Düşünce devriminin gerçekleşmesinden itibaren insanlık sürekli bir direniş içerisinde olmuştur. Başta kendisini olmak üzere, doğayı, diğer canlıları, diğer insanları yapıları, evreni, kozmosu, canlıların iç dünyasını vb. birçok şeyi öğrenmek istemiştir. Aradıkça gelişmiş geliştikçe aramıştır. Bu arayışları bazen bir evde, sokakta, ormanda, denizde, dağın zirvesinde, mağaralarda, kovuklarda bazen ed bir tapınakta, okulda, medreselerde, laboratuarda veya akademide yapmıştır. Bu günde aynı şekilde toplumsallığın ve bireyin tekrardan gerçek anlamını kazanabilmesi ve gerçek amaca yönelebilmesini sağlamak için Bilge insanın da belirttiği gibi her yerde bu tür akademiler açmak, insanları bu akademilere yerleştirip eğitmek, geliştirmek sistemin “teneke birey”ine alternatif ahlaki ve politik bireyler yetiştirmek günümüzün vazgeçilmez görevlerindendir.
Peki, nedir “Akademi” ve amacı nedir? Tarih boyunca akademiler nasıl bir seyir izlemiştir ve nasıl bir işlevle yüklenmiştir? İlk akademiler nerede, hangi amaçla kurulmuştur? Akademi sadece bir kurumdan mı ibarettir yoksa farklı biçimleri var mıdır? Günümüz sistem akademilerine alternatif Demokratik Modernite’nin akademileri nasıl olmalıdır?
Akademi kavramı ilk olarak Platon’un hocası Sokrates’in anısına bir okul açtırıp bu isimle betimlemesiyle sosyal yaşam literatürüne girer. M.Ö 399 yılında, gençlerin ahlakını bozmak ve Atina tanrılarına saygısızlık edip yeni tanrılar uydurmakla suçlanan Sokrates’in idam edilmesinden sonra öğrencisi Platon (Eflatun) bir süre Atina’yı terk eder, ancak daha sonra tekrar döner ve Atina’ya yerleşir. Burada hocasının adına “Akademia” adıyla bir okul açar. Bu okul adını bulunduğu zeytin bahçesinin adı olan ve aynı zamanda Attika’lı bir mitos kahramanının adı olan Heros Akademikos’dan almaktadır. Akademia’nın bir diğer anlamı “Çıplak İnsan Heykeli”dir. Bu da engelsiz, direkt, saptırmasız insan gerçekliğine ulaşmak demektir.
Ancak işlev bakımından Atina’da kurulan Akademi bir ilk değildir. Binlerce yıllık toplumsal eylem, düşünce ve üretimlerin tarihsel-toplumsal gelişmeleri sonucunda oluşturdukları birikimlerin belli bir aşamadan sonra gelenle Ortadoğu özelde Mezopotamya’dan Batı’ya doğru kayması sonucu orada yapılandırılan bir öz-değerler versiyonudur.

Nisêbîn akademisi tarihte ilk...

Toplumsal hakikatler ilk ana kadar eliyle yoğrulmuş, gün yüzüne çıkarılmıştır. İlk önceleri klan adı verilen küçük topluluklarda ana kadar öncülüğünde belli bir ahlak ve doğa-toplum diyalektiği ölçüsü içerisinde mikro-makro evrene (insan-evren) dair araştırma ve incelemelerde bulunurdu. Bunu büyük bir özen, özveri ve empati ile yapardı. Bu arayış her ne biçimde olursa olsun özde aranılan “Hakikat”ti. Kadın başat etken olduğu sürece “Hakikat aşktır, aşk özgür yaşamdır” özdeyişini esas almış, toplumsallığın ahlaki ve politik ilkeleriyle hareket etmiştir.
Ana-kadının hakikat arayışında kullandığı yöntem mitolojidir. Bu mitolojiler temelini yukarı Mezopotamya’dan almıştır. Bilindiği gibi Altın Hilal adı verilen bölge, bolluğu, kendine yeten ekonomisi, iklimi jeopolitik yapı toplumsallığın gelişiminde büyük yarar sağlamıştır. Aynı zamanda bu coğrafyada yer alan Urfa, Amed, Mêrdin, Êlih ve Semsûr bu bölgenin merkezi yerleşim yerleridir. Mêrdîn de bulunan Nisêbîn akademisi tarihte ilk akademilerden biridir. Bunun yanında Riha-Cundîşappûr, Harran ve Xerawreşk (Göbeklitepe) Amed-Hiler (Çayönü) Êlih-Newala Çorê, Sultan tepe gibi yerlerde ibadetin yanı sıra mitoloji, astronomi, tıp, sanat gibi alanlarda eğitim verildiği tapınaklar olduğu tespit edilmiştir. Bu dönem yaklaşık M.Ö. 15000-4000 yıllarını kapsamaktadır.
M.Ö. 4000 yıllarında Aşağı Mezopotamya’da bulunan alüvyonlu topraklar üzerine kurulan Sümer kent devleti bu ideoloji ve öğretiyi kendi çıkarları doğrultusunda uyarlayarak, özünden saptırarak değiştirmiş ve topluma karşı bir kandırma, sömürme, artık-ürün elde etme, köleleştirme aracı olarak kullanmıştır. Sümer kent devletinde kadını aldatıp “M”lerini çalan, onu söz sahibi olmaktan çıkarıp kendi bireysel kurumlarını kurumlaştıran rahip+tecrübeli kurnaz adam+komutan üçlüsü kadının biçimlendirdiği toplumsal örgütlenme ideolojisini yine kadının yapılandırdığı eğitim evlerinden esinlenerek kurdukları tapınaklarda bu kez tam tersi bir biçimde halkın ürettiği ürünlerden artık-ürün-değer elde edilmek ve kendini yöneten olarak kabul ettirebilmek için kullanmışlardır.

Tapınak-akademilerde eğitim

Bu faaliyetlerini ilk başta “Ziggurat” adı verilen tapınak-akademilerde yürüten rahipler daha sonra E-dub-ba adı verilen okul akademilerde yürütmeye devam ederler. Ziggurat adlı tapınaklar üç kattan oluşurdu. Üst kat tanrı’ların katı, orta kat rahip-yönetenleri katı, alt katı ise üreten kesimin olduğu yer idi. Alt kattaki insanlar köle, zanaatkar, çiftçi, kadın, tüccar kesiminden oluşur ve ürettikleri ürün değerlerin büyük bir kısmını, karışlıksız bir şekilde tanrılara adanmak üzere rahiplere verilirdi. Burada her şey Tanrı adına yapılırdı. Kadın ve erkekler bu tapınak-akademilerde matematik, sanat, mitoloji, astronomi tıp vb. eğitimlerin yanı sıra Tanrı adına fahişelik ve oğlanlık yapar, tapınağa gelen insanlara satılırdı. Tabi bu satılma bütünlüklü değil tek ilişkilikti. Genelde bunlarla yatanlarda yöneten ve zengin kesimdi. Kadının yaptığı fahişelik kutsallaştırılmış, tanrı adına yaptığı düşüncesi topluma empoze edilmişti.
E-dub-ba denen okul akademilerde de genellikle zengin çocukları okur, burada okuma-yazma, araştırma gibi ilk aşama yöntemleriyle başlar bunlar dönem dönem genişleyerek ve artarak devam ederdi. Burada mezun olanların bir kısmı saraylara, tapınaklara, özel kişilerin yanına yazıcı, diğer bir kısmı da öğretmen, şehrin başkanı, valisi, hekim, müfettiş yüksek vergi memuru gibi mesleklerde yer alırlardı.
Yukarı Mezopotamya da temelleri atılan ve Sümerlerde farklılaştırılarak, saptırılarak oluşturulan akademiler Akad, Babil, Asur uygarlıklarında da özde hiçbir değişikliğe uğramadan biçimsel değişiklerle gelişerek, çoğalarak faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bununla beraber toplumun demokratik kesimlerinden çıkan birçok kişi ve grupta uygar toplum kesimine karşı toplumsal özlerinden doğan çıkışlar yapmak istemiş, bunun için ideoloji üretmiş, bu ideolojileri hayata geçirebilmek örgütleme çalışmalarını yapabilmek için öğrenci yetiştirmiş, bunlar için de akademiler kurumuşlardır. Ama bu akademiler uygar toplumda bulunan tapınak ve okullar gibi değil daha çok orman içleri, mağaralar, dağ başları, bahçe, çöl gibi yerlerdir. Bunlara Hz. İbrahim, Zerdüşt, Hz. Eyüp ve akademileri örnek gösterilebilir.

‘Ateşgede’lerde ‘aydınlık-karanlık’

Sümer ve Mısır uygarlığı öncülüğündeki uygarlık M.Ö. 3000’lerden M.Ö. 300’lere kadar tüm dünyaya öncülük etmiştir. Uygarlığı var eden kent-sınıf-hiyerarşi, devlet, para, ticaret, tapınak, okul, saray ordu vb. birçok olgunun yanı sıra topumla yararlı, barınma, korunma ve beslenmeyi en cazip hale getirecek birçok yenilik-üretim burada oluşturulup geliştirilmiştir. M.Ö. 330’larda Makedonyalı İskender’in Asya ve Afrika kıtalarını fethedip yeni bir sentez uygarlık yaratmak istemesi sonucu bu kıtaları fethetmesiyle burada bulunan aydınlanma birçok boyutuyla Gereklere geçmiştir. Uzun yıllar Med imparatorluğunun kurulması ve yönetilmesine de öncülük eden Zerdüşt inancı din ve felsefe arasındaki ana halkayı oluşturmuştur. Felsefesini “ateşgede” adlı akademilerde “karanlık-aydınlık, iyilik-kötülük diyalektiğine bağlı olarak oluşturan Zerdüşt iyi-doğru-güzel insanı ortaya çıkarmak istiyordu. Bu felsefe yunan bilginlerine büyük bir esin kaynağı olmuştur. Aynı zamanda Med İmparatorluğu da Doğu aydınlanmasının ve ürünlerinin Batıya taşınmasında ana halka rolünü oynamıştır.
Thales, Heraklitos, Demokritos gibi düşünürler bu bölgeden aldıkları bilgileri Atina, Milas, Sparta, Miken gibi Yunan (Grek) kentlerinde tapınak, devlet kurumları ve akademileri tapınak ve devlet kurumlarıydı. Sokrates’in ise sokaklardı. Atina sokaklarında sofist, marangoz, politikacı, satıcı, zengin, yoksul kiminle karşılaşsa sorguya çekip gerçekleri bilmesini sağlardı. Sokrates belki de ilk defa, Greklerde “Kendini Bil” felsefesi ile uygar topluma alternatif radikal bir çıkışla sorgulayan, sorguladıkça özgürleşen birey ve toplum yaratmak istedi. Tanrı Apollonia “Dünyanın en bilgini kimdir?” diye sorduklarında belki de boşuna “Sokrates” dememişti.
İşte bu süreçlerde Mezopotamya’da oluşan ve gelişen binlerce yıllık birikimin halka halka Yunanistan’a taşınması sonucu Platon, zehirle idam edilen hocası Sokrates’in anısına Atina’da bir “Akademia” açar. Burada aritmetik, geometri, armoni, felsefe, siyaset dersleri verir ve ilerde toplumun başına geçebilecek yöneticiler yetiştirmeye çalışır. Bu akademi varlığını M.S 529 Doğu Roma imparatoru Justinianus’un dönemine kadar sürdürür. Bunun yanında Sokrates’in çömezleri olan Eukleides’in Megara Okulu, Kinikler okulu, Aristoggas’un kurduğu okul akademi düzeyindeydi. Stoacılar daha çok sokaklarda akademilerini oluşturmuşlardı. Bu dönemde hem Doğu kendi uygarlık hegemonyasını eskisi kadar güçlü ve görkemli olmasa da korumuş, bilim ve aydınlanma gelişimini sürdürmüş, hem de Avrupa da doğan roma İmparatorluğu da yavaş yavaş uygarlık hegemonyacılığına ve dünya imparatorluğuna oynamaya başlamıştır.

Ağaçların gölgesindeki akademiler


Roma dönemi öyle büyük düşüne etkinliklerine sahne olmamıştır. Her ne kadar yunan felsefesini Roma ya uyarlamaya çalışsalar da bazı düşünürlerin, hakikatlerin, keşişlerin önemli çıkışları olmuştur. Polybios, Cicero, Seneca bunlardan bazılarıdır. Aynı zamanda Roma yurttaşlığına veya daha gerçek anlamıyla Roma’nın dayattığı vergi adı altında haraç ve sömürü politikasına ayaklanan ve ‘Comitatus’ adı altında birlikler oluşturan Demokratik Komünal Toplumlar da örnek gösterilebilir. Bu dönemde Doğu’da da Buda ve Konfüçyüs gibi kişilikler ortaya çıkmış, bunlarda kendi oluşturdukları akademilerde kendilerine özgü felsefe yaratmışlardır. Buda’nın “Nirvana” ayini (veya tezi) dünyadaki bütün acılardan kurtulmak ve sonsuz mutluluğa erişmek için vazgeçilmez bir yöntem olmuştur.
Ortaçağ’ın hem kendine özgü hem de Atina ve Doğu kültüründen etkilenerek bu iki kültürü harmanlayarak oluşturdukları aydınlama akademileri var. Hz. İsa peygamberliğini ilan etmeden önce eğitimlerini ormanların ıssız bölgelerinde veya yeraltında yaptıkları gizli bölmelerde veren Esensi (Gizlilik) tarikatının bir üyesiydi. Bu tarikatta da İsa’dan sonra İsa adına kurulan tarikatlarda da herkes her şeylerini bölüşerek, ilkel, yoksul ve yalın bir ortak yaşam yaşıyorlardı. İsa’dan sonra da havarileri (özellikle Aziz Saint Paul) tüm dünya da açtıkları akademilerde Hristiyanlık inancını yaymaya çalışmışlardır. Ancak Hristiyanlık devlet dini olmayla beraber alt kesimin değil de üst kesimin çıkarları doğrultusunda hareket etmeye başlamıştır. Bu dönemlerde kiliseye karşı manastır ve keşişler ortaya çıkar. Yunan Azizi Basil’in kentten uzak, ıssız bir yerde kurduğu manastır akademi buna önem verilebilir. Burada hem ibadet-eğitim yapılıyor hem de geçim sağlamak için tarlada çalışılıyordu. Yine Batı’da St. Benedik İtalya’da kurduğu manastır-akademi de Latin manastır kurallarını belirledi. Aynı zamanda Fransisken ve Dominiken tarikatları ve üyeleri de sokakları kendilerine akademi olarak belirleyip çalışmalarını insanların içinde yaptılar. Yine bu dönemde Doğu’da ormanın ıssız yerlerini kendilerine akademi edinen ve kendilerini nefis ile terbiye eden bir tarikatın üyesi olan Mani ortaya çıkmış ve Hristiyanlık, Zerdüştlük ve Budacılıktan bir sentez din yaratmak istemiştir. O da kendisine her gittiği yerde-kentte saraylara davet edilmesine rağmen ağaçların gölgesini akademi olarak belirlemiş ve toplumu aydınlatıcı bilgiler dağıtmıştır.

Medreseler, cemevleri, tekkeler...


Bilge’nin de dediği gibi “İslamiyet Ortadoğu’nun son aslan kükreyişiydi.” Ortadoğu adına son büyük çıkışı yapan Hz. Muhammed, Süryani rahiplerinden aldığı bilgileri Arap toplumsallığıyla sentezleyip ‘Barış’ anlamını taşıyan İslam diniyle son kez uygarlık rüzgarının yönünü Ortadoğu’ya çevirdi. İlk başta camileri toplantı ve akademi yeri olarak kullanan Müslümanlar daha sonra medreseleri akademi olarak kullanmaya başladılar. Bu akademilerde İslam dinin yanı sıra tıp, matematik, astronomi, mimari armoni vb. olanlarda eğitim verilip isimleri dünyaya yayılacak alimler yetiştirildi. Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt, İbni Haldun, Sühreverdi, Hallac-ı Mansur gibi alimler örnek verilebilir. Bu akademiler 12. yüzyıla kadar dünyaya öncülük etmiş kadrolar yetiştirdi. O dönemden bu güne kadar da varlığını korudu ve öğrenci yetiştirdi. Ancak o dönemdeki kadar etkili ve yetkili olmadı. Devletli uygarlıkla iç içe olanın yanı sıra ona karşıt olan demokratik toplum kesiminden çıkan tarikat ve akademileri de var olmuştur. Alevi cem evleri, Fatımi, Karmati tekkeleri bu akademilerden bazılarıdır.
Ortadoğu’nun son aslan kükreyişinden sonra binlerce yıllık uygarlığın kültürel, sanatsal, ekonomik, sosyal, askeri, bilimsel, ideolojik kısacası maddi ve manevi kültürün bütününü gerek ticaret gerekse savaş seferleriyle topraklarına taşıyan Avrupa Rönesans’ı ve Reform gibi iki büyük aydınlanma çıkışı yaparak 400 yıl boyunca sürecek olan bir hegemonik ve kültürel-bilimsel gücü eline aldı. Bu dönemden sonra önce Avrupa’nın sonra da dünyanın hegemonik gücü haline gelen İngiltere kendi kurduğu akademilerde tarihi yeniden yazmaya, bilimsel-sosyolojik araştırmaları kendi lehine kullanmaya başladı. Doğu’nun binlerce yıllık birikimi yok sayıldı ve sanki her şey Avrupa’ya gökten zembille inmiş gibi gösterildi. Her buluş, her düşünce Avrupa çıkışlı yapılmaya ve gösterilmeye çalışıldı. Ulusçuluk fikriyle kendini en büyük ve en üstün ilan etmeye, tarih kitaplarını bu eksende yazmaya başladı İngiltere.

Demokrasi ve akademiler...

Buna bağlı olarak Fransa’da ulus-devlet fikrinin doğuşundan kısa bir süre sonra birkaç Avrupa ülkesi de bu fikri benimseyip kurdukları akademilerde, kendilerini en üst ırk olarak göstermeye, ulusal tarihlerini bu eksende yazmaya demokratik ve devletli uygarlığın bütün birikimlerini kendileriyle bağlantılandırmaya başladılar. Pozitivist bilim anlayışı ve oryantalizm esas alınmaya başlandı.
Ancak 19. yüzyılda Leopard Ranke’nin geliştirdiği objektif tarih araştırmacılığı yöntemiyle o dönemden itibaren uygarlık akademilerine alternatif akademiler oluşturuldu. Sosyoloji alanında yeni çalışmalar başlatıldı. Bu akademilerin en ünlüleri Anales ve Frankfurt okullarıdır. Burada yetişen Max Weber, Adorno, Horkheimer, Marcuse, F. Braudel gibi sosyologlar devletli uygarlık yanlısı pozitivist sosyologlara alternatif bir sosyoloji geliştirmişlerdir. Eleştiriler bir kuram geliştiren bu akademiler Marksizm dahil tüm akımlar dışında toplumsal sorunları çözebilecek bir arayış içerisine girmişlerdir.
Bütün bu tarihsel süreçlerde de görüldüğü gibi “Akademia”yı Kuzey Mezopotamya’daki ana-kadın öncülüğünde oluşturulan tapınak-eğitim evlerinden, Sümerlerdeki Ziggurat ve E-dub-ba’lardan ve diğer bütün yapılanmalardan bağımsız düşünmek hem bir eksiklik hem de pozitivizmin bir saptırmasıdır. Bugün devletli uygarlığa alternatif çözümler üretmeye çalışan kişi ve akademiler bulunmaktadır. Peki Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü bir paradigmaya sahip toplumların bulunduğu Demokratik Modernite’de ‘Akademi’ler nasıl olmalıdır? Bilge insan sözleriyle aydınlatacak olursak;
“…Entelektüel devrimin küresel çapta başarısı için tarihte adı geçen deneyimlerden çıkarılacak dersler temelinde yeni bir dünya kurum merkezine ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı gidermek için Dünya Kültür ve Akademiler konfederasyonu inşa edilebilir. Özgür bir coğrafya da inşa delecek bu konfederasyon hiçbir ulus-devlet ve iktidar gücüne bağlı olmadığı gibi, sermaye tekellerine de karşıt temelde oluşmak durumundadır. Bağımsızlığı ve özerkliği esastır.”

Ahlaki ve politik toplum için


Demokratik siyaset ve kültür akademileri bu görevler için uygun kurumlaşmalar olabilir. Ahlaki ve politik toplum birimlerinin yeniden yapılanma ihtiyaçları için gerekli olan entelektüel ve bilimsel desteği bu akademiler oluşturabilir… Özerk ve demokratik olmaları, kendi programları ve kadrolarını kendileri oluşturmaları, gönüllü öğrenciliği ve öğretmenliği esas almaları, öğrencinin öğretmen, öğretmenin öğrenci pozisyonuna sık sık geçebileceği, dağdaki çobandan profesöre kadar idiası ve amacı olan herkesin katılım gösterebileceği başlangıç itibariyle öngörülebilir. Kadın ağırlıklı akademilerin de aynı içerikle birlikte özgür yanlarının bilimsel kalmaları için oluşturulması, uygun olabilir. Tarihte örneklerine çokça rastlandığı gibi (Zerdüşt ateşgedeleri, Eflatun ve Aristo’nun bahçeleri, Sokrates ve Stoaların cadde kaldırımları, Ortaçağ’ın manastır ve tekkeleri vb) sade ve gönüllü kuruluşlardır. …Manastır ve sivil medreselerde doğa gibi eğitimin süresi katılanların durumuna ve öğrenci akışlarının yoğunluğuna göre belirlenir… Etik ve estetik kuralları mutlaka olmalıdır.
Sonuç olarak, demokratik modernite toplum ve bireyleri oluşturmak için demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü paradigmaya dayalı ahlaki ve politik akademiler oluşturmak bugünün olmazsa olmazlarındandır. Devletli uygarlık ve ataerkil zihniyetten arındırılmaları, bahçeler, ormanlar, deniz kıyıları, dağ başları, mağaralar, halk evleri akademi olarak kullanılabilir. Bunun yanında akademiler yalnızca sosyoloji ve siyaset öğretmekle yetinmemeli, müzik, folklor, resim, heykeltıraşlık vb. gibi birçok kültürel alanda da eğitim verebilmelidir. Devletli uygarlığa alternatif bir demokratik modernite, toplum ve bireylerinin yaratılması için kapitalist yaşamdan radikal bir kopuş gerçekleştirmiş, geçmişten günümüze yapılmış tüm hatalardan ders çıkarmış, birinci ve ikinci doğa diyalektiğini esas alan, bireylerin arasına fark koymadan eğitebilecek, ahlaki ve politik bir toplum yetiştirmeyi kendisine hedef edinmiş akademi ve özerk kadın akademileri su ve hava kadar elzemdir, vazgeçilmezdir.


ABDULMENAF GEZER / Giresun E Tipi Cezaevi


Kaynaklar: 
- Özgürlük Sosyolojisi, Abdullah Öcalan,
- Sümerli Ludingira, M.İlmiye Çığ,
- Düşünce Tarihi, Alaaddin Şenel,
- Doğal Toplum, Derleme,