
Hayati bir aşamaya giren süresiz dönüşümsüz açlık grevlerini değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, basın açıklamaları, kısa yürüyüşlerin bu saatten sonra ölümleri engelleyemeyeceğini belirterek, tutsakların eyleminin daha büyük tutumla sahiplenilmesini istedi. Karayılan eylemi sona erdirmenin de taleplerin karşılanmasıyla mümkün olduğuna dikkat çekerek, sorumluluğun AKP’de olduğunu söyledi.
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, ANF’nin sorularını yanıtladı.
Tutsakların açlık grevi 40 günü geride bıraktı. Bu eyleme bakışınız nedir?
Bu eylem, zindanlarda bulunan arkadaşların tamamen kendi inisiyatifleri ve kararlarıdır. Zaten PKK olarak geleneğimizde dışarıdan zindanlara, “şunu yapın, bunu yapın” biçiminde talimat gönderme tarzı yoktur.
Bu eyleme, sürece katkı sunma sorumluluğuyla karar vermişlerdir. Aslında gelişen savaş sürecine zindanlardan gelen bir müdahaledir.
Tutsakların taleplerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tutsaklar kendileri için bir şey istememektedirler. Cezaevi koşullarına veya uygulamalara dönük değil de, ülke koşullarına dönük böylesi büyük bir eyleme girişmiş bulunmaktadırlar.
İstekleri de Önder Apo’nun özgürlüğü, anadilde eğitim ve savunma hakkıdır. Bu hakların Türkiye’de verilmesi barış ve demokratik çözüm sürecinin geliştirilmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla tutsakların geliştirdiği eylem, özü itibarıyla bir barış eylemidir. Bu eylemleri, halkların bir arada, özgür-eşit bir tarzda yaşayabilmesi temelinde barışın nasıl gelişebileceğini gösteren bir yol haritası durumundadır.
Çözümün adresini gösteren ve zeminini yaratmayı hedefleyen bir eylemsellik olması itibarıyla ortaya konulan farklı bir takım eylem çeşitlerinden çok daha öte ve kapsamlıdır. Bu açıdan çok değerli ve çok anlamlı bir eylemdir.
Türk medyası bu eyleme yer vermediği gibi, AKP ise gözünü ve kulaklarını kapatmış bir durumda…
Evet. Bunu tek bir şeyle izah etmek mümkündür: Kör-bencil sömürgecilik. Kendi kirli amaçları dışında her şeyi teferruat görüp, hiçbir şeyi görmeyen, egemen-şovenist sömürgeci zihniyet. Bunun dışında hiçbir izahı yoktur. Bu tutsaklar Kürt oldukları ve onurlu barışı savundukları için görmezden gelinmektedirler.
Tutsaklar, çok kararlı. Aileler, tutsak yakınları ve kimi demokratik çevreler sokaklarda tutsakların sesini duyurmaya çalışıyorlar. Siz bu girişimleri yeterli görüyor musunuz?
Dört duvar arasında, esir alınmış, rehin tutulan Kürt siyasetçileri ve militanları daha başka ne yapabilirler ki? “Biz özgürlük ve barış istiyoruz; bir arada eşit olarak yaşamak istiyoruz. Bunun için hayatımızı ve yüreğimizi ortaya koyuyoruz” diyen bir çığlık vardır.
Demokrasi güçleri, demokratik kamuoyunu uyaran girişim ve eylemlerle, bu eylemcilerin çığlıklarına kulak verilmesi sağlanmalıdır. Bu, Türkiye’deki tüm emekçi, demokrat ve barıştan yana olan tüm kesimler ile tüm hümaniter çevrelerin temel görevidir.
Kürt halkı da bundan gereken sonucu çıkarmak zorundadır. Açıkça belirteyim; Kürt halkı kendi evlatlarının hayatlarını ortaya koyarak verdikleri bu mesajı elinin tersiyle iten Türk sömürgeciliğine karşı tutum sahibi olmalıdır. Çünkü kendi özgür geleceğini belirleyecek olan böylesi asil bir duruşa sırt çeviren bir zihniyetle Kürt halkının ortak hiçbir şeyi olamaz. Bu nedenle sadece “halkımız bu eylemselliğe sahip çıkmalı” demiyorum, halkımızın, cezaevlerinde geliştirilen bu eylemi kendi eylemi olarak görüp, tümüyle bu eylemle bütünleşmelerini belirtiyorum. Özgür gelecek de ancak böyle yaratılabilir.
Biz daha önce de dedik: Dönem çok tarihsel, olağanüstü bir dönemdir. Bu dönemde herkesin elini taşın altına koyması gerekmektedir. Kürt sorununda çözüm için herkesin fedakarlık yapması gerekmektedir. Bugün cezaevlerindeki öncü kadrolar ve siyasetçiler hayatları pahasına bir sorumlu tutumu ortaya koymuşlardır. Bu sorumlu tutum etrafında birleşmek, kenetlenmek ve toplumsal eylem gücünü ortaya koymak Kürt sorununda çözümü getirebilecektir. Dolayısıyla halkımızın sadece bazı basın açıklamalarıyla ya da bazı kısa süreli yürüyüşlerle sahip çıkma biçimindeki tutumu bu saatten sonra yeterli değildir. Daha güçlü eylemselliklerle Türkiye ve dünya kamuoyunun gündemine taşımak, böylece şahadetlerin önüne geçmek zorunlu hale gelmiş bulunmaktadır. Hem Kürdistan’daki değerli yurtsever halkımız ile demokratik kurum ve kuruluşlar, hem de yurtdışındaki Kürdistanlılar çok değerli amaçlar için hayatlarını ortaya koyan bu değerli evlatlarına güçlüce sahip çıkabilmelidir. Böylece şahadetler yaşanmadan adımların atılmasını sağlayarak barış ve demokratik çözüm sürecinin önünü açmak üzere herkes sorumluluklarına daha fazla sahip çıkmalıdır. Bugün yapılması gereken budur. Yani daha fazla sahiplenme, güçlüce bir toplumsal tutum ortaya koyma temelinde hem şahadetlerin önüne geçme, hem de kalıcı barış ve çözüm sürecinin gelişmesini sağlamaya dönük gereken fedakarlığı yapma dönemi gelmiş bulunmaktadır.
Ancak Öcalan’ın çağrısıyla bitebilir, deniliyor…
Bu konuda, “açlık grevleri ancak Öcalan’ın çağrısıyla sona erebilir” diyerek topu Önder Apo’ya atmak da doğru değildir. Açlık grevini sona erdirmek ve şahadetlerin önüne geçmek, tutsakların isteklerini yerine getirmekle mümkündür. Bu da AKP hükümetinin, daha doğrusu Başbakan’ın bu konuda karar almasıyla mümkün olacak bir şeydir. Dolayısıyla mücadelenin hedefi bu olmalıdır. Yaşanacak sonuçlardan doğrudan Başbakan sorumludur. Tutsakların istemleri doğal ve meşru olduğu kadar, temel bir sorunu köklü bir biçimde çözmenin yolunu açacak istemlerdir.
Bütün Kürdistanlıları, barıştan ve demokrasiden yana olan tüm emek ve demokrasi güçlerini daha güçlü bir biçimde görevlerine sahip çıkmaya çağırıyorum.
Türk Başbakan “Gerekirse MİT müsteşarını hemen İmralı’ya gönderirim” dedikten sonra PKK’nin stratejisinin çöktüğünü iddia etti. PKK’nin stratejisi çöktü mü?
Erdoğan’ın yaptığı şey, TC Devleti’nin 1925’ten bu yana yaptığı şeylerin aynısıdır; tekrarıdır. Türk devleti 97 yıldan bu yana Kürdistan’a ve Kürtlere ilişkin hiçbir zaman doğruları söylememiş, her daim yalan söyleme temelinde siyaset yürütmüştür. Türk sömürgeciliği, AKP yoluyla kendisini yenilemeye çalıştı. Fakat sömürgecilik aynı sömürgeciliktir; inkar aynı inkardır. Çünkü tekçilik şiddettir, faşizmin kendisidir.
Kürt halkının bu zulme karşı direnişi, meşrudur.
Gelelim PKK’nin stratejisine... Eğer PKK’nin stratejisi çökmüş ve gerçekten denetim dışı bir karış toprak bile yok ise neden uçaklarınız Türkiye’nin resmi sınırları içerisindeki dağları saatlerce ve günlerce bombalıyor? Bir ordu gidebileceği yere uçak göndermez. Hadi diyelim önden uçak gönderdi ama bu durumda sonradan kendisi de gider. Eğer sen kendin gitmiyorsan, sadece uçakla bombardıman yapıyorsan o zaman orası senin denetiminde değildir. Dolayısıyla Başbakan yalan söylüyor. Daha önceki bir röportajda “eğer doğru söylüyorsa, 2 yıl önce ziyaret ettiği Şemdinli-Gediktepe’yi bir kez daha ziyaret etsin” demiştik. Geldi mi? Hayır. Israrla bu gerçeği gizlemeye çalışıyorlar.
Eğer PKK’nin stratejisi çökmüş olsaydı onlar bu kadar yalana sarılmazlardı ve bu kadar telaş içinde olmazlardı. Durum öyle değildir. PKK’nin stratejisi yükseliyor, başarı kazanıyor, bunun karşısında sömürgecilik ise çırpınıyor. Gerçek budur. Kürt halkı kendisine dayatılan sömürgeci inkar siyasetini kabul etmiyor ve etmeyecektir.
Sömürgecilik çağ dışı bir uygulama biçimi olarak yenilmeye mahkumdur.
MİT Müsteşarı’na “git, gerekeni yap diyeceğim” diyor...
Bu sorun, bir müsteşarın halledeceği bir sorun değildir. Devlet kara verip projesini ortaya koyacak, muhatabı da bellidir.
Başbakan’ın “gerekirse görüşürüz” söylemi de anlamsız oluyor. Psikolojik savaşın bir parçası olarak sarf edilen sözler olarak işlev görüyor.
Türk devleti bir çözüm projesiyle gelirse…
Bizim açımızdan durum nettir. Daha önce de kamuoyuna deklare ettik.
Geçtiğimiz hafta BDP’lilerin Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı ile görüştüğü de kamuoyuna yansıdı. “Bir yumuşama ortamı oluyor, yeni bir açılım olacak, vb.” değerlendirmelerin doğruluk payı var mı?
Hayır. Öncelikle şunu belirteyim: Hareketimizle herhangi bir biçimde bir temas durumu kesinlikle söz konusu değildir. Kimseyle görüşme yapılmış değildir. Bildiğimiz kadarıyla İmralı’da da herhangi bir görüşme yoktur.
BDP’lilerin bir çabası vardır. Biz ona anlam veriyoruz ama Türkiye’de tek adam sistemi vardır; her şeyi tek adam belirlemektedir.
Yani Erdoğan’ın ne düşündüğü ve ne yaptığı önemli…
Evet, önemli olan Erdoğan’dır. O görüşmeler sonrası Erdoğan ne dedi, siz ona bakın. Erdoğan ateş püskürdü ve dolayısıyla Cumhurbaşkanı ile Meclis Başkanı’nın söylediği şeyler gölgede kaldı.
Herhangi bir yumuşama durumundan ziyade, Başbakan’ın en son verdiği ferman hareketimizi yok etme fermanıdır. Dolayısıyla herhangi bir yumuşama ortamına olanak bırakılmış değildir.
Yumuşamanın somut göstergesi olarak devlet veya farklı çevreler ne yapmalı?
Cezaevi direnişçilerinin ortaya koydukları istekler vardır. O isteklerin gerçekleşmesi gerçek anlamda bir yumuşamayı yaratır, demokratik çözüm sürecini gündeme koyar. O zaman çatışmanın durma koşulları da gündeme gelir. Esas halka budur. Yani yumuşamadan ve barıştan yana olan tüm kesimler bu halka üzerinde yoğunlaşırlarsa sonuç alıcı olabilirler.
Kurban Bayramı’nda tarafınızdan yapılacak herhangi bir ateşkes durumu söz konusu mu?
Önümüzdeki Mübarek Kurban Bayramı günlerinde herhangi bir ateşkesin yapılabilme koşullarını AKP ortadan kaldırmıştır. Bu ortamda kimsenin yapacağı herhangi bir şey olamaz.
Ama mübarek günlere saygı gereği bayram günlerinde HPG güçlerinin sivil alanlarda konuşlanan devlet güçlerine dönük herhangi bir eylemsel faaliyet geliştirmeyeceklerdir.
Bayram günlerinde tümüyle ateşkes yapma gibi bir durum söz konusu değildir.
ABD Ankara Büyükelçisi Ricciardone’nin açıklamalarını duydunuz, sizce gerçekten böyle bir planları var mı?
Kendisini davaya adamış insanlar olarak, bu yolda yürürken her bir şeyi de göze almış ve olası tehlike durumlarını artık içselleştirmiş durumdayız. Bu açıdan ortada korkma gibi bir durum söz konusu değil. Ama ortada halkların geleceğiyle ilgili durumlar söz konusudur.
Şimdi konuyla ilgili elimizde daha önceden mevcut olan net ve doğruluğuna inandığımız bazı bilgiler vardır. Nitekim Ricciardone’nin belirttikleri de bizim elimizdeki bilgileri tamı tamına doğrulamaktadır.
Nedir bu bilgiler?
Şimdi ABD ve İsrail önümüzdeki süreçte İran’a karşı bir hamle hazırlığı içerisindedir. Bu hamlede Türkiye’nin kendilerinin yanında yer alması başarı açısından büyük önem taşıyor. Türkiye’nin tam olarak bu saldırıya katılabilmesi için Kürtlerle savaş halinde olması gerekli görülüyor. Çünkü ABD’ye ve Batı’ya muhtaç konumda tutulmak isteniyor.
Türkiye’nin PKK ile görüşüp bu sorunu çözme olasılığını tehlikeli görmektedirler. İşte bu plana göre, bu tehlikeyi ortadan kaldırmak ve Türkiye’nin en az birkaç yıl daha PKK ve Kürtlerle çatışır durumda olması için bizden birinin Türkiye devleti tarafından vurulması gerekiyor. Hatta bu konuda belirlenen 2 isim vardır. En azından belirlenen isimlerden birinin bir biçimde Türk devleti tarafından vurulması halinde Kürtlerle Türk devleti arasındaki düşmanlık; dolayısıyla çatışma ve savaş da derinleşecektir. Türk devleti de ABD ve İsrail’e daha fazla muhtaç hale gelecektir. Bu durumda, gelişecek olan İran hamlesine de Türkiye’nin daha güçlü katılma koşulları olmuş olacaktır. İşte bu koşullarını güçlü kılmak için istihbarat imkanlarını Türkiye’ye sunma, Türkiye’ye suikast yapma kolaylıklarını sağlama, yol, yöntem, TTP (Teknik-Takip-Proje) diye adlandırdıkları stratejileri Türkiye’ye aktarma, yani bu konuda Türkiye’yi yönlendirme ve cesaretlendirme faaliyetinin olduğunu biliyoruz. Çünkü amaç Kürt sorununun çözümünün önüne geçmek ve Kürtlerle Türk devletini çatışır halde tutmaktır.
Uluslararası güçler, masanın üzerine kurulu bir satranç tahtası gibi dünya güçleriyle oynamaktadırlar. “Kimi kiminle çatıştıralım, kimi hangi pozisyona koyup da yanımıza çekebiliriz, kimi şu şekilde karşımıza alıp da bu biçimde çıkarlarımızı daha iyi sağlayabiliriz” gibi hesaplar yapmaktadırlar.
Umarım Türk devlet yetkilileri de bu gerçekleri görür ve soruna nasıl yaklaşmaları gerektiğini anlarlar.
Biz kendi cephemizde bu dünya denklemini çözmüş bulunuyoruz. Türkiye ve bölge halklarının öz çıkarları için ilkesel yaklaşan ve bu konuda sorumlu davranan bir hareketiz. Tarihin bu aşamasında sorumluluğumuzun da farkındayız. Önderliğimizin bu konuda geliştirdiği protokoller, tamamen bu eksene dayalı protokollerdir. Bu nedenle Kürt sorununun eşit-özgür birlik temelinde, Demokratik Özerklik perspektifiyle çözümünü önemsiyoruz.
DENİZ KENDAL / ANF/BEHDİNAN