2008 yılının Eylül ayında Malmö’de gerçekleştirilen Avrupa Sosyal Forumu’na (ESF) katıldığımda Susan George isimli bir aktivisti dinledim, konuşmasına şöyle başlamıştı: „Kısa bir süre için, burada Mars gezegeninde yaşadığımızı düşünün.“ Susan George sözlerine böyle başladı ve bunun ardından, yeni yatırım olanakları aramak üzere dünya gezegenine gönderilen bir delegasyonun hikayesini anlattı. Delegasyon heyecanla Mars gezegenine dönüyor, çünkü aradığı şeyi bulmuş. „Orada bir varlık var”, diyor, „her canlının ihtiyaç duyduğu bir varlık, ama bu varlık yeterli miktarda mevcut değil ve talebe bağlı olarak çoğaltılamıyor.” Yani kapitalist 16 Yaşam Hakkı Olarak Supazarın mantığına göre su, sonsuz bir kazanç kaynağı ve ideal bir ticaret malıdır. Marslılar alkışlayıp dünya gezegeninde mevcut tüm suyu satın alırlar.
Suyun özelleştirilmesinin iki boyutu vardır. Bir; yerel yönetimlerin ellerindeki su ve kanalizasyon işletmelerin (Diyarbakır’da DİSKİ’nin gibi) bir şirket ve sirket grubuna tamamen veya kısmen satılması ve bu şirketler tarafından işletilmesi. İki; göl ve akarsu gibi suların (bilinçli şekilde ‘su kaynakları‘ dememekteyiz) şirketlere satılması veya bir süreliğine (genelde 49 yıllığına) devredilmesi. Fiiliyatta ikisi arasında pek fark olmadığını da belirtelim. Birincisi 80’lı yıllarda bazı batılı devletlerde, en başta da Fransa’da, başlarken, ikinci özelleştirme son 10-15 yılda daha çok ön plana çıktı.
Suyu özelleştiren yerel yönetim, özel yatırımcılar ve çevrelerin temel argümanları şunlardır: Kentlerin içme ve atık su yönetimini çok daha ucuz ve çok daha iyi gerçekleştirecek ve kamu sektörünün etkisiz, pahalı ve yavaş çalışmasının önüne geçilecektir. İlk yıllarda bu sözlere itiraz eden pek kimse yoktu. Bu zaman sürecinde neoliberal politikalar gereği, kamu bütçelerinde tasarruf zorunluluğu kıskacında olanlar, bir kamusal denetimi tasfiye edecek özelleştirmeleri elbette onaylamaktaydı. Politikacılar, vatandaşlara karşı su ve atık su konusundaki kamusal sorumluluklarını yerine getirme konusunda yardım edeceği umuduyla özel sektörün ayaklarına kapanmıştı.
Tabiki bu sözlerin yalan olduğu özelleştirmenin yapıldığı kentlerde bir kaç yıl içinde ortaya çıktı: Su fiyatları aşırı orantısız olarak yükselmiş, örneğin Berlin kentinde 2-3 yıl içinde su fiyatı yüzde 30 arttı. Aynı zamanda borular ve su arıtma sistemleri için gerekli birçok yatırım eksik kaldığından suyun niteliği sorunlu olmuştur. Su bağlantısı olmayan halk kesimleri, özellikle yoksul insanlar özelleştirmelerden sonra su bağlantısı olmaksızın yaşamaya devam etmiştir; kamu yapılanlar hakkında bilgilendirilmemiştir. Üstelik su hizmetlerini satın alan şirketlerin denetimi hiçbir şekilde mümkün olmadı. Böylece, devlet kamu-özel işbirlikleri çerçevesinde toplumun suya erişim hakkı ile şirketlerin çıkarları (kar) arasında bir karşıtlığın olduğu hemen anlaşılmıştır.
Suyun özelleştirmesi (1)
‘Allahın suyu’ da kar amaçlı özelleştiriliyor. Su her varlığın kullanabileceği temel bir unsur ve gıda maddesi değil miydi? Evet, ama 20-30 yıl öncesine kadar. Şimdiki neoliberal kapitalist ekonomik dünyada ‘su’ da pazarın rant beklentisinden kaçamıyor maalesef. 80’lı yıllarda gelişen neoliberal politikalarla birlikte biriken kapital yatırım arayışlarını suya da yaydı. Yaşamamızın belki de en temel unsuru da kar kaynağı olmaya başladı...