Şii Ayetullah Nimr, "boğazlanarak" idam edildi.
Bu, Suudi Arabistan'ın bölgede "mezhep" savaşlarını tırmandırmak amacıyla yaptığı bir provokasyondur.
Şii dünyasında büyük bir öfkeye yol açan bu siyasi cinayetin sonucunda Suudi Arabistan'ın yanı sıra Bahreyn ve Sudan İran'la diplomatik ilişkilerini kesti, Arap Birliği ise ilişkileri en alt düzeye indirdi.
Böylece Nimr cinayetini işleyenler amaçlarına şimdilik ulaşmış oldu. Bu cinayetin işlenmesinden önce, hem İran ve Rusya, hem de ABD'nin zorlamasıyla Suudi Arabistan ve Türkiye "DAİŞ'e karşı" mücadele noktasında buluşmuşken, şimdi bölgesel savaş bir "Şii-Sünni savaşına" evrilme eğilimine girdi.
Suudi Arabistan Şii Ayetullah'ı idam ederek İran'a dönük "savaş hazırlığını", Nimr'in yanında bir grup DAİŞ'çiyi de idam ederek gizlemeye çalıştı. Okur, bu yöntemin yabancısı değildir. Bilindiği gibi Türk devleti de 24 Temmuz günü Kandil'de 400 hedefi bombalamasını da bir iki DAİŞ hedefini bombalayarak perdelemeye kalkışmıştı. Metodun tıpa tıp benzerliği, mezhep savaşlarında Türk devletiyle Suudilerin arasındaki ittifakı ele veriyor.
Yine bilindiği gibi kısa bir süre önce yine Türk devleti, Katar'la bir "askeri anlaşma" imzalamış ve Katar'da "ortak düşmana" karşı "askeri bir üs" kurma kararı almıştı. Bu "ortak düşman"ın İran olduğu ise herkes tarafından bilinen bir "devlet sırrı"...
Katar'a "asker gönderme" adımı ile, Irak topraklarında, "Şii çoğunluğa" dayanan Irak devletine rağmen sözde eğitim amaçlı, ağır silahlarla donatılmış askeri birlikleri konuşlandırma arasında da aynı amaç ortaklığı var.
Ve bütün bunların yanında, Erdoğan'ın geçtiğimiz gün Suudi Arabistan'a yaptığı ziyaretin perde arkası son Nimr cinayetiyle ve İran'a karşı başlatılan kampanyayla aydınlanmış oluyor. Belli ki, Riyad'da Türk devlet başkanı ile kral arasındaki görüşmenin merkezi konusu İran oldu. Bu görüşme bölgedeki "mezhep savaşı"nın tırmandırılmasında Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın peşine takıldığını gösteriyor. Buna bir de Diyanet İşleri Başkanı'nın yine Riyad'da "Sünnilik ana yol, Alevilik tali" sözlerini eklerseniz, "ittifakın" mezhepçiliği anlaşılır.
İlginç olan, Sisi rejiminin Mısır'da Mursi'yi idama mahkum etmesine karşı en yüksek perdeden itiraz eden Erdoğan ve Davutoğlu iktidarı, Suudilerin Ayetullah Nimr'i boğazlayarak idam etmeleri karşısında sessizliğe gömüldü.
Suudilerin işlediği bu cinayeti protesto etmek şöyle dursun, bundan üzüntü duyulduğunu bile bildirmedi. Geçtiğimiz gün Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, kendisine sorulan soru üzerine, Suudilerin işlediği bu insanlık dışı cinayet hakkında tek kelime etmedi; Bu da Suudilerle AKP'liler arasındaki "mezhepçi ittifakın" gereği olarak yorumlandı.
Rusya'nın uçağının düşürülmesinden sonra Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı ekonomik yaptırımlar, bu yıl içinde ekonomik krize dönüşecek. Daha şimdiden enflasyon tırmandı. Bilindiği gibi Batılı sıcak paranın Türkiye'den kaçmasına karşılık, meydana gelen açığı Suudilerin ve Katar'ın Türkiye'ye gönderdiği dolarlar dengeliyor. AKP hükümeti büyük bir hızla bölgede kanlı bir Sünni-Şii kavgasına, üstelik İsrail'in de teşvikiyle hazırlanan Suudilerin ve Katar'ın peşinde bir de bu "ekonomik mecburiyet" nedeniyle ve bu savaşın sonunda bölge petrolünden pay kapma hesabıyla Türkiye'yi sürüklüyor.
Erdoğan geçtiğimiz gün, "İsrail'e ihtiyacımız var" deyiverdi. Bu ihtiyacın bir unsuru "İsrail'den gelecek gaz" ise, diğer unsuru "İran'a karşı savaş ortaklığı"dır.
Şimdi en kritik soruyu soralım:
AKP'nin Türkiye'yi bu tehlikeli savaşa sürüklemesini kim ve nasıl önleyebilir?
CHP mi?
"Uzlaşma komisyonunda" tıpkı "koalisyon nafile turları" gibi oyalanarak mı?
Ya da Öncü Gazetesinin yaptığı gibi Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı AKP'nin yürüttüğü kanlı imha savaşına destek vererek mi?
Bugün Kürtlere karşı AKP ile birlikte olanlar, yarın Aleviliğe karşı Suudilerin peşinde Türkiye'yi mahva sürükleyeceklerdir.