Almanya’nın önde gelen think tank kuruluşu olan Bilim ve Siyaset Vakfı (SWP), Almanya’da 300 dernek, 24 özel okul ve yaklaşık 150 dersanenin bağlı bulunduğu Fethullah Gülen Teşkilatı hakkında bir rapor hazırladı. Dr. Günter Seufert tarafından kaleme alınan ve Fethullah Gülen Teşkilatı’nı ulusal ve uluslararası bir aktör olarak irdeleyen 32 sayfalık analizde, Almanya’ya yakınlaşma çağrısı yapılıyor. Başbakanlığa bağlı olup Federal Hükümet’e dış ve güvenlik politikasında danışmanlık yapan kuruluş, AKP’ye karşı eleştirel bir üsluptan ise kaçındı.

Aralık ayında kaleme alınan analizin ‘Türkiye’nin mevcut iç politikasında Fethullah Gülen Hareketi’ başlıklı bölümde Cemaat-AKP arasındaki ilişkiler ele alınıyor. Gülen Teşkilatı’nın geçmişte Türkiye’de devletle işbirliği içinde olduğuna dikkat çekilen analizde, AKP ile oluşturulan ittifak şöyle izah ediliyor: “Fethullah Gülen Hareketi [AKP ile geleneksel devlet güçleri arasındaki] bu kavgada ilk kez ‘devlet’in güçlerine karşı pozisyon belirleyip AKP’nin tarafında yer aldı. Bu ittifakın önkoşulu, AKP yöneticilerinin eski liderleri olan Necmettin Erbakan’ın islamcı görüşlerini bırakıp, devletin ve toplumun uzun vadeli dönüşümünü içeren Gülen çizgisine gelmiş olmasıydı. Gülen’in taraf değiştirmesinin doğrudan sebebi ise örgütünün 1997 yılında ‘devlet’in hedef alanına girmiş olmasıydı.”
Çatışmaya götüren 2 faktör
AKP açısından Gülen Teşkilatı’nın desteğinin hayati önemde olduğunu yazan SWP, 1990’lı yılların başından itibaren emniyet ve yargıda örgütlendiğine dikkat çekiyor. Alman düşünce kuruluşuna göre iki güç arasında alevlenen iktidar kavgasına şu iki faktör yol açtı:
*  ‘Ergenekon komplosu’na karşı mücadelede AKP’nin yanında yer alan Gülen ağının kendi çıkarları doğrultusunda politika yapmakla suçlanması.
*  Kürt sorunu konusunda somutlaşan politik çelişkiler.
AKP ile Gülen örgütü arasında siyasi bir ayrışmanın kendisini gösterdiği belirtilen analizde, bu konudaki kavganın esasen Kürt sorununda patlak verdiği kaydediliyor. Bununla bağlantılı olarak Eylül 2011’de KCK ile MİT arasındaki görüşme kayıtlarının sızdırıldığı ve Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrıldığı anımsatılıyor. Rapora göre Türk Başbakan Erdoğan’ın iki hamleyle cevap verdi: MİT yetkililerine dokunulmazlık sağlandı ve Temmuz 2012’de özel yetkili mahkeme sayısı düşürüldü.
Bununla birlikte cemaate yakın savcı ve yargıçların görev yerlerinin değiştirildiği belirtilse de, şu vurgu yapılıyor: “Ancak hükümet, özel mahkemeleri tamamen kaldırmadı. Ergenekon ve KCK davaları yine özel mahkemelerin yetki alanında kaldı. Bu mahkemelerdeki ısrar, her iki alanda da hükümet üzerindeki baskıyı azaltıp, demokratikleşmenin önündeki esas engel olarak gösterilen Gülen Hareketi üzerindeki baskıyı büyütüyor.”

Cemaat 3 alanda zayıfladı
Gülen örgütünün çok açıktan müdahale etmeye başlamasının nedenlerini de ele alan SWP, üç hususa dikkat çekiyor:
* Hareketin yükselen kâr ve kazanç beklentisi.
* Yurtdışındaki büyümenin duraklaması.
* MİT’in güçlendirilmesi.
Bu son husus, analizde şu cümlelerle ifade ediliyor: “Hareket, hükümet ile içine girdiği açık kavga patlak vermeden önce de güvenlik bürokrasisi içerisinde geri tepmişti. Hükümet Mart 2011’de Genelkurmay Elektronik Sistemler (GES) Komutanlığı tüm dinleme cihazlarıyla birlikte MİT’e devretti. Yani ordunun zayıflatılması, cemaatin özellikle örgütlü olduğu Emniyetin değil, Erdoğan’ın kontrolü altındaki istihbaratın lehine geliştirildi.”
17 Aralık operasyonundan önce kaleme alınan raporda, AKP-Cemaat kavgasında hükümetin avantajlı bir konumda olduğu ve bu noktanın sadece AKP yönetiminin değişmesi ya da yerel seçimlerden sonra parti içi bir bölünmenin yaşanması durumunda değişebileceği belirtiliyor.

Hükümet’e Gülen tavsiyesi

Alman Hükümeti’ne tavsiyeler de içeren SWP analizinin satır araları okunduğunda, cemaatten yana tavır alınması isteniyor. Hatırlanırsa Alman Hükümeti daha önce Sol Parti’nin, Gülen ile Alman Hükümeti ilişkileri konulu soru önergesine verdiği yanıtta da, cemaat ile resmi ilişkilere sahip olduğunu kaydetmişti. Analizde de cemaate yaklaşım belirlenirken, öncelikle temel siyasi ve toplumsal faktörlerin değerlendirilip dikkate alınması gerektiği vurgulanıyor. Avrupa’da bir tehlikeye dönüşeceği beklenmeyen cemaatin, diğer ‘ılımlı İslam’ güçlerine tercih edilmesi gerektiği mesajı veriliyor. “Almanya’daki karar verici merciiler ile kurumlar, Gülen Hareketi’ne bağlı inisiyatiflerle ortak çalışmaya açık olmalı. Bununla bağlantılı olarak her ortak çalışmada örgütsel ve mali şeffaflıkta ısrar edip, kararların demokratik yollardan alınmasını istemeliler” çağrısı yapılıyor.
Fethullah Gülen’in imajının ABD’de çok daha olumlu olduğu belirtilen analizde, kendisinin burada yarı resmi bir açıklamada şöyle tanımlandığı aktarılıyor: “Gülen’in İslam yorumunun özelliği, terörizmi mahkum etmesi, dinler arası diyalog ve kültürler arası barışı desteklemesi, laik-demokratik düzenin mekanizmaları ve yaşam tarzları ile olduğu gibi modern ekonomi ve teknolojiye açık olmasıdır.”
Gülen’e 2011 yılında ABD’deki Doğu Batı Enstitüsü tarafından barış ödülü verildiği ve ödül konuşmasının BM eski Genel Sekreteri Kofi Annan ile ABD eski dışişleri bakanları James Baker ve Madeleine Albright tarafından yapıldığı hatırlatılıyor. Ayrıca özellikle Türkiye’nin İsrail’e karşı tutumuyla birlikte ABD’de Türk ılımlı İslam projesinden kuşkuların büyüdüğü not düşülüyor.


MERAL ÇİÇEK/HABER MERKEZİ