Mehmet Serhat POLATSOY Osmanlı arşiv kayıtlarına göre 1500’lü yıllarda Suruç’ta Ermeni, Kürt nüfusu dışında bir Yakubi nüfusundan da söz edilmektedir. Kuruluşu M.Ö. 2000’lere dayanmakta olan Suruç, Hz. İbrahim’in şehri olarak da anılıyor.

Tarihinde değişik isimlerle anılan Suruç, Ön-Asya ve Avrupa’ya açılan bir kapı olarak jeostratejik, merkez siyasi ve çevresel faktörler nedeniyle de demografik açıdan oldukça önemli bir yerdir. ‘İpek Şehri’ olarak da bilenen Suruç, bakir bir toprağa sahip, alüvyonlarca kaplı zengin bir ovadır. Bu anlamda tarıma oldukça elverişlidir. Suruç, tarımın dışında üç cephesinde yer alan kıraç bölgeler nedeniyle de hayvancılığın oldukça geliştiği bir bölgedir. Ayrıca at binicilik ve yetiştiriciliğinin tarihi de milattan öncesine kadar dayanmaktadır. Suruç’un ‘İpek Şehri’ olarak bilinmesi, sadece İpek Yolu üzerinde olması ve jeostratejik konumu nedeniyle değil, ipek yetiştiriciliğinin anavatanı olarak da bilinmesi nedeniyledir.

Tarihi kaynaklarda Serug olarak da tanımlanan Suruç’un Hz. İbrahim ile de ilişkisi vardır. Hz. İbrahim’in Kenan Eli’ne Suruç üzerinden geçtiği yine kaynaklarca desteklenen bir gerçektir. Osmanlı arşiv kayıtlarına göre 1500’lü yıllarda Suruç’ta Ermeni, Kürt nüfusu dışında bir Yakubi nüfusundan da söz edilmektedir. Kuruluşu M.Ö. 2000’lere dayanmakta olan Suruç, Hz. İbrahim’in şehri olarak da anılıyor.

Hurri-Mitanni topraklarına dahil olan Suruç, önce Aramilerin Bit-Adini Devletinin, daha sonra da Asurluların egemenliği altına girmişti. Kent konumundan dolayı bitmek tükenmek bilmeyen işgalleri beraberinde getirmişti. Suruç’un Ortadoğu’ya açılan önemli merkezlerden biri olması işgallerin nedenini de kısmen açıklamaktaydı.

Suruç, İslam dönemine kadar sırasıyla; Persler, Selevkoslar, Orshone krallığı ve Roma imparatorluğunun egemenliği altına alınmıştı. Bu işgaller beraberinde talan ve katliamları getirmekle birlikte, ilk defa İslam döneminde demografik yapıyla da oynanmıştı.

Halife Ömer’in döneminde Bizanslılardan alınan Suruç’un demografik yapısının değişmesi için ‘Suruç çevresine’ Araplar ve kısmen ‘içlerine’ de Türkmenler getirilerek yerleştirilmişti. Bu politikaya, Suruç tarihinin ilk ırksal temelli kuşatması da diyebiliriz. Suruç’un çevresinde artık işgal orduları değil, sonradan bölgeye yerleştirilen yabancı halklar da vardı. Evliya Çelebi bu konuya seyahatnamesinde de değinmekteydi.

 

Devletlerin

iştahını kabartan alan

Suruç, aynı zamanda İran’ı Akdeniz’e bağlayan Tebriz-Halep kervan yolunun menzili konumundaydı ki, sadece işgal edenin değil, denize kavuşmak isteyen diğer devletlerin de iştahını kabartmaktaydı. Döneminde Suruç üzerinden denize bir yol geçmekteydi.

Emeviler ve Abbasiler döneminde Bizanslılara karşı üs olarak kullanılan Suruç, Selçukluların eline geçmeden önce tekrar Bizanslıların eline geçmişti. Selçuklu akınları diye tarihe geçen işgaller uzun yıllar sürdü. Suruç’un çevresi Alpaslan ile Selçuklulardan Kutalmış’ın saltanat savaşlarına da ev sahipliği yaptı. Savaş Suruç’ta değildi ama bu savaşta ölen Kutalmış’ın tüm akrabaları Urfa ile Birecik arasına yerleştirilerek Suruç çevresi yine bir başka halk tarafından da kuşatılmış oldu.

Suruç’un Urfa haçlı kontluğuna dahil olması, Alpaslan’ın Malazgirt savaşı öncesi Birecik üzerinden Fırat’ı geçerek işgal amacıyla Halep’e yürümesiyle başladı. Yine Birecik’i karargah haline getiren Süleyman Şah o dönemde Antakya’yı kuşatmış ve yüklü miktarda haraç almıştı. Suriye’nin Selçuklu Meliki olan Tutuş ile Süleyman Şah arasında ölümle sonuçlanan savaş sonrası Melikşah gelmiş ve bölgenin tamamını kendisine bağlamıştı. Daha sonra Melikşah’ın Tutuş ile giriştiği savaş sonrası ölümü ile başlayan iç savaş, Musul Hakimi İmadeddin Zengi’nin denetimine geçene kadar Latinlerin Suruç-Samsat dahil Urfa Haçlı Kontluğuna sahip olmasıyla sonuçlanmıştı. Zengi’nin denetiminde bulunan Suruç, Urfa ve çevresi daha sonra Selahaddin Eyyübi’nin hakimiyetine girecekti.

Yaklaşık yarım asır sonra Alaeddin Keykubad Suruç’u işgal etmiş ancak çok uzun sürmeden Suruç, Harezmlilerden önce tekrar Emevi devletinin eline geçmişti. Harezmliler, -bugünkü Kuzey Suriye’de- Moğol istilasından kaçan Türkmen beyleriyle birlik olmuş ve çevre ülkelere yağmalamalara girişmişlerdi. Moğollara yenilen Selçuklulardan sonra Suruç, Urfa ve çevresi Hülagu’ya teslim edilmiş ve Moğol istilası karşısında direnen Suruç halkı katliamdan geçirilmişti.

Moğollarca harabe bir şehir haline getirilen Suruç daha sonra Dügeri Emirliğinin hakimiyeti altına girdi. Suruç Osmanlı hakimiyetine geçtikten sonra Halep’e bağlı Urfa sancağının bir kasabası olmuştu. Harabe olan Suruç’un akarsuları, bahçe ve bol meyveleri ile doğasının güzelliği yine, Çelebi tarafından kayıt altına alınmıştı.

17. yüzyılda Suruç, artık içerisinde Süryani, Yakubi Hıristiyan, Türk, Kürt ve Arapların yaşadığı bir kasaba olarak kayıtlara geçirilmişti. Mondros mütarekesinden sonra Suruç önce İngilizler tarafından işgal edilmiş, daha sonra da Fransızlara bırakılmıştı. Cumhuriyetin ilanı ile Suruç Urfa’nın ilçesi olmuştu ve cumhuriyetin ilk yıllarına kadar da oldukça sönük bir ilçe görünümünde kalmıştı.

Cazibesini yitirmeyen kent

Suruç toprakları yaklaşık yüz yıldır Türk devletinin hakimiyeti altında. Suruç nasıl 4000 bin yıl önce bir cazibe merkezi idiyse, bugün de aynı özelliğini korumakta. Fakat işgal yetmezmiş gibi işgal içinde işgal amaçlanmaktadır.

Suruç ve çevresinin demografik yapısı ilk olarak İslam döneminde değiştirilmeye çalışılmış ve sırasıyla Araplar, Türkmenler ve Türkler asimilasyon amacıyla buralara yerleştirilmişlerdir. Ancak şu an kent ruhen, homojen bir yapıdadır. Suruç ilçe, köy ve çevresinde her ne kadar çok az sayıda kalsalar da yaşayan Türk ve Türkmenler Kürtlerle kaynaşmıştır. Şu anda Suruç ve çevresinde hiçbir Türkmen’e, “Siz Türkmensiniz” diyemezsiniz; bunu kabul etmez ve büyük tepki gösterir.

Bu nedenle, yukarıda belirtilenler itibariyle Suruç İlçesi‘nin tamamı şu an Kürtlerden oluşmaktadır. Moğollarca harabe haline getirilen Suruç, var olan nüfusunun dışında, Şengal’den gelen Êzîdî inancına sahip Kürtleri de ağırlamıştır. Ama ilginçtir ki Suruç’un büyük çoğunluğunun kültürel ritüelleri, oyunları, giyim-kuşam ve konuşulan Kurmancî lehçeleri, fizyolojik yapılar ile kimi duaları Êzîdî inancına ait kültürün devamı gibidir.

Suruç yerleşkesi her ne kadar ova olsa da, esasında yaşayanların çoğunluğu dağ halkıdır. Yukarıda da özetlendiği gibi sayısız işgal girişimine sahne olan Suruç’un daha önce toprakları, son yüzyıldır da halkı teslim alınmak, zihinler işgal edilmek istenmektedir. Üstelik tüm bunlar da, her seçim dönemi dağıtılan kömür-makarna ile yapılmak istenmektedir.

Cumhuriyet tarihi boyunca iki hükümetçe Suruç’un önemi dikkat çekicidir. Birincisi Çillerli DYP, ikincisi ise Erdoğanlı AKP hükümetleri! Suruç’un kıtaları aşmış bir su sorunu vardı. Öyle ki artık Suruç halkı kendi aralarında, “Devlet bize ceza veriyor ama susuz kalırız da, asla onursuz kalmayız” diyordu. Bölgeye pamuk ekmeyi öğreten Suruç halkıydı. Suruç halkı, DYP’yi Suruç’tan kovmuştu.

Suruç-Baziki projesi...

GAP kapsamında Suruç-Baziki projesi ile Suruç suya kavuşacaktı fakat Çiller projeyi değiştirerek suyun yönünü Harran-Akçakale’ye verince, Suruç nezdinde zaten bir itibarı olmayan Çiller ve DYP tarih olmuş ve bir sonraki seçimlerde de zaten Türkiye genelinde kaybetmişti. Suruç’u kaybeden ve kovulan sadece Çiller değildi. Mantar gibi türeyen faizciler de Suruç’u, -ilginçtir, ta ki AKP iktidara gelene kadar- terk ederek Suruç ve Urfa dışına yerleşmek zorunda kalmışlardı.

AKP ile birlikte Suruç tekrar teslim alınmaya çalışılmış ve Çiller’in vermediği içme suyu ve sulama suyu AKP döneminde, -halkı teslim almaya dönük- bir proje ile hayata geçirilmişti. Seçim propagandalarının birinde şu an tekrar cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, “Siyasi hayatımda iki yerde taciz edildim; bunlardan biri Hopa, diğeri Suruç’tu“ demişti. Hopa ve Suruç’ta halk Erdoğan’ı protesto etmiş ve Suruç’ta Erdoğan’ın aracına Suruçlular tarafından yumurta atılmıştı.

Suruç halkı suya rağmen teslim alınamadı. Diğer belediyeler gibi Suruç halkının da belediyesine kayyım atandı. Bu yetmeyince Suruç’ta seçim öncesi provokasyon geliştirilerek, bir vahşetin yaşanmasına sebep olundu. Teslim alınamayan Suruç’un yapısı, cenazelere farklı yaklaşımların olmasına neden oldu. Tüm baskı ve şiddete rağmen Suruç halkı seçimlerde yüzde 65’i aşan bir oy oranı ile tarafını HDP’den yana koyarak iktidara, “Sizi hiçbir şartta istemiyoruz” diyerek ‘büyük katliama  rağmen Moğollara karşı olan direnişini hatırlattı. Bu sonuç, elbette Suruç’tan umudun kesildiğinin göstergesi değildi. Suruç, en geç 2019’da yapılacak olan yerel seçimlerde de gündeme oturacak ve mutlak anlamda ruhun teslim alınabilmesi için AKP tarafından büyük oyunlara sahne olacak.

AKP artık bir tabela partisidir; uygulanan ve daha ağırı uygulanacak olan baskı ve zor günleri bizi bekliyor olabilir ama bu şeklen ve kendi zihniyetlerini tatmin etmeden öteye varamayacak. Erdoğan’ın seçim galibiyeti Türkiye için, sadece Ortadoğu’yu yeniden dizaynda bir geçiş hükümeti olarak görülebilir. Zira seçim öncesindeki İngiltere ziyareti ve sermaye çevreleri ile olan görüşmelerinde yeniden dizayn ile ilgili bu geçiş sürecinde iktidarda kalmaları, devletin de istediği bir sonuçtu.

Aynı zamanda ‘vaad edilmiş toprakların menzili‘ olan Suruç, önemli bir merkez. Bu nedenle dikkatle incelenmeli ve üzerinde durulmalı. Bizler her şeye rağmen bu topraklarda adalet, eşitlik ve özgürlüğün tesis edileceğini biliyor ve ona göre nefes alıyoruz.

  • Suruç yerleşkesi her ne kadar ova olsa da esasında yaşayanların çoğunluğu dağ halkıdır. Sayısız işgal girişimine sahne olan Suruç’un daha önce toprakları, son yüzyıldır da halkı teslim alınmak, zihinler işgal edilmek istenmektedir.
  • Halife Ömer’in döneminde Bizanslılardan alınan Suruç’un demografik yapısının değişmesi için ‘Suruç çevresine’ Araplar ve kısmen ‘içlerine’ de Türkmenler yerleştirilmişti. Bu politikaya Suruç tarihinin ilk ırksal temelli kuşatması da diyebiliriz.