
15 Temmuz tarihinde, akşam saat on sularında bir darbe girişimine tanıklık ettik. Darbe girişiminin anlaşılması ile birlikte darbe-siyaset arasındaki ilişkilere dair şizofreni düzeyi de dâhil olmak üzere tüm ihtimaller senaryoya çevrilerek sunulmaya başlandı. Tüm bu senaryolar bir yana henüz hükümet ile darbe girişimi arasında ya da darbe girişimine soyunan klikler hususunda -bir takım güçlü savlar olsa da- kesin hüküm verilecek veriler ortaya çıkmış değildir.
Gerek 14 Temmuz itibariyle Türkiye’nin içerisinde bulunduğu siyasal ortam gerekse de 16 Temmuz sabahı itibariyle başlayan siyaset kurumunun seremonik çıkışları, darbe girişiminin gerçekleştiği güne milat anlamı yüklemektedir. Kuşkusuz ki bu milat, demokratik siyasi kurumların tümü için geçerli bir duruma tekabül etmektedir. Söz konusu günden sonra, öncesinden farklı bir siyasi atmosfer ve kavramlar dizisinde politika oluşturulmak durumunda kalınacağı açıktır.
Darbe girişimi sonrası kamuoyunda hükümet görevini icra eden AKP’nin nasıl bir yörüngeye gireceğine dair tartışma vardır. Muhakkak ki, bu yörüngeyi betimlemek için AKP’nin ideolojik serüvenine bakmak doğru bir perspektif açığa çıkarabilir. Ancak söz konusu özellikle Erdoğan’ın yönetimindeki AKP olunca zorlanma/atılım gerekliliği karşısında devreye koyduğu pragmatizmi unutmamak gerekir. Çünkü Erdoğan’ın kişisel siyaset tarihi bir bakıma pragmatizmi strateji haline dönüştürme tarihidir.
İlk dönem: Ilımlı İslam
AKP’nin ideolojik serüveninin başlangıcı Erbakan’a ve dolayısıyla onun refere ettiği ideolojik dayanaklara karşı çıkmakla başlamıştı. Mücahit İslamcılık şeklinde sembolize edebileceğimiz Erbakan anlayışına karşı yeni bir çıkış arayan Erdoğan ve çevresi, küresel finans kapital ile dolayısıyla Batı ile uyumlu olarak hem yeni İslamcı paradigmasını oluşturdu hem de bu kapsamdaki faaliyetlerini arttırdı. 2000’lerin başında hükümete gelen Erdoğan AKP’si, Avrupa Birliği yanlısı, Batılı değerlere bağlı, demokrat ve özgürlükçü bir çizgide konumlandığı izlenimi vermeye çalıştı. Batılı güçler de Ortadoğu’daki arayışları aynı döneme denk gelmek kaydıyla, yeni bir İslamcılık biçiminin arayışındaydı. Ve Mısır’da Müslüman Kardeşler, Türkiye’de Ilımlı İslamcılar benzer dönemlerde parlatılıp sunuldular. AKP hükümeti de ilk dönemlerinde Neo-İslamcılık olarak çerçevesini adlandırabileceğimiz bu oyundaki Ilımlı İslamcı rolünü sahici şekilde yerine getirdi. Avrupa Birliği ile uyum süreci başladı. Kürt sorununun çözümü ile ilgili iyi niyet gösterileri yapıldı. Özelleştirme ve bankacılık alanlarında finans kapitalle tam uyum programları devreye kondu. Yani Batı’nın Ortadoğu ve İslam nüfusunun yoğun olarak yaşadığı coğrafyada gerçekleştirdiği siyasi-askeri-kültürel operasyonlara eşlik edildi.
Neo-İslamcılığın sonu
Bir süre bu şekilde hükümette bulunan AKP’nin hem kendisine biçilen rol hem de kendisinin muktedir olmakla kurduğu “kendini kaybeden” ilişki, bu dönemin çökmesi ile neticelendi. Bu çöküşün çok sayıda farklı sebebi olmakla beraber konunun bağlamı gereği şimdilik bu kadarını vurgulamak yeterli görünmektedir.
Mısır’da Mursi’nin otoriterleşmeye başlaması ile beraber Sisi darbesinin gerçekleşmesi ve Suriye’ye bizzat AKP tarafından Müslüman Kardeşler çerçevesinin dayatılması ile bunun reddi, neo-İslamcılık çerçevesi için çanların çalmaya başladığını göstermekteydi. Türkiye’deki iktidar kavgalarından başarılı çıkmanın verdiği özgüven, neo-İslamcılık kapsamlı Ilımlı İslam anlayışı ile Erdoğan’ın kişisel formasyonu arasında yaşanan ideolojik uyuşmazlığın getirdiği zorlanma ve Ortadoğu’da yükselen Sünniliğe dayalı Selefi akımın güçlenmesi, yeni arayışların alacağı meyili göstermekteydi. Böylece Erdoğan, Batı ile ilişkileri yokuşa sürerek Suudi Arabistan ve Katar başta olmak üzere Sünni eksen ile yakınlaşmaya başladı. Yeni yönelimin sac ayakları da bu dönemde belirdi. Neo-Osmanlıcılık denen Sünni merkezli bir yaklaşımla içi doldurulmuş ideanın içerisi, AKP’liler tarafından modern mitolojilerle tahkim edildi.
İdeolojik dönüşüm dönemi
Çöküş ve yeni arayışlar ardışıklığı neticesinde hem içeride hem de dışarıda yeni ittifaklara yönelim sağlanmıştır. Siyasal denge de Türk Selefiliğinde sabitlenmiştir. Belli ki merkezinde Sünni gövdeyi barındıran bu yaklaşım, ideolojik bir dönüşüme tekabül etmiştir. Neo-İslamcı modellerin tasfiye edilmesi, bunun yerine Post-İslamcı modelin (Türk Selefiliği) ikame edilmesi ile yörüngesini bulmuştur. Yeni ideolojik moment kapsamında, dışarıda El Nusra’nın savunucusu olunabilmekte, içeride Sünni eksen kurucu politikaların temelini oluşturabilmektedir. Bu yeni ideolojik momentin toplumsal ayağı bizzat üst yapı kurumları aracılığıyla sağlanmaktadır. Devlet ve hükümet politikalarının referansları kitleyi etkilemektedir. Bu etkilemenin oranının arttırılması için TV, gazete, resmi kurumlar seferber edilmektedir. IŞİD’in yaptığı kanlı eylemler sonrasında nüfusun hatırı sayılır kesiminin sessizliğe bürünmesi, darbe karşıtlığı iddiasıyla sokağa çıkanların Ankara Katliamı‘nda katledilenler için yapılmış anıtı tahrip etmesi, stadyumlardan yükselen ruh, IŞİD’e sempatinin yüzde yirmileri geçmesi, bu açıdan baktığımızda şaşırtıcı olaylar olarak durmamaktadır.
Tabandan doğru bu örnekler gerçekleşirken, “yukarıda” da durum farklı değil. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Darbecilerin cenaze işlemlerini yapmayacağız” çıkışı, teolojik açıdan bir engizisyon/din dışına itme pratiğidir. Bu yönüyle Selefilik rengi yoğunluk taşımaktadır. Yine darbe karşıtlığının söylemlerinden biri olan “Darbeciler şerefli Türk ordusuna sızmış hainlerdir” ifadesi, Selefilik tınısının yanı sıra Müslüman olmanın diğer şartının “Türk olmak” olduğunu ilan etmektedir. Dolayısıyla ordu ve diyanet deneyim ortaklığı bize, ordunun Türk Selefiliğinin geçerli akçe olduğu yer olduğunu göstermektedir.
Geleneksel İslam’ın sonu mu?
Açıktır ki, AKP’nin serüvenine eşlik eden ideolojik dönüşüm ile birlikte Türkiye’de geleneksel İslami anlayışlar (Nurculuk, Nakşibendilik vd.) aşınma tehlikesi altına girmiş, bunların yerine/ötesine Selefilik ve uyumlulaştırılmış Türkçülük yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Buna karşı olarak yeni ideolojik referansın dışında kalan inançlar ise yersizleştirilmiş bir yerleştirmeye yani kampa tabi tutulmaktadır. Bu inanç mensupları kamusal alandan dışlanmakta, hukukun içinde ya da dışında değil yanında tanımlanmakta ve gittikçe kendi kentsel/sosyolojik/psikolojik alanlarına çekilmektedir. Türk Selefiliği şeklinde beliren bu yerleştirme girişiminin kendisi ile kamplaştırmanın kendisi bile Türkiye siyasetinde milat anında olduğumuzu göstermektedir. Çünkü toplumsal kodları belirleyen, davranış ve bilme biçimlerine hükmeden yüzlerce yıllık anlayışlar yeniden düzenlemeye çalışılarak merkeze yeni ikameler getirilmektedir. İkamelerin dışında olan her şey, olağanlaştırılmış bir olağanüstülüğe tabi tutulmaktadır. Linç güruhları, kendisinden olmayan herkesi “yok edilmeye hazır” öteki olarak kodlayıp hareket etmekte ve bunu yaparken cezai işlemlere tabi kalmayacaklarının farkında olarak yapmaktadırlar. Bu seferberlik ruhunun hükümete kamu ve sivil alanlardan tasfiyeleri daha gürültüsüz şekilde yapma fırsatı verdiği aşikardır.
Bir sıçrama tahtası olarak darbe girişimi
15 Temmuz darbe girişimi bu dönüşümde AKP tarafından bir sıçrama tahtası olarak kullanılma potansiyeli yaratmıştır. Muhtemelen darbe girişiminden önceden haberdar olan Erdoğan ve AKP, sıçrama tahtasını var edebilmek amaçlı çeşitli önlemler ve riskler almıştır. Burada esas olan geçmişte kalan riskleri tartışmak değil, sıçrama tahtası ve sıçranmak istenen yeri doğru okuyabilmektedir. Çünkü görevden almalardan tutalım da nüfusun bir kesiminde alarmizm yaratmaya kadar devam eden süreç, risklerin ilk elden de olsa aşıldığını göstermektedir. Önlemlerin riskleri bertaraf etmesi ile beraber AKP ve Erdoğan için tahakkümlerini tahkim etmek maksatlı fırsatlara kapı aralanmaktadır.
Öcalan ne söylüyordu?
Burada bahsedileni daha iyi anlayabilmek için Sayın Öcalan’ın darbe ile ilgili çözümlemelerine geniş bir zaman aralığında ve perspektifte bakmakta yarar vardır. Sayın Öcalan, 2000’li yılların başlarından beri darbe ihtimalinden bahsetmekte, olası bir darbenin kâhinliğini değil, bilakis sosyolojisini yapmakta ve politik hattını betimlemeye çalışmaktadır. Çeşitli güç dengelerini de analize katarak darbe çözümlemelerini yapan Sayın Öcalan, tarihselliği arka plana yerleştirir.
Çokça basına da yansıdığı şekliyle 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe girişiminin olasılığını Sayın Öcalan çok uzun süre önce tahmin etmişti. Sayın Öcalan’ın darbe öngörüsünü burada noktalandırmak, kâhinliğe vurgu yapıp parantezi kapatmaya çalışmaktır. Dolayısıyla muhtaç olunan şey, darbe çözümlemelerini bir bütün olarak ele almaktır.
Bu çözümlemelerde darbe ihtimali değerlendirilirken, çözümlemeleri açtığımızda karşımıza çıkan şey şudur: Olası bir darbe, öncekilere göre çok kanlı olacak ve devlette dönüşümü getirecektir. Nitekim 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe girişimi sonrasında –ki buradaki sav Erdoğan’ın darbeyi önceden bildiği, önlemlerini ve riski alarak darbenin gerçekleşmesini beklediği; umduğu ise önlemlerin etkin şekilde yerine gelmesi ve sıçrama tahtasının işlevsel olmasıdır- adli, askeri ve diğer alanlardaki bürokratik tasfiyeler bizlere, hazırlanan bir dönüşüm için kapının aralandığını göstermektedir.
Neo’dan post’a geçiş
İşte tam bu noktada, dönüşümün nereye doğru gittiğini iyi okuduğumuzda karşımızda bambaşka bir tartışma alanı çıkar. Aynı zamanda bu okuma bizlere darbe girişimine dair olması gereken analiz noktalarını gösterir. Bugün olması gereken, darbenin kimler tarafından gerçekleştirildiğinin peşine düşmek değil, Türk Selefiliğinin devletin dönüşümünde edinmekle meşgul olduğu yer ve buna karşın geliştirilmesi gereken politik mücadele hatlarıdır. Nihai netice bu okumalardan edinilecek ödevler ve sorumluluklardır. Erdoğan ve AKP anlayışı zorlanmalar kapsamında dönemsel politik manevralar ortaya koysa da ideolojik dönüşümün dün-bugün-gelecek üçgeninde işaret ettiği nokta budur.
Bugün artık darbeye karşı demokrasi bayramı görüntüsünde devletin dönüşümüne yönelik atılmış koca bir adımla karşı karşıya bulunmaktayız.
Çağın dönüşümü (neo’dan post’a geçiş) devletin dönüşümünü, bu da politikanın ve tüm kurumsallıkların dönüşümünü zorlamaktadır. Bu dönüşümü iyi okumak demokratik ve özgürlükçü politikaya genişçe bir imkânlar dizisi ve siyasala dair yeni yol haritaları sunabilir.
HASAN KILIÇ
BİR GÖMLEK ÖTELERİ IŞİD’DİR
AKP destekçileri kafa kesebilir!
Darbe girişimi ardından camilerden okunan selalar ve Fetih Suresi eşliğinde sokaklarda ırkçı ve Selefi grupları harekete geçiren AKP, “İslam’ı ve mabetleri siyasal amaçları kullanmak” konusunda en ileri pratikleri sergiledi. Bu bağlamdaki son açıklama, Diyanet İşleri Başkanlığı‘ndan gelen, “Ölen darbeciler için dini hizmet vermeyeceğiz” açıklaması oldu. Açıklama, iktidarın güdümünde olmayan Müslüman çevreler tarafından tepkiyle karşılandı; İslam’ın cenazeye yaklaşımla ilgili hükümleri hatırlatıldı; AKP’nin İslam’ın özünü dahi iktidar ihtiyaçları doğrultusunda eğip büktüğü belirtildi.
İslam’a da, tüzüğe de...
İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açıklamasının hem İslami açıdan hem de başkanlığın kuruluş ilkeleri açısından uygunsuz olduğunu belirtti ve ekledi: “Yarın bir gün başka biri de çıkar, ‘hırsızların da cenaze namazı kılınmasın’ der, başka biri ‘solcuların kılınmasın’ der. Din kurumunun evrensel ruhuna aykırıdır bu. Diyanet’e verilen role de aykırı. Tüzüğüne baktığınız zaman “vatandaşların dini inançlarını karşılamak” deniyor. Öldürülen darbecilerin aileleri var. Aileler, ‘Yakınlarımızın dini inançarına göre gömülmesini istiyoruz’ derlerse, ki diyeceklerdir, Diyanet de bu ihtiyaçları karşılamak zorundadır. Nihayetinde onlardan vergi alıyor.”
Kenan Evren darbeci değil mi?
Hz. Ali’nin savaş durumunda bile düşman taraftan ölenlerin cenaze namazını kıldırdığını, cenazelerine işkence yapılmasına izin vermediğini ve mallarının ganimet, ailelerinin esir yapılmasını engellediğini belirten Eliaçık, “Diyanet’in yaptığı ise politik bir tavır ve tamamen de tutarsız. Kenan Evren’in bütün din hizmetleri Diyanet tarafından organize edilmiştir. Hatta bütün darbecilerin cenaze namazları kıldırılmıştır. İşine gelene karşı çıkıyor şimdi. Darbe-karşı darbe içinde Diyanet aktif rol alırsa objektifliğini kaybeder” dedi.
AKP’yi destekleyenler kafa kesebilir!
AKP’nin şu anda neredeyse bütün dini cemaatler tarafından desteklendiğini de ifade eden yazar, şöyle devam etti: “Merkezde AKP duruyor, çevresinde bir sürü radikal grup, dini cemaatler, tarikatlar, şeyhler diziliyor. Bunların neredeyse tamamı şu anda AKP’yi destekliyor. Sokakta da bu gruplar kendini göstermeye başlıyor. AKP’nin arkasında hizalanmış gruplar bunlar. AKP, ülkeye egemen oldukça bu gruplar da kendilerini göstermeye başlıyor. En dibine kadar bunları göreceğiz. Bunların içinde IŞİD’çi var mıdır, vardır tabii! Hatta hepsi de iki üç gömlek sonra IŞİD’çidir! Böyle olmak zorundalar, çünkü sorgulanmamış eski İslam kültürüyle yetişmişlerdir. İmparatorluklar, savaşlar, sultanlıklar, savaşlar zamanında çıkmış bir kültürdür bu. Orada kılıç vardır, kafa kesme vardır, sorgusuz sualsiz öldürme, ‘katli vacip’ fetvaları vardır. Bugüne devrolup gelmiş bulunuyor. Yüzleşmiyorlar. ‘O kültürün gereği budur, katli vaciptir’ deyip kafa kesebilirler. Bu kültürün yavaş yavaş daha fazla egemen olduğunu göreceğiz.”
‘12 Eylül’de minarelerden...’
AKP’nin çağrısıyla sokaklara çıkan radikal İslamcı grupların “Kafirlere karşı İslam’ı savunuyoruz” halet-i ruhiyesi içinde olduğuna dikkat çeken Eliaçık, devam etti: “Eğer darbeciler başarılı olsaydı, darbe bildirileri minarelerden okunacaktı, ‘sokağa çıkmayın’ çağrıları yapılacaktı. Hatırlıyorum, 12 Eylül’de minarelerden bu anonslar yapıldı. Şimdi de darbe başarılı olsaydı iki sela verilip darbe bildirisi okunabilirdi. Camilerin bu duruma düşürülmesi çok üzücü. Darbeci galip gelse darbe bildirisi okunuyor, galip gelmezse diğer taraf için çalışıyor. Camiler manevi merkezlerdir, son sığınaktır. Oraya da böyle siyaset girerse, insanların güveni sarsılıyor.”
HABER MERKEZİ