Suriye ve İran rejimlerini sevmem. Hangimiz sevebiliriz ki, despotluğu!..
Gel gelelim ortalık, iki yüzlülüğün „güç bendeyse demokrasi var, insan hakları, tıkır tıkır yolundadır“ bataklığıdır. Kan nehirleri, göz yaşı selleri, mezarsız ölü tarlaları, gökten yangınlar yağdırarak fukara toprakların zenginliğine konmanın yeni adı „demokrasi getirmek“tir.
„Demokrasicilik oyununda“ yeni hedef, İran’dan önce, Suriye’dir.
Suriye’ye musallat olanlar, iki gün önce İstanbul’da, „Suriye halkının dostları“ gibi kulağa hoş gelen lirik sloganla, bir araya geldiler. Avrupalılar katılımcı, sicili belli ABD yol gösterici, demokrasiye düşmanlığı gözler önünde olan Katar, Suudi Arabistan ve TC baş roldeki „kuratıcılar“dı.
Gülmeyin ama, en çok Türk Başbakanı Recep Tayyip, „Suriye’de insanların meydanlarda, sokaklarda gösteriler düzenleyerek düşüncelerini ifade etme ve basın özgürlüğü yok, kan dökülüyor, buna seyirci kalamayız“ diye bağırıyor, ABD Dışişleri Bakanı Clinton da, „konuşmanız çok etkileyiciydi“ diyerek, hararetle kutluyordu.
Ama kötü yazılmış kaderine bakın ki, küfrettiği bütün durumları kendi ülkesinde uygulayandı. O nedenle Kürtler,  Recep Tayyip’i televizyonda seyrederken, Suriye isminin yerine TC’yi koyup, „aaa, bize yaptıklarını anlatıyor“ diyorlardı.
Kürtler, ırkçı terörün darbeleri altındaydı. Recep Tayyip’in „Suriye’de insan hakları çiğneniyor“ naraları attığı sırada  Kürt medyasının Meliha Gündüz imzasıyla yayımladığı bir haber, Suriye’de yaşanmamış ırkçılığı gözlere sokuyordu. Habere göre, „dindar ve kindar AKP“ iktidarında, Aydın’ın Tepecik kasabasında, Kürt ölüler kasaba mezarlığına bile kabul edilmiyordu.
(Ayrı bir yazı konusu, ama Kürtler, ırkçı teröre karşı, korunma refleks verip, ulusal birlik çağrısı yapınca, kendilerini „solcu“ diye pazarlayan Kemalistler, Taha Akyol’un başını çektiği koroya katılıp, „Kürt milliyetçiliği yükseliyor“ teranesine başlıyorlardı.)
Katliam, dünyanın her yerinde aynı kapıya çıkıyordu. TC’nin bu konudaki sicili Suriye’den temiz değildi. Recep Tayyip Erdoğan dağlara napalm bombaları yağdırma emri verdikten sonra Türk halkına, „çok adam öldürdük“ diye övünüyor, 17 bin 500 Kürdün katline emir verenler, hala yüksek Türk sosyetesinde dolaşıyorlardı. Sınır ticareti yapan 34 Kürt  bombalamamış, „neye mal olursa olsun, vurun“ emri veren katilin yüzü de gizlenmişti.
Suriye’ye demokrasi dersi vermeye kalkışan rejime bakın ki, hapishanelere doldurduğu Kürtlerle, dünyada en çok siyasetçi tutuklama rekorunu elinde tutuyordu. Basın davaları, tutuklu gazeteci sayısıyla, yine dünya birincisiydi.
Geleneksel bayramlarını kutlamak için, sokağa çıkan Kürtler özel dövücülerin saldırısıne uğruyor, zehirli gazlarla nefessiz bırakılıp, yarı kör ediliyor, tazyikli suyla yerlere seriliyor, sonra dövüle dövüle tutuklanıyor, kimin nerede, ne zaman ve nasıl sevineceğine de devlet iznine bağlanıyor, Recep Tayyip, „Suriye’nin dostları“na, „orayı kurtarıp, özgürlük getirelim“ nutku atarken, İçişleri Bakanlığı Abdullah Öcalan’ın doğum  günü kutlamalarının yasaklandığını duyuruyordu.
„Dostlar“ bir arada alışverişteydi. Her birinin Suriye’yi ateş topuna çevirip, kalanlara „sizi kurtardık“ deme hesabı ayrıydı. Tetikçiliği üstlenen TC’nin hesabı ayrı…
O Kürt düşmanlığı hastalığından mustaripti. Hastalığının sızılarını dindirmek için, Kürt kanı dökme, yer yüzünde başı dik bir Kürt görmeme hesabındaydı. Gerisi boştu…
Amerikan belgelerinden öğrendiğimize göre, Recep Tayyip, Suriye ile kardeşken, krize yakalanmış gibi Esad’a koşuyor, kulağına „Barzani sizin Kürtlere destek veriyor, gel beraberce ve kardeşçe onları ezelim“ diye kışkırtıyordu. Esad’ı kandırıp, öne sürememiş olmalı ki, Amerika’dan önce, Amerikan çıkarlarının bekçiliğine kalkışıyor, kargaşa üssü ve cephe açıyordu.
Katar ve Suudilerin de destek verdiği Müslüman Kardeşleri iktidar yapma rüyası  bir yana, AKP rejiminin asıl amacı, Cengiz Çandar’ın da deyimiyle, kendi kirli Kürt siyasetini ihraç, Suriye Kürtlerinin özgürlük hamlesini boğmaktır. Kürt karşıtı Suriye Ulusal Konseyi bu amaçla oluşturuldu. „Milli Misak“larının yazarı da TC’dir.
Ancak, Kürtler için bugün, dün değildir. PKK dün, Kürdistan’ın bütün olarak özgürleşmesi için her parçada ayrı ayrı mücadele verip, ortak gelecek için konferans öneriyor, ama güçlü bir karşılık bulamıyordu. Bugün, dört parçanın liderleri, kendi kaderini, kardeşinkiyle bağdaşık görüyor.
Nitekim, Mesut Barzani’nin bir kaç gün önce, Bağdat’ta yayın yapan El Şarkiya televizyonuna verdiği demeç, Kürdistan’ın birliği için, bir dönemecin aşılmasının ifadesidir. Barzani Kürtlerin ortak amacını, şöyle ifade ediyordu:
 „Gün gelecek, zalimce uygulamalara uğrayan Kürtler birleşecek, kendi kaderini tayin edecektir.“
Barzani’nin „geniş zaman“ kipini kullanarak ifade ettiği bugündür. Irkçılığa karşı birleşen Kürtler, bugün daha güçlü bir varlıktır. Suriye Kürtlerinin geleceği de, bu birliğin gücü tayin edecektir…