Kapitalist sistemin pozitivizmi bugün itibariyle tüm evrene ve evrensel canlılığa bir tükenişi dayatmaktadır. Bu anlayışın ve öngördüğü yaşam biçiminin hakim kılınması için tüm yöntemler kullanılıyor. Devlet-ulus sistemiyle toplumlar işlemez hale getirilip, liberal demokrasi anlayışıyla da varolan bu sisteme düşünsel kılıflar uyduruldu. Toplumun daha rahat sindirmesi için toplumun kutsalı olan kavramlar ayaklar altına alınıp, olanın ötesinde, bir başka boyut kazandırıldı. Bu kavramların başında gelen tarih ve toplum olguları çarpıtılarak, özünden boşaltılmış ve işlemez hale getirilmiştir. Öyle ki; kapitalist sistemin, Sovyet sisteminin dağılışından sonra kendini tek toplumsal sistem olarak tanımlamasına, rakipsiz görmesine ve bu temelde toplumlara dayatmasına neden olmuştur.

Sovyetlerin çözülüşü reel sosyalizmin çözülüşüydü. İslam belli düzeyde zorlasa da, düşünsel ve yaşamsal anlamda bir alternatif yaratamıyordu. Monarşik, sağ totaliter diktatör rejimlerin toplumlara çözüm getiremediği de anlaşılmıştı. Geriye kalan kapitalist sistemin liberalist, pozitivist anlayışıydı. Bundan dolayıdır ki; Pozitivist anlayışın toplumu ve doğayı sürüklediği sorunlar anlaşılamaz oldu. Oysa pozitivizmin çözüm adı altında ileri sürdüğü yöntemler varolan sorunları daha da derinleştirdi.
Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ tezi de bu temelde ele alınabilir. “Kapitalist sistem karşısında direnen tek güç Sovyetlerdi. Sovyetler de tutunamadı” diyerek tek hakim gücün, bunun karşısında hiçbir sistemin tutunamayacağı sistemin kapitalist sistem olduğunu belirtmekteydi. Liberal demokrasinin muhtemelen “insanlığın ideolojik evriminin son noktasını“ ve “nihai insani hükümet biçimini” temsil ettiğini öne sürmekteydi. Bunu zafer olarak görerek liberal demokrasiyi tarihin sonu olarak nitelemekteydi. Hegel’in idealizmine ve Marks’ın materyalizmine eleştirileri olmaktaydı.

‘Tarih hak ettiği tokadı vurur’

Bir noktada Fukuyama haklıydı. Marksist tarih ve toplum anlayışını esas alan reel sosyalizmin çözülmesi o gün için Marks’ın tarih ve toplum anlayışının kapitalizm karşısında aldığı en büyük darbeydi. Marksist düz çizgisel tarih anlayışı ve iktisat eksenli toplum düzeni kapitalizmin pozitivist tarih anlayışı ve liberal toplum düzeni karşısında başarısız oldu. Ama bunu kapitalist sistemin zaferi ve başarısı olarak görmekten ziyade, reel sosyalim ve Marksist bakış açısında var olan yetersizliklere ve yanlışlıklara bağlamak daha doğru olur. Kürt Halk Önderi Öcalan bu konuda; “Tarih ve toplum canlı organizmalardır. Onları yanlış yorumlayanlardan ve inkar edenlerden er veya geç ama mutlaka karşılığını verecek ve hak ettiği tokadı vuracaktır. Toplumsal proje ve programları soyut şemalara ve yanlış tarih görüşlerine dayandırmak, en acı sonuçlarını ‘reel sosyalizm’, ‘reel faşizm’ vb. birçok toplumsal hareket ve devlet kurumlaşmasında göstermiştir. Temeli yanlış örülen, gereken düzeltmeyi yerinde ve zamanında yapmazsa, içeriğine göre bir yıkılışı yaşayacaktır. Hiçbir çağ, çağımız kadar bu kuralın doğruluğunu yaşamamıştır” demektedir.
Kimi düşünürlere göre; ‘Fukuyama bu tezini ileri sürerken Sovyetlerin dağılışından duyduğu sevinci dışa vuruyordu.’ Tek yaptığı bu sevincini felsefi temellerle kanıtlama çabasıydı. Öyle olsa dahi; Fukuyama şahsında egemen sistemin tarihe ve topluma yaklaşımını görüyoruz.
Fukuyama’da görülen tarih anlayışı öz itibariyle hiyerarşik-devletçi sistemin tarih ve toplum anlayışıdır. Tarih ve toplum yaklaşımlarının çoğu bu eksende yorumlar geliştirmiştir. Tarihi egemenlerin tarihi olarak gören, Avrupa’ya aitmiş gibi gösteren, Sümerlerle başlatan, belli bazı olaylarla tarif etmeye çalışan, tarihin başlangıcı ve sonu olduğunu belirten ve düz çizgisel bir tarzda ilerlediğini formüle eden anlayışların her biri Fukuyama’nın yanlış tarih yaklaşımın farklı şekilleridir.

İki yöntemin sorumluluğu

Topluma yaklaşımda da bu gerçeklik kendisini dışa vurmaktadır. Tanrının ‘ol’ deyip de oldurduğu, iktisadi ve ekonomik sorunlara bağlanan, doğayla bağlarını koparan ve bu yaklaşımları her şeyin merkezine yerleştiren toplum anlayışları birçok tartışmaya neden olmuş, bugün de hala kapanmayan yarıkların açılmasına yol açmıştır. Her ne kadar birçok düşünür hiyerarşik-devletçi sistem karşıtı yorumlar yapıp, alternatifler geliştirme arayışında olmuş olsa da sonuç itibariyle geliştirdikleri yaklaşımlar yanlışlıklarla yüklü olması nedeniyle sistemin anlayışı içinde erimekten kurtulamamışlardır.
Özcesi materyalist ve idealist düşünüşlerin karşılıklı çatışmalarından dolayı, mücadele edilmesi gereken ve çözümlenmesi gereken olgular üzerinde gereken düzeyde durulamamıştır. Oysaki tarih ve toplum diyalektiğinin somuta indirgenmesinde en çok sorumluluk bu iki yönteme düşmektedir. Bu yapıldığı sürece egemen sistem tarihinden bu yana gelişen benmerkezci yaklaşımlar da anlama kavuşturulabilir. Bu temelde çözümler geliştirilebilir.
Tarih ve toplum olgularına getirilen yanlış ve parçalayıcı yorumlar anlaşılmayı ve hiyerarşik-devletçi sistem karşısında alternatif olmayı da engellemektedir. Bundan dolayı, tarih-toplum yorumumuzu yeni baştan gözden geçirmek ve doğru ele almak gerek. Bu anlamda ‘Tarihsel Toplum’ temel yöntemimiz olacak. Peki ama neden tarihsel toplum diyoruz? Tarihsel toplum derken kast edilen gerçeklik nedir? Tarihsel toplum gerçekliğini anlamak neden önemlidir? Tarih-toplum diyalektiğini anlamak evrensel oluşum açısından neyi ifade ediyor? Bu sorulara cevap olmaya, tarih ve toplum gerçekliklerini doğru bir analize tabi tutmaya çalışacağız.

Neden tarihsel toplum?

Hiyerarşik-devletçi sistemin tarih ve toplum yorumu, ilk şekilleniş ve gelişim anından bu güne kadar -şekil itibariyle farklı olsa da öz aynı kaldı- hep tartışma konusu olmuştur. Bu temelde birçok düşünür, düşünce ekolü anlayış ve yaklaşımlarıyla tarih ve topluma çeşitli yorumlar getirmiştir. Ancak bu düşünürlerin ve düşünce ekollerinin getirdiği yorumlama ve tanımlamalar ne yazık ki belli bazı sınırları aşmamıştır. Bu sınırlar da egemen sistemin belirlediği sınırlardır. Tarih ve toplumun ayrı ele alınmasından dolayı sorunlar da doğru çözümlenememiş, bu temelde yerinde çözümler de gelişmemiştir. Niyet ve amaç ne olursa olsun, bu amaca ve hedefe giderken doğru araçlar kullanılmamasından dolayı varolan sorunlar daha da derinleşmiştir.
Bundan dolayı tespit ve teşhislerimiz ne kadar doğru ve yerinde olsa da, bu teşhis ve tespitin tedavisinde kullanılacak araçların da doğru belirlenmesi gerekir. Bütünselliğin esas alınmadığı bir yöntemde parçalılığın çıkması kaçınılmaz olur. Parçalılığın olduğu yerde de sisteme entegre olmaktan kurtuluşun olmadığı, tarih boyunca en çok karşılaştığımız durumdur. Bu temelde tarih ve toplumu değerlendirirken farklı ve bağımsız olgularmış gibi yaklaşmaktan ziyade ne kadar iç içe geçtiğini, bu iç içelik çerçevesinde ele alınması gerektiğini fark etmeliyiz. Yöntem olarak bunu önümüze koyduğumuzda tarihsel toplum gerçekliğini de daha iyi anlamış olacağız.
Bugün egemen sistemin pozitivist bilim anlayışı tarafından hala tarihin bilim olup olmadığı, tarih ve toplum bağlantısı gibi tartışmaların yürütülmesi ve toplum bilimi olarak sosyolojiyi önümüze koyması tarihsel toplum gerçekliğinin anlaşılmasını daha da önemli kılmaktadır. Sosyal bilimlerin bugün itibariyle yaşadığı kriz ve bu krizden çıkma arayışları, bu arayışların ürünü olarak toplumu daha derinliğine sorunlarla boğuşur hale getirmesi tarihsel toplum gerçekliğinin ve anlayışının anlaşılmasını gerektirmektedir. Bundan dolayıdır ki bugün kapitalist sistem bilimi kendi icadıymış gibi göstermektedir. Aksine toplumsal bilim çok uzun bir geçmişe sahiptir. Nasıl ki hiçbir şey öncesiz değilse, her şeyin bir geçmişi, yaşanmışlığı varsa bilimi de hazırlayan, bugüne gelmesini sağlayan bir tarihi vardır.
Toplumsallığın ilk gelişim dönemlerinden, insanın eline ilk taşı aldığı andan ve araçlar oluşturmasından bu yana bilim varlığını sürdürmektedir. Sosyoloji, sistem tarafından kaynağı olan toplumsallıktan kopuk, dar bir çerçevede ele alınmak istenmektedir. Temel çalışma alanı toplum olan sosyoloji, toplumsal gerçeklikten kopuk bir halde çalışmasını yürütmektedir. Gelişen yöntem ve çözüm arayışları da genellikle süreli ve egemen sistem çıkarları ekseninde olmaktadır. Bağlantılı olarak henüz sosyolojinin birçok arayışı tarihten bağımsız işlemektedir. Gelişme ve oluşum aniden olmuş gibi yaklaşılmaktadır. Bilimsellik adına içine girilen bu yaklaşım tarihi ve toplumu da dönemlere ayırarak birbirinden farklı olgularmış gibi göstermektedir. Bundan dolayı da; her yeni dönem kendinden önceki dönemleri yok sayma eğilimine gitmekte, saptırarak kendi görüşünü dayatmaktadır.

Tarih sosyolojileşmeli...

Bunun yanı sıra pozitivist sosyal bilim anlayışının sorunları anla sınırlı görme yaklaşımı da tarihsel toplum gerçekliğini önemli kılmaktadır. Varolan parçalılılığın yanı sıra tarihten kopuk ele alış toplumu ve sorunlarını çözümleyememektedir. Dünün bugünden, bugünün yarından bağımsız ve kopuk ele alınması anlayışı dönemsel bir yaklaşım olup öze inişi engellemektedir. Özüne inilmeyen bir gerçekliğin doğru çözümlenmesi de beklenemez. Öz anlaşılmaksızın olanın ve oluşumun anlaşılması da imkansızdır. Olanın ötesine çıkamamak gelişimi sınırlar, bir gelişim olsa dahi tarihsel ve toplumsal gerçekliğin çok dışında, egemen sistemin belirlediği çerçevede olur.
Özcesi tarihin toplumdan, toplumun da tarihten kopuk ele alındığı bir anlayış; çözen, çözümleyen ve sorunları gideren değildir. Aksine daha çok derinleştiren, parçalayan, anlamsızlaştıran bir anlayıştır.
Bu temelde; Braudel’in ‘Tarih sosyolojileşmeli, sosyoloji tarihselleşmeli’ belirlemesini ‘Tarihsel Toplum’ olarak formüle eden Kürt Halk Önderi Öcalan, tarihin toplumsal, toplumun da tarihsel gerçekliğini vurgulamaktadır. Yani toplum tarihte, tarih de toplumda yansımasını bulmaktadır. Tarihsel toplum kavram olarak yeni olup Kürt Halk önderi Öcalan’ın ‘Demokratik Uygarlık Manifestosu’ eserleriyle gündemimize girse de evrenin ilk oluşum anından itibaren varolan bir gerçekliktir. Neden tarihsel toplum sorusuna, ‘toplum evrensel oluşumdan bağımsız ele alınamayacağı gibi, tarih de sadece geçmiş olan, yaşanıp bitmiş olan değildir’ bağıntısından yola çıkarak cevap bulabiliriz. Tarihsel toplum dediğimiz gerçeklik, primatlardan kopuşla beraber başlayan süreçten ziyade, öncesini de içinde barındıran bir gerçekliktir. Öncesiyle oluşan toplumsallığın gelişimi ve şimdide yaşama mücadelesi vermesi ve geleceğe ulaşma çabasıdır.

Tarih ve toplum bağlantısı

Egemen sistemin sosyal bilimcilerinin yaptığının aksine; Kürt Halk Önderi Öcalan, bütünselliği ve tamamlayıcılığı esas alır. Önderliğin hakikat yaklaşımı da bütünsel gerçeklik esasına dayanır. “Hakikat, ifade edilen bütünsel gerçektir” derken tamamıyla bu durumu açıklamaktadır. Çünkü bütünsel olan doğrudur. Oluşum gerçekliğinin özünde yatan durum da budur. Statik, durağan, sınırlara hapsedilebilen bir durumun ötesinde; olabildiğine akışkan, yenileyen, geliştirendir. Oluşum, saptırılıp farklı ve yanlış bir yöne kanalize edilebilir. Ancak oluşum durmaz. Önderliğin “Varlık ve zaman oluşla gerçekleşir. Zaman varlıkta oluşu zorlar. Daha doğrusu, varlığın sürmesi oluşla mümkündür” belirlemesi bu anlayışın ürünüdür. Özcesi; oluşan, gelişen her şey birbirinden koparılamayacak bir bütünsellik içinde gelişir. Koparıldığında, parçalandığında bugün halen yaşanmakta olan sistemik hastalıklar kapıya dayanır.
Hiyerarşik-devletçi sistemin tarihi olabildiğine parçalayan, cansız ve ölü gören, geçmişte yaşanıp biten olaylar yığınına indirgeyen, doğa ve toplumdan koparan anlayışı tersyüz edilmek durumundadır. Yine toplumsal yaşamı kendisiyle başlatan, insanlığa kendi toplumsal biçimini dayatan, doğa ve evrensel oluşumdan koparan yaklaşım doğru çözümlenmek durumundadır. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın yaptığı tam da bu olmuştur. Tarihin ve toplumsal yaşamın birbirinden koparılamayacak derecede birbirine bağlı olduğunu, biri olmadan bir diğerinden bahsedilemeyeceğini belirtmektedir.
Tarihsiz toplum olamayacağı gibi, toplum olmadan tarihe de anlam veremeyiz. Her iki olgu da birbirine kaynak olmakta, zenginlik katmaktadır. Tarihsiz bir toplum gerçekliği yalan yanlışla donatılmış, gelecek yapılanmasından yoksun bırakılmış, anlamsızlıklarla yüklenilmiş bir gerçekliktir. Tarihsiz toplum hafızasız, bilgi ve bilinçten yoksun toplumdur. Bu gerçeklik toplum olmaksızın ele alınacak tarih gerçekliği için de geçerlidir. Evrensel tarihe anlam katan, farkındalığı yaratan ve zihniyeti oluşturan toplumsallığın kendisidir. Evrensel bilinç ya da oluşum en üst anlam düzeyine insan toplumsallığıyla kavuşur.
Tarih ve toplum bağlantısına bu şekilde yaklaşım en doğrusudur. Bugün egemen sistemin pozitivist bilim anlayışıyla yapmaya çalıştığı tarihi ayrı, toplumu ayrı ele alma anlayışının evrensel sorunlara çözüm olmadığını günlük yaşadıklarımızdan anlamaktayız. Çığ gibi büyüyen toplumsal sorunlar tükenişi hızlandırmıştır. Bu tükeniş doğaya, genel anlamda evrensel oluşuma yansımaktadır. Bu tarz ele alışın sadece egemen sistem yararına olduğu anı anına yaşanan toplumsal bunalımlardan, kadının sıkıştırılmış olduğu konumundan, doğanın tahribatından, tüm dünyaya yayılan çıkar savaşlarından anlaşılmaktadır. Bu yaşananların kaynağına inilmeksizin, özü anlaşılmaksızın ele alınacak her bir yöntemin süreli olacağı, sonuçsuz ve işlevsiz kalacağı bilinmelidir. Tarihin toplumsallığını, toplumun da tarihselliğini doğru temellerde bilince çıkardığımız sürece bugün itibariyle toplumsal ve evrensel boyutta insanlığın boğuşmakta olduğu sorunları anlamış oluruz.


Toplum tarihtir, tarih de toplum

Kürt Halk Önderi Öcalan “Tarih şimdide, şimdi tarihin başlangıcında gizlidir” der. Yöntem olarak da ‘tarih ve günceli birbirine bağlama’yı esas alır. Öcalan’a göre; tarih ve an bağlantısı doğru yapıldığı derecede olan ve olabilecekler de doğru anlaşılabilir. Tarihin bugün üzerindeki etkisi anlaşıldıkça sorunların analizi de yerinde olur. Çünkü tarih yoğun olarak şimdide yaşamaya devam etmektedir. Çoğu şifrelerle örtülmüş olabilir. Ama vardır ve şimdinin üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Bunda belirleyici konumda olan etmen zihniyetin, toplumsal bilincin gelişimidir.
Yukarıda belirttiğimiz üzere; toplumsallık, evrensel oluşumun kendisini en yetkin düzeye ulaştırmış halidir. Evrensel bir bilinç vardır. İlk oluşum anından varlığın şekillenişi ve gelişimine kadar süregelen bir bilinç söz konusudur. Yine gezegenlerin oluşumundan ilk canlı organizmalara, bitkilerden hayvanlara kadar bu evrensel bilinç söz konusudur. Belki de bu bilinç sayesinde farkına varma arayışı gelişmiştir. İşte, insan toplumsallığıyla bu bilincin farkına varmaya başlamıştır. Farkındalık direkt olarak yaşamla bağlantılıdır. Öclan, “Yaşamın doğruya en yakın tanımı, farkına varma olarak belirtilebilir” derken bunu anlatır.
Bugün bilimin ulaşmış olduğu en üst düzey olan kuantum fiziğinde de bunu görmekteyiz. İnsan için yapılan ‘mikro kozmos’ tanımlaması da tamamıyla bu çerçevededir. Bu tanımlamaların özü insanda ve toplumsallığında gizlidir. Bugün evrensel oluşum hakkında bildiğimiz her şeyi insana ve toplumsal hafızasına borçluyuz. İnsanın toplumsallığıyla geliştirdiği farkındalık, bilinç ve zihniyet anlamında evrensel canlılığı farklı bir boyuta evirdi. İkinci doğa olarak statü kazanan insan toplumsallığı, kendinden önce yaşananları da içinde barındırıyor. Pozitivist bilim anlayışının belirttiği üzere; toplumsallıkla doğadan kopulmamıştır. Toplum doğanın bağrından, doğaya rağmen değil, doğayla beraber gelişim sağlamıştır. Doğa ile toplumu koparan, ayrıştıran, karşıt hale getiren pozitivist anlayışın aksine toplum, öncesini hala içinde taşıyor. Çünkü toplum öncesiyle yani tarihiyle toplum olmuştur. Önderlik ‘Sanki evren toplumun gelişimi için hazırlık yaptı’ demektedir. Hazırlıktan kasıt toplumsallık öncesi süreçtir. Bundan dolayı insandaki ve toplumsallığındaki farkındalık evrenin farkına varma arayışının sonucu olarak nitelenebilir. Bu temelde ele alındığında, toplumun tarihselliği ve tarihin toplumsallığı daha iyi anlaşılacaktır.

Fukuyama haklı değildi

Demokratik toplum tarihinden bir sapma olarak ayrılan hiyerarşik-devletçi zihniyetin tarih ve toplum anlayışı anlaşılmak isteniyorsa ve bu temelde bir mücadele yürütülmek isteniyorsa tarihsel toplum gerçekliğinin anlaşılması olmazsa olmaz konumdadır.
Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü uygarlık paradigması olarak da tanımlayabileceğimiz tarihsel toplum zihniyeti bu temel üzerinden ele alınmalıdır. Hiyerarşik-devletçi zihniyetin tarihi ölü, cansız, geçmişte yaşanıp bitmiş olaylar yığını, birilerine, bir sınıfa, devlete ait olarak gören anlayışına karşın, olabildiğine canlı bir yapıya sahip, bir kesime ait olmanın ötesinde evrensel bir bütünselliğe sahip olan, geçmiş, bugün ve gelecek bağlantısını doğru geliştiren, koparma ve parçalamayı esas almayan tarihsel toplum anlayışı; gelişimin doğru tanımlanması ve sağlıklı bir şekilde anlaşılması açısından yol göstericidir. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın belirttiği üzere; “Tarih ve gelenek neyse, günümüz ve gelecek odur.” Bu ilke ve prensip ekseninde tarihe ve topluma yaklaşım sergileyerek olması gerekeni oluşturabiliriz. Yine bu anlayış üzerinden, egemen sistemin bugün itibariyle kendi tekelinde tuttuğu bilimsel yaklaşımı da özüne kavuşturabiliriz.
Fukuyama haklı değildi. Oluşum olduğu sürece ne Fukuyama ne de zihniyetinde olduğu kapitalist sistem tek güç, vazgeçilmez olan olmayacak. Çünkü öz kendini hala koruyor. Bu öz demokratik uygarlık sistemi olarak yaşanırlılığını sürdürmektedir. Her ne kadar sistemin pozitivist anlayışı toplumları buna inandırmak ve içinde eritmek istese de, hala karşısında mücadele eden bir güç vardır. Gücünü tarihinden ve toplumsallığından alan bir güç. Tarih ve toplumsallığı parçalamayan, bir arada ele alarak bütünselliği sağlayan bir güç. Asya’da, Afrika’da, Güney Amerika ve Ortadoğu’da, Uzak Asya ve dünyanın her yanında direnen ve doğasıyla birlikte toplumsallığını koruyan bir güç vardır. İşte bu güç tarihsel toplumun gücüdür.



MAHABAT GABAR