusunda tedirginlik yaratmaktadır.
AB ülkeleri bu çekinceleri farklı platformlarda dile getirmektedir. ABD de bir ölçüde AB ülkelerinin taşıdığı endişeye katılmakta ve bu ülkeleri karşısına almak istememektedir. O nedenle AKP usulü “modenist”, İslam dinini istismar eden bir modelin Suriye’ye taşırılması gibi bir eğilim belirlemiştir. AKP Hükümeti’nin Suriye politikasını bugüne kadar desteklemesinin nedeni de budur.
Gelinen aşamada gerek AKP’nin gerekse de Suriye’deki muhalif güçlerin kendilerine verilen rolü oynayamaması ve bir sürüncemenin oluşması da ABD’yi kaygılandıran önemli bir başka husus olmaktadır. Bunlardan en fazla yararlanan da Suriye rejimidir. Bu haliyle Suriye’deki muhalif güçler rejimi yıkamazlar. AKP de muhaliflere verdiği desteği bu yoğunlukta daha fazla sürdüremez. Bu durumda AKP Hükümeti seçeneklerini tüketmek üzeredir. “Ya hero ya mero” diyecek ve Suriye’de süren iç savaşın doğrudan bir tarafı haline gelerek savaşı iç savaş olmaktan çıkaracak ya da ABD’nin de uzak durmadığı, AB ülkelerinin yeni tercih arayışları içerisine girerek; muhaliflere desteği geri çekecektir.
AKP Hükümeti’nden böyle bir tutum değişikliği içerisine girmesi beklenebilir. Çeçen hareketleri karşısında olduğu gibi yanında tuttuklarını satarak onlara çok çabuk ihanet edebilir. Böyle bir pratiği vardır. AKP Hükümeti Suriye’deki bugüne kadar desteklediği muhalifleri satarsa şaşırmamak gerekir.
Suriye’de süren çatışmalar, bu tür görüntülerin yer aldığı bir tablo oluşturmaktadır. Fakat bu tablo süreklileşebilir mi? O tartışmalıdır. Ancak Suriye rejimi, lehine olan bu tablodan sonuna kadar yararlanacak ve sonucun farklı bir noktaya evrilmesi için çalışacaktır. Bu çok net bir biçimde görülmekte ve birçok olasılığı içinde barındırmaktadır. Bunlar içerisinde uzlaşarak bir çözüm arayışı da burada bir olasılık olarak belirmektedir.
Suriye rejimi daha önce böyle bir yönelim içerisine girmişti. Hafız Esad’ın ölümünden sonra Beşar Esad ve etrafında bulunan yönetim kliği ABD ve AB ülkeleriyle uzlaşmak için kapıları sonuna kadar açmıştı. Hatta İsrail’le görüşme masasına oturmuş ve Türkiye ile çok yakın bir ilişki içerisine girmişti. Fakat Suriye rejiminin atmış olduğu bu adımlar ABD, AB ülkeleri, İsrail ve Türkiye için yeterli olmadı. Koşulsuz teslimiyete ve iktidarı terke zorlanmaya dönüştü. Gelinen aşamada Suriye rejimi yeniden bu çizgiye gelebilir mi? Bu tartışılabilir.
Siyasetin dili uluslararası ve bölgesel güç ilişkileri arasındaki denge böyle bir olasılığı dışarıda tutmamaktadır. Kürt özgürlük ve demokrasi güçlerinin uluslararası ve bölgesel güçler dışında bağımsız bir politika belirleyerek kendi tercih ve alternatiflerini ortaya koyması da böyle bir seçeneği öne çıkarabilir. Bu durumda pekala kendi aralarında karşı karşıya gelen güçler Kürtler karşısında bir araya gelebilir.
Suriye savaşının olası yönelimleri