
Suriye gerçeği -I-
‘Arap Baharı” olarak gelişen / geliştirilen süreç çerçevesinde Suriye halkı özgürlük ve demokrasi için 2011 Mart’ından itibaren meydanlarda. Suriye gibi bir ülkede rejime karşı gösteri düzenlemek hiç de kolay bir iş değil. 1963 yılında oluşturulan ve Baas rejimi tarafından yönetilen bu ülkenin yasalarına göre güvenlik güçlerinin izni olmaksızın 50’den fazla kişinin toplanması yasaktır. Bu yasağı ihlal edenler ‘Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanır ve olağan üstü duruma göre çıkartılan kararnamelere göre cezalandırılır.
Ancak Tunus ve Mısır halkından etkilenen Suriye halkı bu ağır cezayı göze alarak reform, özgürlük talepleriyle meydanlara çıktı. Başlangıçta rejimin devrilmesi hedef olarak açıklanmıştı. Ancak zamanla bu talepler özgürlüklerin sağlanması, sistemin demokratikleştirilmesi ve yolsuzlukların önlenmesi gibi taleplere indirgenmeye başladı.
Esad’ın devletinde gösteri yapmak suçtu!
16 Mart 2011 tarihinde Dera kentinde meydana gelen olay bir yılı aşkındır Suriye’de süren ayaklanmalarının ilk kıvılcımı olmuştu. Bu olaydan önce muhalefet güçlerinin ayaklanma çağrısına çok küçük bir azınlık karışılık veriyor ve meydanlara çıkıyordu. Ancak güvenlik güçleri kısa zamandan bu gösterileri bastıyordu. Şam’da 17 Şubat ve 07 Mart 2011’de ‘Libya Ayaklanmasıyla Dayanışma’ adı altında düzenlenen gösteriler polisin sert müdahelesi ile karşılaşmış, katılanlardan çoğu da gözaltına alınmıştı. Ancak Beşar Esad rejimi için aslında bu gösterilerin buz dağının görünen yüzü olduğu kısa bir süre sonra ortaya çıkacaktı. Bu gösteriler rejimin değiştirilmesi talebiyle meydanlara çıkan onbinlerce kişinin katıldığı genel bir ayaklanmanın başlangıcı olacaktı.
Böyle bir sürece girildiğini fark eden rejime bağlı istihbarat güçleri Şubat 2011’de bir araya gelerek olası ayaklanma girişimlerinin bastırılması, muhalefetin eylemlerinin önlenmesi amacıyla bir genelge yayınladılar. Hazırlanan bu genelge açıklandıktan kısa bir süre sonra ordudan ayrılan subaylar tarafından kamuoyuna açıklandı. Bu genelgeye göre istihbarat güçleri ve ordu yapılacak eylemlerin, gösterilerin gelen bir kalkışmaya dönüşmesini engellemek için çok sert bir şekilde karşılık verecekti. Başka bir ifade ile yapılacak gösterilere karşı sillah kullanılacak, göstericiler öldürülecek ki herkes Suriye’de durumun diğer ülkeler gibi olmadığını ve rejime ve Beşar Esad’a karşı her girişimin bedelinin ağır olacağı gösterilecekti. Genelgede Hüsnü Mubarek’in Mısır’da, Zeynelabidin bin Ali’nin Tunus’ta gösterilere tanıdığı ‘tölerans’ hiç bir şekilde Suriye’de gösterilmeyecekti. Bunun için de göstericilere silahlarla karşılık verilerek, Suriye halkında Tunus veya Mısır gibi ayaklanmanın mümkün olmadığı ve hiç bir şansları olmadığı açık açık gösterilecekti.
Ayaklanmanın ilk kıvılcımı Deralı çocuklardan
Bütün bunlar yaşanırken hem rejimin hem de muhalefetin hesaplamadığı bir şey yaşandı ve bu kıvılcım ile bunca zamanı Suriye’yi alt üst eden ayaklanmanın startı verilmiş oldu. 16 Mart 2011’de Dera’da okul bahçesinin duvarına Esad’a karşı sloganlar yazdıkları için 10 çocuk gözaltına alındı. Okul yaşındaki çocukların gözaltına alındığını öğrenen aileler polis ve güvenlik güçlerine ait binalara doğru yürüyüş yaptı ve çocukların serbest bırakılmasını istedi. Dera’daki ishihbarat güçlerinin komutanı ve aynı zamanda Beşar Esad’ın kuzeni olan Atif Necib çocuklarının serbest kalmasını isteyen ailelere hakaret ve tehditle karşılık verdi. Ancak ısrarlarını sürdüren aileler güvenlik güçlerinin müdahelesine maruz kaldı ve ailelerin silahla taranması sonucu ölenler oldu. Bu kişilerin cenazeleri kaldırıldığı sırada cenaze törenine katılanlar ile güvenlik güçleri arasında bu sefer çatışmalar yaşandı ve 6 kişi de burada öldü. Olayların kontrolden çıkması üzerine Dera halkı Baas Partisi’ne ait binaya saldırdı ve ateşe verdi.
22 Mart 2011’de polis ve Suriye ordusunun seçme birliklerinden olan 4. Tabur’a ait askerler El-Omari camisine karşı düzenledikleri operasyonda 26 kişiyi katlettiler. Suriye basını öldürülen kişilere ilişkin geçtiği haberlerde ‘ülkenin huzurunu bozmak isteyen bir gruba karşı‘ düzenenen operasyondan bahsettiler. Ele geçirildiği iddia edilen silah ve bombaların Suriye ulusal televizyon kanalında gösterilmesine rağmen hiç kimse verilen haberlere inanmadı ve bunların senaryolardan ibaret olduğu dillendirdi. Muhalef güçleri ise Esad rejiminin 4. Tabur’u Dera’ya doğru harakete geçirirken İsrail’den izin aldığını iddia etti. İsrail ile Suriye arasında 1973 yılında yapılan barış anlaşmasına göre sınır hattında bulundurulacak askerlerin sayısı netleştirilmişti. Bu yüzden yeni güçlerin sevk edilmesinin İsrail ile bir ilgisi olmadığı ve iç sorunları engellemek için harete geçildiği izah edilerek bu güçler bölgeye gönderilmişti.
Esad’ın tansiyonu düşürme çabası
Bu yaşananlardan sonra Şam rejimi tansiyonu düşürmek için bazı girişimler yaptı. Beşar Esad, Dera Valisi Fesel Kalsom’u görevden aldı. Yine reformların yapılacağının sözünü verdi, aynı zamanda rüşvet ve yolsuzluklara karşı mücadele edileceğini ve tedbirler alacağını vaad etti. Dünyanın sayılı zenginlerinden olan ve aynı zamanda Beşar Esad’ın dayısının oğlu Ramî Mexluf tansiyonu düşürmek için millete para ve araba dağıtmaya başladı. Aynı zamanda büyük yatırımların olacağı ekonomik olarak sorunların çözüleceğinin sözleri verilmeye başlandı. Ancak bunların tümü tansiyonu düşürmeye yetmedi ve Baniyas, Takiye, Humus, Helep ve Şam gibi şehirlerde ayaklanmalar başgösterdi. Bir yandan reform sözleri verilirken çıkan her ayaklanma veya yapılan her gösteri de kanla bastırılmaya devam edildi ve yüzlerce insan öldü. 2011 Mart ayının ortasında başlayan olaylarda ölenlerin sayısı Mart sonu itibariyle 1300 olarak açıklanıyordu. Bütün bunlardan sonra Beşar Esad bizzat parlamentoda yaptığı konuşmada değişim ve reform sözlerini birinci elden verdi, ancak bunların da artık bir anlamı kalmamıştı. Her yerde gösteriler, gösterilere karşı acımasız müdaheleler ve günlük bilançoya eklenen onlarca, yüzlerce ölü...
Nisan 2011’de de yüzlerce kişi yaşanan olaylarda öldü. Esad rejimi de olayların büyümesi ve ayaklanmaların önünün alınmaması üzerine bazı düzenlemeler yaptı. Olağanüstü hal kaldırıldı, Devlet Güvenlik Mahkemeleri fesh edildi ve yeni bir gösteri yasası hazırlandı. Aflar ilan edilerek cezaevlerindekiler bırakıldı ve hükümet değişikliğine gidildi. Yüzbinlerce Kürdün 1963 yılında gasp edilen vatandaşlık hakkı geri verildi. Ancak bütün bunlar da ayaklanmaların durmasına mani olmadı. Atılan adımların sonuç vermemesi üzerine Şam rejimi kendisine karşı ayaklanan ve silahlanan gruplara karşı topyekûn bir savaş vermek için harekete geçirdi ve böylece ülkenin dört bir yanı savaş alanına döndü.
‘Yeni’ denilen sahte reformlar...
Şam yönetimi sözde bir ‘diyalog’ süreci başlatmak için muhalif kesimlerden oluşan 200 kişiyi Şam’a davet ederek, 10/11 Ağustos 2011’de görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerde Esad önemli reformların yapılacağı ve yönetim değişikliğinin normal bir gelişim içinde olması için adımlar atılacağı sözü verildi. Ancak böyle bir şeyin olmayacağı başından beri biliniyordu. 2012 Şubat’ında Esad yeni düzenlemelerin içinde yar aldığı var sayılan yeni bir anayasayı kabul ettirdi. Ancak maddeler incelendiğinde ‘yeni’ olanan sadece isiminden ibaret olduğu ve eskisinin tekraro olduğu görüldü. Bu anayasa ile Beşar Esad 14 yıl daha iktidarı yasaların garantisine almış oluyordu. Yine denilen anayasada Kürtlerin ismi, siyasal ve kültürel hakları gibi bir kavram da yer almadı. Yine 7 Mayıs 2012’de yapılan seçimlerde de Esad’a yakın olan kesimlerden oluşan bir parlamento oluşumunu getirdi. Yeni olarak gösterilen siyasi partiler -ki bunlar Esad’ın yaptığı reformları coşkuyla karşılamıştı- kanunundan yararlana ve seçime giren partilerden hiç biri tek bir adayını meclise taşıyamadı.
Bu süreç içinde Beşar Esad defalararca halkın karşısına çıkarak rejiminin yürüteceği yeni politikaları anlattı. Her seferinde yaşanan olayları Suriye’yi parçalamak için çabalayan ‘dış güçlerin organize ettiği bir komplo’ ile karşı karşıya olduklarını söyledi ve konuşmalarını, ‘terör’ün bitirileceğinin sözünü verdi.
Beşar Esad’ın bu süreç içerisinde Esad politikalarını iki ayaklı bir strateji üzerinden geliştirdi. Birincisi reformların yapılması. İkincisi de ‘dış güçler tarafından organize edilen’ silahlı guruplara karşı askeri yöntemlerle verilecek mücadele.
Mezhep savaşına dönüşen halk ayaklanması
Şam rejimi ayaklanmaları bastırmak için askeri tedbirlere ağırlık verdi. Devreye soktuğu kolluk kuvetleri arasında ‘Al-Şahbiha’ denilen acımasız oluşum da vardı. Bu birliklerde yer alanların tümü Alevilerden oluşuyordu. Sadece öldürmeye odaklanan ve bu amaçla rejim tarafından yetiştirilen seçme askerlerden oluşuyor. Bununla birlikte Suriye ordusundan ayrılanların çoğu Sünnilerden oluşuyordu ve ayrılma nedenlerini ‘Aleviler tarafından öldürülen Sünnilerin intikamını almak’ olarak açıklıyorlardı.
Yaşanan kanlı olayların açığa çıkardığı karşılıklı kin ve dış güçlerin de dahil olmasıyla Suriye’de halk ayaklanması olarak başlayan veya başladığı söylenen kalkışma giderek bir mezhepler arası çatışmaya dönüştü.
Arap ülkeleri, başta Suudi Arabistan ve Katar, Suriye’de iktidarın Alevilerden alınarak Sünnilere devredilmesinden yana. Böylesi bir durumda İran, Irak ve Lübnan’daki Şiilerin güç kaybedecekleri görüşündeler. Öte yandan İran, Irak ve Lübnan’daki Şii güçler de Suriye rejimine tam destek vererek, bu rejimin yıkılması durumunda kendi varlıklarına yönelik büyük tehditlerin gündeme geleceği görüşündeler.
Bundan bir süre önce Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Miwafeq al-Rubey yaptığı açıklamada Beşar Esad rejiminin yıkılması durumunda Irak’ın büyük bir zarar göreceğini ifade etti. Bundan ötürü de Şii devletler ve oluşumlar tüm güçleriyle Şam rejimine destek veriyorlar. Bu destek siyasi ve askeri olarak veriliyor. Zaten İran savaş gemilerini Suriye’ye göndererek, rejime silahlı destek verdi. Suriye’ye gönderilen İran askerleri ve Lübnan Hizbullah’ının üyelerinin ayaklanmaların bastırılmasında önemli görevler aldıkları söyleniyor. Yine Mukteda Sadr liderliğindeki Al-Mehdi Ordusu’nun binlerce savaşçısının Esad rejimine destek için Suriye’ye geçtikleri biliniyor. Suudi Arabistan’ın öncülüğündeki Arap ülkeleri de Suriye ordusundan ayrılan gruplara her türlü yardımı yaparak Libya’da yaşananların bir benzerini Suriye’de de sergilemek istediler. Yine bu ülkeler tüm diplomatik güçlerini devreye koyarak Rusya ve Çin’in Beşar Esad rejimine verdikleri destekten vaz geçmeleleri için ikna etmeye çalışıyorlar.
Esad Alevileri kullanmak istedi!
Ayaklanmanın başlangıç süreçlerinde Beşar Esad en fazla Alevilerden yana kaygı yaşıyordu. Ordu ve devlet sistemi içinde önemli görevlere getirilen Alevilerin ona ve kardeşine karşı bir darbe yapma ihtimalini düşündü. O dönem Alevi ileri gelenleri arasında taştışma konusu olan şuydu: ‘Esad ve ailesini Alevilerin selameti için kurban edeceğiz, Alevileri Esad ve ailesine kurban etmeyeceğiz.’ Ancak olayların büyümesi ve ölü sayısının artması ve binlerce Alevi gencinin de olaylarda yaşamını yitirmesi durumu tersine çevirdi. Aynı kesimler şimdi ‘hedef sadece Esad ve ailesi değil, hedef bütün Aleviler’.
Yapılan açıklamalar ve girişimler de gösteriyor ki sadece Aleviler değil bir bütün olarak bölgedeki Şiilerin hedef haline geldiğini gösteriyor. Arap muhalefeti özellikle de Müslüman Kardeşler örgütü açıkça İran ve Lübnan Hizbullah’ını düşman olarak ilan ediyor ve bundan ötürü de Sünni merkezlerden, başta da Türkiye ve diğer Arap ülkelerinden sınırsız bir destek görüyor. Bütün bunlar da çatışmanın Suriye sınırlarını aşıp bölgesel ve mezhepsel bir savaşa evrilmesi ihtimalini getiriyor. Ekim 2011’de kurulan ve İstanbul Meclisi olarak da adlandırılan Suriye Halk Meclisi Başkanı Burhan Galyun İran ve Hizbullah karşıtı değerlendirmeler yaparak, bunlara karşı tek alternatifin Sünni rejim tarafından yönetilen bir Suriye olduğu görüşünü savundu. Galyun Suriye’nin geleceğinde İran ve Hizbullah’ın hiç bir şekilde yerinin olmadığını söyledi. Bu söylemlerden de ortaya çıktığı gibi İran ve Hizbullah tüm güçleriyle Esad rejimine destek oldu. Yine Irak’taki Nuri Maliki başbakanlığındaki yönetim de Esad’a destek veriyor.
AKP’den Esad’a Reform Paketi!
Suriye’de halk ayaklanması başladığı dönemde Türkiye’deki hükümet partisi AKP, Beşar Esad rejimini etkisi altına almak için sözde bir ‘Reform Paketi’ şeklindeki önerilerini Şam’a aktardı. Bu girişim 2 Haziran 2011’de Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Şam’a yaptığı ziyaret ile başlatıldı.
Ahmet Davutoğlu aracılığyla Şam’a iletilen pateke yer verilen önerilerden bir kaçı şöyle:
1- Yeni çıkarılacak siyasi partiler yasasında etnik -Kürt- partilerin kurulmasının engellenmesi. Bölgedeki kimi güçlerle -Bundan kasıt PKK’dir- ideolojik bağı bulunan kimi partilerin -PYD’nin- herhalukarda engellenmesi ve çalışmalarına izin edilmemesi.
2- Ülkenin birliğini tehdit eden ‘Demokratik Özerklik’ veya ‘Yerel Otonomi’ gibi projelerin hiç bir şekilde kabul edilmemesi. Yetkilerin vali ve poliste olduğu bir yerel yönetim modeline geçilmeli.
Türkiye’nin tek derdi Kürtler!
Suriye bu öneri paketini oldukça ciddiye aldı ve yenilenen partiler yasasını bu öneriler çerçevesinde düzenledi. Ancak işlerin kontrolden çıktığını gören AKP bu sefer de Esad karşıtları ile temasa geçerek strateji değişikliğine gitti. Bu değişikliğin merkezinde de Kürtlerin değişimden yararlanmamaları ve haklarına kavuşmalarının engellenmesi yatıyordu elbette. AKP akıl hocalarının tezlerine göre, ‘Irak’ta pasif kalmaları, tezkerenin çıkmaması nedeniyle Kürt oluşumuna gidildi ve Suriye’de aynı hatanın yapılması durumunda orda Kürtlerin önemli haklar kazanacaktı.”
İşte AKP iktidarı bunu engellemek için önceleri Beşar Esad yönetimi üzerinden yürüttüğü temasları birden keserek muhalif kesimleri başta da Müslüman Kardeşler Örgütü ve ona bağlı kesimleri kontrolüne alarak aynı amaçları gütmeye çalıştı. Bu yüzden de Türkiye’yi Suriye rejimine karşı yürütülen siyasi, askeri ve ekonomik tüm çalışmaların merkezi haline getirdi. İstanbul’da toplanan muhalefetin ‘İstanbul Meclisi’ adıyla bir oluşuma kavuşturulması ve direkt Türk istihbarat teşkilatınca yürütülmesi de bunun pratik adımları olmuştu.
YARIN:
* Suriye’de Alevi- Sünni savaşının sonu ne olacak?
* Antalya Kongresi’nden İstanbul Meclisi’ne...
* AKP neden PYD’yi hedef gösteriyor?
* Suriye’nin geleceği ve Kürtler…
TARIQ HEMO