Özellikle yoksul kentlerde baskıcı uygulamalara rağmen pek kar elde edilememiştir. Ancak suyun özelleştirilmesinin sınırlandırılması ve geri tepmesinde, ilgili halk tarafından gösterilen direnişler daha önemli bir rol oynamıştır. En başta Bolivya’daki Cochabamba kentindeki “su savaşı” denilen direniş ve protesto, bir dönüm noktası olmuştur. Dünya Bankası’nın yerel su tesislerinin özelleştirilmesi konusunda Bolivya hükümetine yaptırım uygulamasının ardından bir ABD şirketi olan Bechtel, 1999 yılında Cochabamba’da su tesislerini satın aldı. En kısa sürede su fiyatları üçe katlandı ve devlet gücü aracılığıyla yoksul bölgelerdeki insanların, yağmur suyu biriktirmesi ve yeraltı sularından kuyularla su almaları yasaklandı. Bu olay o tarihe kadar dünyada daha önce hiç karşılaşılmamış bir durumdu.
Bolivya’da sosyal tepki ve hareketlerin de güçlendiği bir dönemi olduğunu da göz önünde tutarak, 2000 yılının ocak ayında Cochabamba’da, yüz binlerce insanın katıldığı ilk protestolar başlamış, kısa sürede direniş şiddetli bir genel greve dönüşmüş, ordu güçleri yedi insanı öldürdüğü halde, devam eden grev nedeniyle Bolivya yönetimi ve Bechtel şirketi, 10 Nisan 2000 tarihinde pes etmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine su şirketleri Bolivya’yı terk etmiştir. Hükümet, nefret edilen su özelleştirme yasalarını iptal etmek zorunda kalmıştır. Su tesisleri, mevcut borçlarıyla birlikte çalışanlarına ve halka aktarılmıştır.
Su şirketlerinin, çıkarlarını gerçekleştirmek uğruna oldukça acımasızca uyguladıkları bir başka yöntem; suyu sadece ön ödemeyle sağlayan su saatleridir. Bu sistemde, para ödeyemeyene su verilmemektedir. Bu tip su saatlerine karşı Güney Afrika’da sürdürülen mücadele, bu uygulamayı yasaklayan bir mahkeme kararıyla sonuçlanmıştır. Bunun karşılığında TC’nin başkenti Ankara’da yaygınca kullanılmakta ve ciddi bir protesto yoktur.
Yıllar önce özelleştirilen Paris su hizmetleri 2009 yılının sonunda belediyenin eline geri dönmüştür. Eleştirel su hareketi tarafından, artık bir numaralı şirket olarak yükselen Veolia’ya karşı büyük bir zafer kutladı. Benzeri başarı Londra’da da sağlandı. Bu dünya kentinde aşamalı olarak su yeniden kamunun eline geçmeye başlıyor. Benzeri süreç Fransa’nın Grenoble kentinde çok güçlü halk katılımıyla sağlandı ve eski belediye başkanı para yediği için cezaevine atılıp yargılandı. Ayrıca ABD’nin Atlanta, Almanya’nın Dortmund ve Bochum kentlerinde de başka başarılı girişimler de mevcuttur.
Bu örneklere coşkuyla ilk etapta baksak da, detaylarda ciddi sorun var. Tekrar su hizmetlerin kamunun eline geçmesi çoğu zaman birçok sorun ve maliyetle el ele yürümektedir. Örneğin Paris’te yüz yıllık boru hatları artık çürümüştür ve su ağlarına çok para yatırılmalıdır. Bu durumda Veolia şirketinin, kapsamlı yatırım gerektiren bu su tesisini Paris yerel yönetimine satması daha uygun değil midir? Bu durumda söz konusu masrafı Parisli vergi ödeyenler karşılayacaktır.
Özel bir durumu, 1999 yılında Berlin senatosu ile RWE ve Veolia arasında imzalanan gizli bir sözleşmeyle Berlin su işletmelerinin özelleştirildiği Berlin oluşturmaktadır. Gerçi şirketler bu örnekte “sadece” yüzde 49 hisseye sahipler, ama yönetim kurulunda karar verme çoğunluğu ellerinde. Şirketlere aynı zamanda her koşulda yıllık olarak güvence altında olan bir kazanç oranı tanınmıştır. Sivil bir hareket olan Berlin Su Masası, gizli sözleşmelerin açıklanması amacıyla başarılı bir referandum gerçekleştirdiler. Söz konusu gizli sözleşmeler, Berlin’de kamu borçlarının azaltılması ve Berlin Su İşletmelerinin sözde daha iyi yönetilmesi amacıyla, Berlin Senatosu ile RWE ve Veolia arasında imzalanmıştır, ama gerçekte sadece özel yatırımcılar için azami bir getiri ve devlet güvencesine hizmet etmektedir. Amaç bu sözleşmelerin ortadan kaldırılmasıdır. Berlin suyu tam da bu nedenle şiddetle tartışılmaktadır, hem de su işletmelerinin yüzde 100’ü satılmış olan Stuttgart içme suyundan çok daha şiddetli.
Tüm bu örnekler, su hizmetlerinin özelleştirilmesinin son yıllarda uluslararası düzlemde nasıl ve neden eleştiriye maruz kaldığını göstermektedir. Bu gelişmelerden, uluslararası su şirketlerinin Güney’in yoksul kentlerinden geri çekildikleri, ancak başka yollar aradıkları ve yeni modeller üzerinde çalıştıkları sonucu ortaya çıkmaktadır. Böylece şimdi ticaretlerini, protesto edileceği kaygısı taşımadıkları Çin gibi ülkelerde sürdürmeye çalışmaktadırlar. Ya da hareketlerinin çıkış noktası olan Avrupa’daki konumlarını, bazı başarısızlıklara rağmen geliştirmeye çalışmaktadırlar. Çünkü Avrupa’da bilinçsiz topluluklardan, kâr odaklı bankalardan ve ekonomik anlamda liberal siyasetçilerden oluşan bir ağ mevcuttur ve bu ağ, yeni kamu-özel ortaklıkları için uygun ortam yaratmaya devam etmektedir.
Su özelleştirmenin en son örneği son haftalarda gündeme girmektedir. Su özelleştirme lobisi AB düzeyinde bir yasa tasarısı hazırlanmasında belirleyici şekilde rol aldı. AB Komisyonu’nun hazırladığı Yasa tasarısı suyun özelleştirmesini zorunlu hale getirmese de, mali kıtlık içindeki yerel yönetimleri zor duruma sokmaktadır. Su hizmetleri ve diğer temel kamusal hizmetleri alanında, yıllık hizmet bütçesi 8 milyon Euro’yu geçme durumunda yerel yönetimleri Avrupa çapında ihaleye zorlamaktadır. Bu Avrupa çapı çok sayıda teçizhatlı şirketin de işe ihale anlamına gelmektedir. Yine sosyal standartlar bu yasa tasarısına göre çok düşüktür ve işci ücretlerinde düşüş anlamına gelmektedir. Sonbaharda bu yasa tasarısı Avrupa Parlamentosu tarafından ele alınacaktır. Yasa tasarısına karşı Avrupa çapında su hareketleri tarafından bir imza kampanyası düzenlenmektedir. Bunu herkesi imza atmaya davet ediyoruz. Şu adrese girin: www.right2water.eu ve dilinizi seçin (Türkçe veya Kürtçe yok) ve imzanızı atın.
Suyun özelleştirilmesi (2)
Son yazıda suyun diğer özelleştirmelerden farklı olarak hem şirketlere daha az kar getirdiğini hem de halk tepkisinin yoğun olduğunu belirttik.