Bush yönetimi ve onun savunucuları, bu fotoğraflarla açığa çıkan caniyane yöntemler ve sorumlu yöneticilere ilişkin karmaşık suç sorusu ile ilgilenmek yerine halkla ilişkiler rezaletiyle - yani fotoğrafların dağıtılması - meşgul. Önce realitenin yeri o karelerle değiştirildi: ABD yönetimi fotoğraflar karşısında şoke olduğunu ve tiksindiğini ifade etti. Sanki korkunç olan, fotoğrafların kendisiymiş, gösterdikleri şey değil. Ayrıca işkence kelimesinin geçmemesine de çok dikkat edildi. Tutsaklar bir ihtimal „suistimal“ edilmiş, „aşağılanmışlar“ - bunun ötesine gidilmedi. Hatta ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, bir basın toplantısında şöyle konuştu: „İzlenimim şu ki, askerler öncelikle taciz ile suçlanıyor. Doğrusu, bu işkence ile aynı şey değil. Bundan dolayı da işkence kelimesini kullanmayacağım.“
(...)
Amerika’nın iyi şöhreti dünya çapında giderek daha fazla zarar görünce ve Başkan Bush bu durum karşısında „özür“ kelimesini ağzına almak zorunda kalınca, üzgün olunun şey daha çok Amerika’nın ahlaki üstünlük iddiasına ve „özgürlük ile demokrasi“ götürecekleri cahil Ortadoğu’daki hegemonyal amaçlarına yönelikti sanki.
Evet, Bush, 6 Mayıs’ta Washington’da Ürdün Kralı Abdullah ile yaptığı açıklamada, Iraklı tutsaklar ve onların ailelerinin aşağılanmasından üzüntü duyduğunu söyledi. Ama aynı şekilde, bu görüntüleri gören insanların Amerika’nın asıl karakterini ve dürüst kalbini yanlış anlamasından üzüntü duyduğunu da söyledi.
Amerika’nın Irak’taki çabalarının bu fotoğraflarla sınırlı tutuluyor olması, zamanımızın en korkunç zorbanın devrilmesi için savaşı şu veya bu düzeyde meşru görenler açısından adil bulunmuyor olabilir. Bir savaş, bir ülkenin işgali zorunlu olarak eylemlerden sıkı bir dokudan oluşur. Ancak nasıl olur da, sadece belirli eylemler bir ülke için karakteristik bulunabilir? Bu bağlamda işkencelerin bireylerin eseri olduğu mu, genel olarak uygulandığı mı önem arz etmiyor. Sonuçta bütün eylemler, bütün uygulamalar bireyler tarafından gerçekleştirilir. Asıl soru şu olmalı: İşkence sistematik bir şekilde uygulandı mı? Daha üst merciler tarafından onaylandı mı ya da en azından görmezden gelindi mi? Önemli olan, bu hükümet tarafından yürütülen politika ve hiyerarşilerin bu tür uygulamaların zeminini oluşturup oluşturmadığıdır.
Ve bu açıdan bakıldığında işkence fotoğrafları Amerika ile çok da alakalı. ABD yönetiminin belli bazı ilkeleri ve sömürgeci egemenliğin esas irtikabı için karakteristikler. Kongo’daki Belçikalılar ve Cezayir’deki Fransızlar benzer iğrençliklerde bulundu; işkence ettiler, boyun eğmeyen yerlileri aşağıladılar ve cinsel tacizde bulundular.
(...) Dolayısıyla asıl sorun fotoğrafların kendisi değil de, „şüphelilere“ Amerikalıların denetimi altında fotoğraflarda görülenlere maruz bırakılması değil mi? Hayır: Fotoğrafların gösterdikleri karşısında duyulan dehşet, fotoğrafların - savunmasız rehineleri yanında neşeli bir şekilde kameralara gülümseyen faillerle birlikte - çekilmiş olmasından duyulan dehşetten ayrı ele alınamaz. Alman askerleri de İkinci Dünya Savaşı’nda Polonya veya Rusya’da işledikleri korkunç suçları fotoğrafladı ama faillerin kendilerini mağdurları ile birlikte çektirdiği fotoğraflar çok nadirdir. Olsa olsa 1880-1930 yılları arasında çekilen siyahi linç mağdurlarının fotoğrafları kıyaslanabilir. Bu karelerde Amerikan kasaba yurttaşları, siyahi erkek ve kadınların çıplak, paramparça edilen ve ağaçlara asılan cesetleri altında poz veriyor. Bu linç fotoğrafları, ortak bir eylemden kalan hatıralardı. Katılımcıları ise eylemlerinin tamamen meşru olduğunu düşünüyordu. Ebu Garip fotoğraflarına da böyle bakılmalı.
Eğer arada bir fark varsa, o da kameraların bugün her yerde bulunmasıdır. Linç fotoğraflar, bir fotoğrafçı tarafından çekilen zafer anmalığı idi. Bunlar ya koleksiyon olarak fotoğraf albümlerine yapıştırılacaktı, ya kartpostal olarak gönderilecekti ya da herkese gösterilecekti. Amerikan askerlerin Ebu Garip’te çektiği fotoğraflarsa, bunlara nasıl davranıldığı konusundaki değişime işaret ediyor. Onlar artık koleksiyon objesi değil. Dağıtıma sokulan mesajlardır. Hemen hemen her askerin bir dijital fotoğraf makinesi vardır. Savaş fotoğrafları bir zamanlar foto muhabirlerinin hakim olduğu alan iken, askerler artık fotoğrafçı.
(...) O fotoğraflar artık yok edilemez. Bunun sebebi, dijital dünyamız. Hatta Amerika’nın liderlerinin artık sorunla yüzleşmesi için o fotoğraflar gerekli gibiydi. Zira Uluslararası Kızıl Haç Komitesi’nin ve gazetecilerin raporları ile insan hakları örgütlerinin protestoları bir yıldan beri yükseltiliyordu. Bush, Cheney, Rice veya Rumsfeld’in bu raporları ya da bu haberleri okumuş olduğunu sanmıyorum. Onların ilgisini uyandıran şey, o fotoğraflardı. Bu fotoğrafların kamuoyuna ulaşacağını anladıkları anda ilgilenmeye başladılar. Onlar açısından dehşet verici olanın gerçek haline dönüşmesi için o karelere ihtiyaç vardı. Çünkü o ana kadar sadece kelimeler vardı. Sınırsız dijital öz yayılma çağımızda kelimelerin üstünün örtülmesi daha kolay olduğu gibi, kelimeler daha hızlı unutulur.
Bu fotoğraflar ülkeyi gezmeye devam edecek. İnsanlar buna alışacak mı? Bazı Amerikalılar, şimdiden bıkkınlıklarını ifade ediyor. Dünyanın geri kalanı ise bıkmadı daha. Sınırsız savaş: sınırsız fotoğraf akışı. Amerikan gazete, dergi ve televizyon editörleri arasında acaba başka fotoğrafların veya sansürlenmemiş fotoğrafların kötü zevk ya da fazlasıyla büyük siyasi etkileme olarak değerlendirilmesi gerektiği yönde bir tartışma başlar mı acaba? Siyasi etki derken, Bush yönetiminin sonsuz savaşı karşısında fazlasıyla eleştirel olmalarını kastediyorum. Fotoğraflar tabii ki - Rumsfeld’in ifadesinde söylediği gibi - „cesaret, sorumluluk bilinci ve profesyonellik ile dünyada bizim özgürlüğümüz için mücadele eden (Amerikan) ordusundaki namuslu erkek ve kadınların prestijine zarar veriyor“. Bush yönetiminin en fazla üzüntü duyduğu nokta, emperyal bir güç olarak Amerika’nın imajı ve başarısına verilen zarardır. Ancak seçilmiş temsilcilerimizin neredeyse hiç tartışmadığı şey, Amerika’nın „özgürlüklerini“ savunmak üzere istediği ülkede, dünyanın her tarafında, askerler konuşlandırmış olmak zorunda olduğudur.
(...) Bir savaş yaşanıyor. Sonu olmayan bir savaş. Savaş ise cehennemin kendisidir. „Uluslararası avukatların lafları beni ilgilendirmiyor. Dünyaya kim olduğumuzu göstereceğiz.“ (George W. Bush, 11 Eylül 2001). Hey, sadece biraz eğlenmek istiyoruz. Dijital ayna salonumuzda bu fotoğraflar yeniden yeniden ortaya çıkacak. Bir fotoğrafın bin kelimeden daha çok şey söylediği doğru gibi. Ve politikacılarımız bunu görmek istemezse de: Daha binlerce fotoğraf ve video ortaya çıkacaktır, ve hiçbir şey onları durduramayacaktır.
* Yazarın, 23 Mayıs 2004’te New York Times gazetesinde yayınlanan makalesinden derlendi.