DİRENİŞÇİ ALEVİLİK - 1. Bölüm


Alevilik, devletçi-iktidarcı uygarlık karşısında direnen toplum gerçeğidir. Dolayısıyla devletçi-iktidarcı sistemle bütünleşmeyen, uzağında kalan, sürekli çelişki ve çatışma halinde olan bir toplumsal gerçekliktir. Bu olguyla bağlantılı olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: İslamiyet’in ortaya çıkışı ve iktidarlaşmasıyla birlikte direnen toplum yapısı Alevilik ismini alsa da öncesinde de bu direniş geleneği daha güçlü bir biçimde mevcuttur. Çeşitli inanç-kültür biçimlerinde bunu görmek mümkündür. Özellikle insanlık tarihinde ilk çıkışları itibariyle büyük bir ahlak devrimi anlamına gelen inanç biçimlerinde direniş geleneği çok güçlüdür. Tarihte tüm inanç biçimleri birbirinden çok büyük oranda etkilenmişlerdir. Toplum yeni yaratımlarla ve mevcut birikimin senteze uğratılmasıyla sürekli yol aldığı için zamanın her diliminde sayısız birikimi yaşadığı ana aktarıp oradan da aldıklarıyla yoluna devam etmeyi sürdürmüştür.

Ne arar isen kendinde ara

Alevi toplumu, henüz Alevilik ismini almadan önce de tarihin başlangıcından bugüne dek tarihi besleyerek ve kendisi de değişik kültür ve inançlardan beslenerek zamanımıza kadar gelmiştir. Alevilerin inanç ve kültürlerine baktığımızda toplumsallaşmadan bugüne yaşanan her tarihsel gelişmeden bir kalıntı, iz görmek mümkündür. Aleviliğe bu konuda en büyük etkiyi belki de Zerdüşt inancı ve felsefesi yapmıştır. Derinlikli bakıldığında Alevilik’le Zerdüştlük arasında birçok ortak noktaya rastlanır. Zerdüştlükte devletçi-iktidarcı uygarlığın insan iradesini eriterek köleleştirdiği toplum gerçeğine karşı büyük bir öfke vardır. Bu açıdan Zerdüşt, iradeli-özgür insan gerçeğini çok fazla önemsiyor. Zerdüşt iradeli insan ile toplumsal özgürleşmeyi ve kurtuluşu amaçlıyor. Zerdüşt’ün felsefesi, tanrı-kralların zulmü altında iradesizleştirilerek kullaştırılan, değersizleştirilen ve hayvanlık sınırlarında seyreden insana, insan onurunun düşüşüne bir başkaldırı ve müdahaledir. Bu anlamda Zerdüşt inancında insana değer, insan iradesine saygı çok temel bir yaşam anlayışıdır. Benzer bir insan yaklaşımı Alevilik’te de vardır. “Benim Kâbe’m insandır”, “Her ne arar isen kendinde ara”, “Tanrı insanda tecelli eder”, “Kendi özünü bilmek Tanrı’yı bilmektir”, “Yetmiş iki milleti bir gör” sözleriyle somutlaşan bu yaklaşım, insanı, tüm varoluşlar içindeki en değerli varlık olarak görür.  “İbadet ederken yüzünü başka bir insanın yüzüne çevir, onda Tanrı’yı, Tanrı’da kendini göreceksin” denilir. Tanrı’nın insanda varlık bulması anlamına da gelen bu yaklaşım kaynağını, Tanrıça inanç kültünden aldığı kadar bu inancın yoğun etkisinde olan ancak dönemi itibariyle özgünleşen Zerdüştlük’teki Tanrı inancından da alır. Alevilik’te de hâkim olan bu inanca göre hiçbir şey yoktan var edilmemiştir. Başlangıçta Tanrı vardır ve evrendeki tüm varlıkları Tanrı kendi gövdesinden yaratmıştır. Evrende görünen-görünmeyen her bir varlık/canlı, Tanrı’dan bir parçadır. Tanrı önce güneşi, havayı, suyu ve toprağı kendinden bir parça olarak yaratmıştır. Sonra bütün hepsinin toplamı olarak da insanı yaratmıştır. İnsan yaratılan her şeyin bir toplamı olarak Tanrı’nın en değerli parçasıdır. Her varlık Tanrı’dan bir parça olmasından kaynaklı Tanrı’nın tüm özellik ve niteliklerini içinde taşır. İnsanda temsilini bulan Tanrı olduğu gibi Tanrı’da ifadesini bulan da insandır. Bu açıdan Tanrı, insanın dışında bir olgu değildir. Tanrı insanın içindedir; hatta insanın kendisidir.

‘Tanrı insandadır’

Aleviliğin yoğun etkisinde kaldığı Zerdüşt’ün Mazda inancında Tanrı, her şeyi kendisinden yaratandır. “Mazda” sözcüğünün etimolojik anlamı da bu gerçeğe daha iyi açıklık getiriyor. Kürtçe’nin Zazaca lehçesinde “Maz” ya da “Ma”, “biz”; da ise, “verdi” anlamına geliyor. Yani “Tanrı”, “bizi veren” anlamındadır. Kürtçe’nin Kurmancî lehçesinde ise Mazda anlamında kullanılan Ezda’daki “ez” ben, “da” ise “verdi” anlamına gelmektedir. “Xada” kavramlaşmasında da aynı anlam kendisini tekrar etmektedir.  “Xa” kendi, “da” ise “verdi”dir. Burada da yine Tanrı, “bizi veren” anlamına gelmektedir. Bu örneklerden anlaşılması gereken Tanrı’nın insanı başka bir şeyden yaratmayıp kendisinden bir parça olarak yarattığı inancıdır. Bu bakış açısına göre Tanrı, hiçbir şeyi yoktan var etmiyor; kendisi vardır ve her şeyi kendisinden bir parça olarak ve kendisinden vererek yaratıyor. Bu durumda parça, bütünün tüm niteliklerini içinde taşımış oluyor. İnsanda ise bu durum en üst düzeyde anlam buluyor. Çünkü insan, oluşumlar içinde en son oluşum olduğu için tüm oluşumların toplamı ve en gelişmiş/yetkin hali gibi bir durum ortaya çıkıyor. Doğadan çıkan ve doğanın en gelişmiş, üst hali de diyebileceğimiz bu insan, evrenin tüm oluşum potansiyelini içinde taşır haldedir. Evren bir makro-kozmos ise insan da evrenin tüm oluşum halini bünyesinde barındıran bir mikro-kozmostur. Yani evrenin bütün oluşum enerjilerini içinde barındıran cisimleşmiş bir Tanrı’dır. Bu noktada Alevi inancındaki “Tanrı insandadır” felsefesi, bu biçimde açıklık kazanmış oluyor.

Doğanın en yüce hali: İnsan

“Tanrı’dan geldin, Tanrı’ya döneceksin ve Tanrı’yla yeniden var olacaksın” anlamına da gelen bu yaklaşım, insan ile iyi tanrısı Ahura Mazda’nın birbirini var ediş hikayesini özetler niteliktedir. İnsan Tanrı’yla ve Tanrı da insanla kendisini var ettiği için insan en değerli varlık olup sınırsız bir yaratım gücüne sahiptir. İnsan evrendeki oluşum aşamasının son halkası olarak kabul edildiği için bütün yaratımların en yücesi ve en mükemmeli olarak görülmektedir. Doğa insanda en yüce haline ve bilincine varmıştır. İnsan varoluşun sınırsız bilgi ve birikimine sahiptir. İnsan adeta evrenin yoğunlaşmış bilinci gibidir. İnsan kendisindeki bu gücün farkına vardığı an, içindeki Tanrı’ya da ulaşmış oluyor. Tüm oluşum evrelerinin bilgi ve tecrübelerine sahip olan insan, içindeki sınırsız enerji potansiyelini yani içindeki evreni keşfettiği an ‘Enel Hak’ yani ‘Ben Tanrı’yım’ demektedir. Tıpkı Hallac-ı Mansur’un, Nesimi’nin “Tanrı benim” dedikleri gibi. Zerdüşt inancında dile gelen ve Alevilerde de sıkça kullanılan “Kendini tanı” deyimi, bu gerçeklikte ifadesini buluyor. Bir nevi, “Her şey var oldu tek bir noktadan/Noktada gizlidir esrarı Yezdan” mısraları bu felsefeyi en iyi anlatan mısralar olmaktadır.
Zerdüşt inancındaki Tanrı inancı ve insan yaklaşımı, Alevilik’teki Tanrı-insan inancıyla bire bir örtüşüyor. Zerdüşt inancında iyi Tanrı Ahura Mazda ışıkla, güneşle, ateşle özdeşleştirilmiştir. Kötü Tanrı Ehriman ise karanlık, kötülük ve zulümle bütünleştirilmiştir. Topluma zulmeden, Karanlık Tanrısı Ehriman’dır. Ona karşı savaşan ise Işık Tanrısı Ahura Mazda’dır. Bu inancı o dönemin somut gerçekliğine uyarlarsak Ehriman, topluma zulmeden Tanrı-kral devletidir. Ahura Mazda ise Tanrı-kral devletine başkaldıran toplum gerçeğidir. Zerdüşt bu inançla direnişçi toplum geleneğini yeniden diriltmiş ve toplumu Tanrı-krallar karşısında ayağa kaldırmıştır. Alevi toplumunun devletçi-iktidarcı sistem karşıtlığı ve muhalifliği bu inanç olgusunun sosyal olarak dile gelerek yaşamsal bir form kazanmasıdır.
Kadına yaklaşımda da çok ciddi bir benzerlik söz konusudur. Zerdüşt felsefesinde kadın ile erkek arkadaştır.  Her ikisi birbirine saygılı ve eşit yaklaşmalıdır. Kadın iradesine saygıyı ifade eden bu felsefe, Alevilerde de etkili bir yaklaşımdır. Alevilerde yaşam içerisinde kadının aktivitesi erkeğe yakın bir noktadadır. Birçok çalışmada ortak yer almaktalar ve ibadetleri de ortaktır.

Yaşamı oluşturan kutsal anasırlar

Zerdüştlük’te olduğu gibi Alevilerde de güneş, ateş, hava, su, toprak kutsaldır. Yaşamı oluşturan bu temel anasırlar inancın temel yapı taşlarını oluşturur.
*  Güneş yaşama hayat veren temel güçtür. Alevilerde güneş bir nevi Tanrı veya Tanrı’nın ruhu gibi görülür, kabul edilir. Güneş kendisinden bir parça olan oluşumlara ışınlarıyla etkide bulunur ve içlerine nüfuz ederek her varlıkta kendisini var eder.  Böylelikle her varlık güneşi içinde taşır.  Nüfusunun yaklaşık %98’i Kürt Alevilerden oluşan Dersim’de yaşlılar, güneş doğarken ve batarken yüzlerini güneşe dönüp dua ederler. Genellikle sabah duaları güneş ışınlarının dağların doruklarına ve ağaç dallarına vurduğu anlarda yapılır. Batarken de güneş ışıklarının silinmeye yüz tuttuğu zamanda duaya durulur. Benzer bir yaklaşım ateşe karşı da gösterilir. Ateş de kutsaldır. Güneş gibi aydınlığı, sıcaklığı, arınmayı, yüceliği temsil eden ateş, adeta güneşin yeryüzündeki tezahürüdür. Alevilerde ateşe çöp atılmaz, kirletilmez, suyla söndürülmez. Ateşin yakıldığı ocakta ateşin sürekli canlı tutulmasına büyük özen gösterilir. Gün boyu ocaktan ateş eksik olmaz. Yatma anı geldiğinde ise önceden ateşe konularak hazırlanan kalın meşe odunu bol külün içine gömülerek sönmesi engellenir ve sabaha bırakılır. Şafakla birlikte bu ateş parçasından yararlanılarak ateş ocakta gürleştirilir. Gün içi tüm ihtiyaçlar bu ateşle karşılanır. Yatma anı geldiğinde aynı eylem kendisini tekrar eder, durur. Bu ocaklar tıpkı Zerdüşt’ün ateş tapınakları gibidir.
*  Alevilerde ateş, suçlu ile suçsuzu birbirinden ayırt eden temel bir güç olarak görülür. İnsanlar çıplak ayakla ateşin üzerinden geçerek Tanrı nezdinde suçlu olup olmadıklarını anlamaya çalışırlar. Burada adeta ateş, suçsuzu bulup kutsayan, suçluyu bulup yargılayan bir yargıç durumundadır. Bir kişi suçsuzluğunu ispat etmek istediğinde şu sözü hep kullanır: Ben o kadar günahsızım ki ateşe atsalar yanmam. Alevilerin en ağır bedduaları yine ateşle ilgilidir. Birine çok fazla kızdıklarında ‘ocağın sönsün’derler. Yani ocakta ateşin yanmaması demek, her şeyin bitmesi demektir. Ocak yaşamın varlığına işarettir. Cemlerde veya her hangi bir kutsal yerin ziyaretinde ateşi temsilen mum yakılır. Alevi dedeleri Tanrı’yla bütünleştiklerinin, sırra erdiklerinin kanıtı olarak kendilerini ateşte sınarlar. Çıplak ayakla közün üzerinde yürür, ateşi eline alıp bekletirler. Dillerini ateşe sürerler. Yine güneşten ışığını alarak geceyi aydınlatan ay kutsanmış, Hz. Ali’nin eşi Hz. Fatma ile özdeş kılınmıştır. Tıpkı güneşe karşı olduğu gibi aya karşı da dua edilir.
*  Aynı biçimde hava da kutsaldır. İnsan evrendeki enerjiyi nefes yolu ile alır. İnsan ve diğer tüm canlılar nefes almadan yaşayamazlar. Nefes temel varoluş koşullarından biridir. Nefes olarak anlam yüklenen havanın temizliğine önem verilir, kirletilmez. Dini ritüellerde söylenen deyişlere nefes adı verilir.
*  Alevilerde birçok su kaynağı kutsaldır. Her yörenin Alevi insanları, yılın belli günlerinde bu su kaynaklarını ziyaret edip dini ritüeller düzenleyerek küsleri barıştırır, dostlukları pekiştirirler. Adaklar adar, dileklerde bulunurlar. Bu su kaynakları hiçbir biçimde kirletilmez, her zaman temiz tutulur, temiz tutarak kendilerinin de kutsandıklarına inanırlar. Bu açıdan her ziyaret öncesi ve sonrası mistik bir hava içerisinde su kaynaklarının çevresi baştan sona temizlenir. Bu inancın kökenini yazılı tarih öncesine ve mitolojik döneme kadar götürmek yanlış olmaz. Çünkü büyük su kaynakları, yaşam alanlarının açıldığı, toplumsallaşmanın geliştiği ilk yaşam yerleridir. Mezopotamya’da Dicle-Fırat, Mısır’da Nil, Hindistan’da Ganj böyle bir anlama sahiptir. Bu nehirler iklimi ılımanlaştırıp karları, buzları çabuk eritip coğrafyayı barınmaya, korunmaya, bol tahıla ve ürüne açtığı için kutsallaştırılmıştır. Ayrıca bu su kaynakları birçok yerden geçerek geldikleri için içinde taşıdıkları zengin minerallerle hem toprağı oldukça beslemiş ve hem de bazı hastalıklara ilaç gibi gelmişlerdir. Alevilerde de kutsanan su kaynaklarının benzer yararları vardır.
* Yaşamın fışkırdığı kaynak olan toprak kutsanan dördüncü anasırdır. Yaşamın sürdürülmesinde toprağın sunduğu ürünlerin büyük bir önemi vardır. Bu anlamda buğday ve çeşitli ağaçlar başta olmak üzere birçok bitki kutsanmıştır. Aynı yaklaşım geyik gibi çeşitli hayvanlara karşı da geliştirilmiştir. Geyik, baykuş, tavşan kutsal/tabu kabul edilerek avlanmaları yasaklanmıştır.
YARIN:
*  Alevilik ve dağlar
*  Ezilenlerin muhalefet meclisleri: Cemevleri
* Alevilik ve ‘nefs’


Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi