AKP Hükümeti, devletin askerini, polisini, topunu, füzesini de kullanarak ve de saniye saniye tüm dünyaya izleterek Kürtleri katletmekle, yurtlarından göçertmekle kalmadı. Şimdi de, başlarına yıktığı evlerini, arazilerini hatta belediye binalarını ve parkları kamulaştırıyor. Sur ve Silopi için alelacele alınan kamulaştırma kararları resmi gazetede yayınlanarak uygulanmaya başlandı bile. Süreç olağan işlerse, artık Kürtsüz bir Kürt coğrafyasından söz ediyor olacağız.

Diyarbakır Harita Kadastro ve Jeoloji Mühendisleri Odası’nın tespitlerine göre; kamulaştırma kararını konu alan Sur'un yüzde 82’sine karşılık geliyor. Kalan yüzde 18’lik bölüm ise zaten ya hazine mülkiyetinde ya da kentsel dönüşüm programı çerçevesinde TOKİ tarafından daha önce kamulaştırılmış. 

Özellikle belli merkezlerin Kürtlerden fiziken arındırılması ve de bölgede Kürtlerin etkinliğinin tamamen kırılması amacı bu kararlarla daha da netleşmiş oldu. Bu kararlara karşı açılan davalardan sonuç alınması da siyasi otoriteye bağımlı hale getirilmiş bir yargı ile mümkün görünmüyor. Tapu sahiplerine verecekler üç kuruş, git nereye gidersen diyecekler. Durum bu...

Bölgede devlet terörünün tırmandırıldığı ilk günlerden bu yana sözü edilenler nüans farkları ile bir oluyor yani. Yakılıp yıkılan yerlerin kentsel dönüşüm planına dahil edileceği, TOKİ’ye devredileceği ve benzeri pek çok şey söylenmişti hatılarsınız. Bu uygulamalara karşı yapılacak itirazlar ve açılacak davalarla fazlaca zaman kaybedeceğini hesapladığından olacak, Sur ve Silopi'de ilk adımı kamulaştırma kararı ile atmaya karar vermiş hükümet. 

Devamı bilinen şekilde gelecek elbette. Bir taşla çok kuş yani. Hem yıkarken silah tüccarına kazandır, hem yaparken inşaat sektörüne kazandır. Hem ekonomik rant elde et hem de Kürtleri bölgeden kovarak, etnik ve siyasi etkinliklerini kırarak siyasi rant elde et. Vallahi ne ala!  

Olan biten, bölgede estirilen terör, halka yaşatılan vahşet o kadar ağır ki, eğitim, sağlık, çalışma, seyahat gibi pek çok engellenmiş alanın sözünü dahi edemiyoruz. Hatta kimi umut söylemlerini duyduğumda irkilir oldum. Kaldı ki orada ölünürken, onlarca belki yüzlerce yıllık emek yok edilirken hangi söz değerinden kaybetmez bilemiyorum.

Mesela barış. Barış artık heyecanlandırmıyor beni. Kardeşliğe olan inancımsa çoktan çöktü. Kürtler özellikle bölgede olmakla birlikte her yerde siyasi soykırım ve etnik temizlikle hizaya sokulmaya çalışılırken olanlara bakıyorum. Geride kalanların ruh hallerine, yaşayış biçimlerine, gailelerine bakıyorum. Her gün önünden geçtiğim ve kimsenin silmeye cesaret edemediği duvar yazıları var. "Ya Türksün ya piç", "Türksen övün değilsen itaat et" ...fazlası da var ama o pis küfürlerle beyninizi kirletmek istemiyorum. Bu duvar yazılarını oraya yazanla, bakıp bakıp gururlananla hangi kardeşlik? 

Düşünüyorum sık sık. Umutla, ısrarla barışı savunurken geldiğim yer burası. Ancak bunu şahsi bir yıpranma olarak görmüyorum. Bu gerçek. Bu, barışın bu ülkede tekrar gündem olmasının Kürtlere bağlı olmadığı gerçeği. Bu, barışın tek şansının batının geç kalmadan barışa sarılması gerçeği. Bu, bunca olan bitene karşı Kürtleri sukûnete ve devletten beklentiye mecbur etmenin, özgürlük ruhunu bitkisel hayata sokacağı, Kürtleri köleleştireceği gerçeği. Bu, sistemin kuralları ile yapılacak siyasetin ve özgürlükler yolunda devletten beklenti yaratan tutumların boşa düştüğü gerçeği. Bu, özgürlük yolunda yeni bir yola mecbur olduğumuz gerçeği.

Kimileri diyor ki; hendekler kazılmasa, öz yönetim ilanları olmasa devlet Kürtleri katletmezdi. Yine diyorlar ki; devlet operasyon yaparken direniş olmasa, bu acılar yaşanmazdı.  Biliyoruz ve görüyoruz ki bu büyük bir yalan/ yanlış. Ve bu saldırıların önceden planladığına da, o masum çocukların, kadınların, gençlerin bilerek tasarlanarak katledildiklerine de   kuşku yok. Fazla söze hacet yok aslında, nihayet gelinen yer;  ya esaret ya özgürlük. Ve soruyorum; Suriyeli Kürtlerden neyimiz eksik?