"Neden o kadar memnunsun sağ kaldığına?
Yanmış evin çevresinde dans ediyorsun
Kimin adına memnunsun,
Tek sağ kalan?"
(Ewa Lepska)
Yeğeni miyim bu hayatın, ablası mı, mızıkçı kız kardeşi mi, her neyse... Yakınıyım işte. Profesyonel aklın ürkütücülüğünden sıyrılıp, amatör ve neşeli olanın yanında benim evim. Savaşın hemen köşesinde halaya duran gerillalara benziyorum azıcık. Şehrin bir kapısı yok ama onlar el ele verip girdiklerinde, sisler puslar arasında yorgun bir kapı gıcırdayarak açılıveriyor; eskimiş, yorulmuş tahtalar yılların sıkıcılığını atıyor üstünden... Evim hemen orada bir yerde. Şu boynu bükük dut ağacı var ya, geçen yazdan beri meyvesini bilinmeyene döken dut, biraz öksüz, onu geçince az solda.
Bir felakete seyirci kalmayı meslek edinmişlerin abla/abi olduğu ve üstelik bundan evinin çarkını çevirebilmeyi başaranlar geçmesin sokağımdan. Ürkerim onların hayata akraba çıkan taraflarından. Hamili kart yakini olurlar. Devletin gücüne tapar, güçsüzlüğünde yeniden toparlanıp bir güce doğru koşanların ardında saf tutarlar. Yavaş yavaş ön sıralara doğru sızar ayakları, nitekim öne geçer, baş olurlar. Hamili kart yakinliği, hayatın kızı/oğlu olmaktan daha yeğdir yani.
Mesela onlar devlete katil demeyi sevmezler. Biz deriz. Canımızı yakıyorsa devlet, erinmeden cümle içine alır, bi güzel döveriz. Herkesimizi öldürüp de tek sağ kalan oysa, niye kitabi cümlelerle bezeyelim ki? Karımız ne ayrıca!
Devlet, tek sağ kalan o. Üstelik de arsız bir katil. İşlenen tüm suçların en büyük ve tek faili. Kesin. Hepimizin adına hayatı tek başına iç etmekte nasıl da mahir. Bak şimdi mahallede Osman Karadeniz’i soruyor herkes. Bugün de bulunmazsa 13. günündeyiz kaybedilmesinin... Hayatı kendi adına değiştiren kadın ve erkeklere teşekkür etmiş, sevinmiş kendince. Sevinemez adsız çocuklar. Birkaç yazının konusu olur, çığlıklara malzeme, sonra unutulur. Unutulmasın Osman.
Ağır bir suçtur birini unutmak kaybedildiği yerde. "Dağa sorun" demiş adam. Soralım dağa, dili varsa verecektir bize bir yanıt:
Çok sevgili dağ, "OsmanKaradeniz" sende mi?
Tüm felaketlere seyirci kalıp, söz üstüne söz eklemeyi reddedenlerin ilgisini çekmez Osman Karadeniz’in devletin haki kıyafetleri arasında kaybedilişi. Bir öyküsü yok, anlamı da yok! Zaten her gün ne çok insan ölüyor aman tanrım! (Sirkeli su ile yıkadık mı yeşillikleri, balığı da kalabalık kıldık mı sofrada, tuzumuz da kayadan olsun, en sağlıklısı... çayı azalttım şekerim, ohoo şekere paydos diyeli kaç yıl oldu kuzum, yok ben sigara kullanmam ama arada enfes Küba purolarına dayanamam...) Osman Karadeniz gitmiş, kime ne...
Osman Karadeniz’in kaybolduğu an’a gidiyorum: Ulan tanrı, (tanrı erkekti değil mi?) Savaşsız, sömürüsüz bir hayat vardı da bu Kürtler dünyanın başka bir yerine mi bakıyordu? (Nereye mesela?)
Tüm sevinçleri mezarlıkta yaşayan bir halk mı olur?
Neredeyse vazgeçeceğim bu hayata akraba çıkmaktan. Ama evim, o dut ağacını geçince az solda kalsın, tamam mı?
Aşırı hassasiyet ve sağduyu istiyoruz. Anlamak tamam, anlaşılmak üzerine beklentiye giriyoruz. Yorulmak tamam birileri de bizim yorgunluğumuzu görsün, gelsin adımıza yorulsun diyoruz.
Sevinmek tamam, hep birlikte sevincin kaynağına koşalım diyoruz.
E, tabi. Çok şey istiyoruz.
Sıradanlaşan genç ölümlerin müsebbibi hayattan hala umut bekliyoruz. Fildişi kulelerinde oturan şahsiyetler birikimlerine dayanarak gelsin acımıza kendini, fikrini bansın istiyoruz.
Hani hamili kart yakinimizdi, diye soruyoruz...
Osman Karadeniz nerde sahi?
Bilen, gören?