“İnsanlık tarihte sadece toplum ve coğrafi bölge düzeyinde politik direniş yaparak varlığını ve onurunu korumamıştır; bireysel düzeyde de bazen ağırlığı bir ulus kadar olan direnişçi politik kişilikleri tanımıştır. Tarih bu tür örneklerle doludur… Sayılamayacak kadar birey olarak insanlar, özgür ve onurlu kalabilmek uğruna ölümüne direnebilmişlerdir. Toplum eğer bugün hala ahlaki ve politik olarak sürüyorsa, herhalde bu bireylere çok değer borçludur. Aksi halde köle sürülerinden farkı kalmazdı…” Rêber Apo bu sözleri Tahir Elçi’nin alçakça bir oyun sergilenerek katledilişini ve ardından gelişen tartışmaları izlerken akıyor beynime…
Tahir Elçi, tarihin direnenler cephesinde yer aldı ve o cepheyi yaşamını adayarak güçlendirdi. Onur duyuyorum ama aynı zamanda sonsuz bir acı… içimi acıtan bir burukluk ve sızı… Bu coğrafyada büyütmek ve süreklileştirmek keşke artık ölüm bedelli olmaktan çıksa diyorum. Tanıdığım, tanımadığım tüm doğaüstü güçlere dua eder gibi kendime fısıldıyorum. Yaşamak ve yaşatmak, bu coğrafyanın en kıymetli keşiflerinden biriyken, bunca kıymetsiz kılındığı için yanıyor içim. Tahir Elçi’nin tarihin dört ayağının altına akan kanına bakarken; ölümü ve öldürmeyi bunca kanıksatanlara, öldürmek için bunca tezgah kuranlara fırsat tanıyan zaaflarımızı düşündüm… İçim acıyor.
Bu topraklar bizim! Tarih bizim! Halkların muhteşem beraberliklerini yaşayan biz! Ama buna rağmen çok ucuzca, amatörce, gözümüzün içine bakıla bakıla, ahmak yerine konula konula vurulan biz. Bu pervasızlığa zemin olan hatalarımıza yanıyor içim, öfkem kabarıyor.
Bu coğrafyanın yaşadığı acıların doğurduğu sessiz çığlıklar dile gelse taş taş üstünde kalmaz herhalde… Tahir Elçi bu sessiz çığlıkları; çocukların, kadınların bakışlarında okuduğu için “Barış” dedi. Ülkemizin dağına, taşına, suyuna, havasına, toprağına, her karışına sinen bu çığlıkları duyduğu için tarihin yıkılışından acı duydu. Acılarımıza tanıklıkların yok olmaması için direndi.
Toplumsal direnişi büyütmek kadar, her bireyin bir sanatçı inceliği ile bireysel direniş tarzını, dilini ve araçlarını da geliştirme ihtiyacı her çağ da ve zaman diliminde vardı. Ama bugün yaşadığımız zamanda, bu ihtiyaç her zamankinden daha yakıcı! Çünkü mevcut faşist rejim bugün topluma yönelik sindirme taktikleri kadar bireysel direnişleri kırmak için de her yöntemi kullanıyor. Toplumsal direnişi, muhalefeti kırmaya çalıştığı kadar bireysel direnişleri de hedefliyor. Hatta bu süreçte iktidara kafa tutan tek bir cümleyi, davranışı ve farklılığı bile cezalandırıyor. Bunun karşısında susmak, geri çekilmek, teslim olmak bu faşizmi daha da güçlendiriyor her geçen gün. Çünkü iktidarcı ve devletçi sistem geleneği; bireysel direnişin toplumsal direnişi, toplumsal direnişin bireysel direnişi besleyen diyalektiğini biliyor. Toplumsal öncülerin öneminin farkında. Kürdistan’da özel savaş onlarca yıldır hep seçerek vurdu. Toplumun direniş odaklarının bireylerde somutlaşmasını faili meçhullerle dağıtmak istedi. Tahir Elçi cinayeti, bunun son örneği.
Toplumsal direnişi güçlendirmek ve sürekli kılmak için, hatta bazen ayakta tutup yaşatmak için bireysel direnişlerimizi büyütmemiz gerekiyor. Dağlarda, şehirlerde, okullarda, toplumsal yaşamın her alanında gelişen direnişte milyonlarca insanın hayalini gerçekleştirecek bir güç var. Ama milyonlarca insan tek tek direnişi büyütmezse bu güç söner. Her insan bulunduğu alanda ve yaptığı işle direnişini büyütmeyi nasıl başarırım üzerine yaratıcılığını geliştirmezse, vurulmaya açık kapı bırakıyor demektir. Her bireyin sağlam öz savunması da direnişten geçiyor. Örgütlü toplumsal direnişi bireysel direnişle sürekli beslemesi gerekiyor. Tahir Elçi’ye sıkılan kurşun bir anlamda bu direnişin anlamını kırmayı hedefliyor. “Terörist dediysem teröristtir!” dayatmasını kabul ettirmek için sıkıldı bu kurşun. “Sus dediysem susacaksın! Bırak dediysem bırakacaksın!” diktesini hâkim kılmak içindi. Ve bu dayatma “öl dediysem öleceksin, öldür dediysem öldüreceksin”e kadar gidiyor. Bu dikteler faşizmine ilk adımında teslim olursa insan; ölmeye-öldürmeye de teslim olur.
Bugün toplumu ölenler ve öldürülenler olarak bölen bu mekanizma bireysel direnişlerin kırılması ile güçleniyor. Bireyler güçlü direniş odakları haline geldikçe, toplumsal yabancılaşma, kutuplaşma yaratarak beslenen zihniyet her geçen gün biraz daha çözülecek. Tek tek bu zihniyetin hedefi olmamak için, direnmek gerekiyor. Direnmeyi en köklü yaşam alışkanlığı haline getirmemiz gerekiyor. Sanatı, edebiyatı, politikayı, bilimi, okulları her üretimi bir direniş eylemi gibi yaşamamız gerekiyor. Türkiye toplumu, Türkiyeli birçok aydın, sanatçı, yazar, çizer, siyasetçi AKP’ye karşı güçlü direnmediği için bugün tehdit ve tehlike altında yaşıyor. AKP karşısında başından beri direnmeyi bir alışkanlık haline getiremeyen toplum ve birey karşısında; AKP, her yöntemi kullanarak herkesi teslim almayı alışkanlık haline getirdi. Toplumsal ve bireysel planda direnişi zayıf yaşamak; Türkiye’yi bugün teslim almadan rahat edemeyen, biat duymadığında gerginleşen bir diktatörün alışkanlıklarını yaşamaya mahkûm ediyor. Bu mahkûmiyetin tüm toplumu ve bireyleri teslim almasını durdurmak için başından beri teslim olmayanların direnmesi yetmez. Çünkü AKP şimdi de başından beri direnenleri, başından beri teslim olanlara ve kademe kademe AKP’ye teslim olanlara hedef gösteriyor. Yani direnen tüm odakları kırmayı hedefliyor. Bu hedefini boşa çıkaracak en güçlü cevap herkesin her alanda yaşamı, sevgiyi, barışı ve özgürlüğü savunmasıdır. Bunun için direniş alışkanlığını kazanarak direniş cephelerini çoğaltmaktır…