Egemen Türk mantığı ile hala egemenliğe ulaşmamış Kürt mantığı arasında uçurum büyüyor.
Türkiye’de basına yansıyan tüm iddialar, Kürdistan’da bir “0” olarak duyulur.
Ağıt yakan Kürt’e “oh olsun” diyen bir Türkiye’de, Kürdistan’la  iletişim tükeniyor.
Reaksiyon hakim.
Türkiye ilk kez “kurban” rolündeydi.
Öldürülen askerler için dünyada “yeniçerilik” hortlatıldı.
Dünya kamuoyu hiç bu kadar Türk bayrağına şahit olmamıştı.
Dalgalanan bayraklarla birlikte yeni bir Türk tehdişi sahneleniyor.
Kürdistan’ı bir “Auschwitz”e dönüştürmek istiyorlar.
Herbert Marcuse, Auschwitz’le ilgili “ultimatif korku, kader, Tanrı ve mantık tanımıyor, bilakis tam bir insani özgürlüğü gözler önüne seriyor: milyonlarca defa cinayeti emretmek, örgütlemek ve gerçekleştirmek.”
Böylesi bir dönem de Türkiye’de yaşanıyor.
Allah’tan çokça bahsedilen bir coğrafyada Allah’tan eser yok.
Mantıklı konuşulan o dünyada, Kürtler’in mekan ettikleri dünyada şuursuzca davranılıyor.
Kürtler’in tek tek, bazen iki veya üç ve bazen de onlarca katli kanıksanmış oluyor.
Katli helal Kürtler Türkiye’deki egemen mantığın gönderine çekiliyor.
Kazanan Ankara eşittir kaybeden Diyarbekir’dir.
Mutsuz Kürt çocukları, gülen Türk çocukları olarak tercüme ediliyorlar.
Van depremi bir felakettir.
Türk basınındaki resimleri, ırkçı Türk dünyasını ayaklandıracak bir barut fışısı gibiydi.
Deprem, Türk faşizanlığı için “tarihi fırsat” olarak gündemleşti.
Şimdi Türkler daha da özgürdürler.
Özgürlük, Kürtler’i linç etmek.
Gerillalar’ı kimyasal silahlarla katletmek.
Köylerde, kentlerde gölgesi şüphe arzeden “Kürt varlığını” anında yok etmek gibi bir ultimatoma dönüştü.
Türkler birey olarak; toplum ve ulus olarak vardırlar.
Kürtler, bırakın bir topluluk, ulus olarak kabul edilmek, birey olarak da “hiç” sayılanlardır.
Kürtler için rafa kaldırılan mantık, Türkler’i yeniden varetmenin harcı olarak kullanılıyor.
Adorno, Auschwitz’den sonra, lirikte onu “barbarlık” olarak tanımlamanın, zamanı geçmiş bir ifade olduğunu yazmıştı. Adorno’ya göre Auschwitz’in “barbarlık” olduğunu yazmak, olanı tarif etmemektedir.
Eğer bugün Türkiye’deki barbarlığı tarif etmeyen kalemlerin, sonradan olanları “barbarlık” olarak tarif etmeleri bir işe yarar mı?
Kenan Evren’in “faşist” olduğunu sonrasında söylemek bir işe yaradı mı?
Bugünkü devlet, Erdal Eren’i idam ettiren “devlet”in, Diyarbekir’de Esat Oktay Yıldıran’ı, Türk tanrısı ilan eden  devletin devamıdır.
Devleti temsil edenler, onu önceden temsil edenleri, biçimde yargılarken, bunu ezilenleri yeniden köleleştirmek ve sömürge Kürdistan’ı entegre etmek için yaparlar.
Doğudur; Kürdistan’da Türk gazeteciler serbest dolaşıyorlar.
Görüntülenen, korkuyu azmettiren ve milyonların katlini emreden mekanizmayı görüntülemek değil.
Son dönemin en etkili görüntülerinde, Türkler’e Kürtler’in herşeyi hakettiklerini kanıksatan kareler hakim. Kürdistan’da şuursuzluk Türkiye’deki “şuur”un devamı.
Şimdi “özgür gazeteciler” de ne kader, ne Tanrı ve ne de mantık tanıyorlar.
Herşey milyonların cinayetini emredenlerin “özgürlük”lerini korumak pahasına yapılıyor…
Ama nereye kadar?