25 Mayıs 1983: Türkiye Cumhuriyeti, Irak BAAS rejimiyle ortak Güney Kürdistan topraklarına kara operasyonu başlattı. BAAS ordu unsurları Pêşmerge birliklerine yönelik operasyon yaparken, TC de hem Pêşmerge hem de sayıları çok az olan PKK'nin silahlı gerilla birliklerine yönelik binlerce askerle kara harekatı düzenledi. (Muhtemelen dönemin ABD-Sovyetler hükümetlerinin desteği alındı.) TC'nin silah envanteri de NATO menşeliydi. Hava ve kara saldırı/savunma silahlarıyla binlerce asker birkaç yüz gerillayı hedef almıştı. Sonuç; fiyasko.
15 Ağustos 1986: Türk savaş uçakları, Güney Kürdistan topraklarındaki PKK mevzilerine yönelik kapsamlı saldırılar düzenledi. BAAS, ABD ve Sovyetler Birliği'nin siyasi desteği, BM'nin sessizliği eşliğinde TC, yine sınır ihlali yaptı. NATO ve ABD askeri donanım desteğiyle bu saldırıları gerçekleştirdi. NATO desteği burada dikkat çekici, çünkü TC, iç siyasi sorunların tetiklediği bir isyanla karşı karşıyaydı. Anlaşmalar gereği NATO'nun desteğinin PKK karşıtı faaliyetlerde kullanılması zorlama yorumdu.
1987'den sonra Türk zorbalığıyla isyancı PKK'nin silahlı gerilla birlikleri arasında giderek yoğunluk kazanan savaş, Türk devletinin sınır boylarından sökülüp atılması hedefiyle devam ediyordu. TC, bu tarihten sonra BM, NATO, ABD, BAAS ve diğer bölgesel güçlerin desteğini arkasına alarak bu isyanı bastırmak için yüzlerce defa sınırın Güney Kürdistan tarafına yoğun hava ve kara saldırıları yaptı. Her defasında operasyon PKK tarafından TC'ye büyük can ve mali kayıplarla fatura ediliyordu. PKK; BKC, RPG 7 ve kalaşnikoflarla TC'nin onlarca karakollarına eylemler yapıyor, karakollardaki askeri kabiliyet gücünü kuşa çeviriyordu.
21 Mart 1995: 35 bin asker, yüzlerce tank, top ve zırhlı araçla birlikte havadan en gelişmiş helikopter ve uçak desteğiyle TC, Haftanin alanına büyük bir kara operasyonu başlattı. Sadece bir ay sonra geri çekilmek zorunda kaldı. Geride yüzlerce kayıp ve yaralı vererek. Bu döngü Güney Kürdistan'daki Kürt gruplarının da desteğini alarak TC açısından 1997 yılından sonra devam etti. Ama her defasında kriz-savaş sonuçlarını lehine çevirmeyi başarabilen PKK daha da güçlenerek çıkıyordu. TC, daha çok Bat'nın askeri ve silah desteğine ihtiyaç duyma noktasına geliyordu. 1992'den sonra savaş pilotlarının eğitilmesi, tankların modernize edilmesi, savaş taktiklerinin pratik sahada sonuç alması için İsrail ile askeri anlaşmalar sürecine girdi. Almanya'dan NATO üyesi olduğu gerekçesiyle leopar tanklar, ABD'den termal kameralı tanklar ve silahlar alıyordu. Bu askeri alışveriş bazen “hibe” olarak gerçekleşiyordu. Suriye BAAS yönetimiyle de anlaşmalar yapılıyor, Suriye ile ortak operasyonlar da gerçekleştiriliyordu.
Erdoğan iktidarı dönemi
Erdoğan iktidarıyla birlikte PKK karşıtlığını merkeze alan TC rejimi ilk büyük hamlesini İsrail ile askeri anlaşmalar yaparak somutlaştırdı. F4 fantom ve F5 jetlerinin modernizasyonu ile M60 tanklarının geliştirilmesi dahil insansız hava araçları desteği alarak PKK karşısındaki askeri pozisyonunu güçlendirmek istiyordu. Kasım 2007'de Beyaz Saray'da ABD ve TC arasında gerçek zamanlı istihbarat paylaşımı, insansız hava araçlarının PKK'nin konuşlandığı tüm alanlarda uçabilmesinin önünün açıldığı bir dizi anlaşmalar yapıldı. PKK'nin hem savaşçı yeteneklerinin olgunlaşması hem de askeri siyasi açıdan halk desteğinin artması TC'yi bu maskaralığa itti. Zira ABD ile yapılan tüm askeri anlaşmalar NATO perspektifiyle kılıflandırılıyordu. Bu anlaşma sonrası 50 uçaklık bir filo ile TC, Kürdistan topraklarını gece gündüz bombalıyordu. Sonuç; TC açısından fiyasko. Birkaç ay sonra Zap alanına yapılan kara harekatında TC ordu güçleri 8 günde 7 km ilerleyebilmiş ve çekilmek zorunda kalmışlardı. Geriye Pamukoğlu türü, hava cıva kağıttan kaplan generalleri kaldı. Onları da bu başarsızlıklarından ötürü kodeslere tıktılar. Çünkü 2012 yazında HPG'nin Şemdinli kırsalında başlattığı devrimci operasyonu ile ABD-TC ortak komutası da tüm cazibesini yitiriyordu. Günlerce devasa güçler ve en ağır silahlarla korudukları karakolları birkaç yüz gerilla gücü sincaba çevirmişti. Türk askeri Şemdinli'deki tüm alan hakimiyetini kaybetmişti. Üstelik HPG'nin ne tankı ne topu ne uçağı ne de helikopteri vardı. Zamanın başbakanı Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un birlikte görüldükleri Gedik Tepe de artik gerillanın denetimine geçmişti. Türk devletinin zorbalıkla durduğu topraklardaki askeri rezaletini ancak naylondan gazeteciler Şemdinli ilçe merkezinin çıkışına plastik çiçekler koyarak Türk varlığını ispatlama gayretleriyle örtmeye çalışıyorlardı. Tam bu anda bir öteleme sorusuyla tartışmayı geliştirelim: Bunca uluslararası askeri desteğin yüzde birini sadece PKK almış olsaydı TC'nin anlı şanlı ordusunun durumu ne olurdu? Ya da bu desteğin TC'ye hiç verilmediğini düşünürsek, TC ile PKK'nin savaşında durum ne olurdu? En basitinden Kürdistan sorunu TC ile PKK arasında varılacak bir anlaşma ile statü ile sonuçlanırdı, zira TC'nin kendi imkanlarıyla PKK karşısında tutunması neredeyse imkansız. Şartların görece eşit olduğu dönemlerde birkaç gerilla ile Dersim'de Çiçekli karakolunun teslim alınmasını, tüm askerlerinin bir koğuşa toplatılarak silahsızlandırılmasını, Eruh ve Şemdinli ilçelerinin basılmasını, onlarca karakolun uçurulduğunu biliyoruz.
YPG'nin ağır silahları olsaydı?
Tüm bunları niye mi yazdım? Kobanê'de sadece cesaret ve onurlarıyla TC-IŞİD ortak işgalini sonlandıran YPG'ye sunulan uluslararası sınırlı desteği her şeyin merkezine alarak PKK çizgisini değersizleştirmek isteyen güruha hatırlatmalarda bulunmak için… Mesela PYD'nin “Silah satın alacak gücümüz var ama TC sınır geçişine izin vermiyor” açıklamasını bir daha gözden geçirmekte fayda var. Batı'dan alınmış onlarca tank, top ve güdümlü füze ile YPG'nin neler yapabileceğini bir an düşünebiliriz. Zira TC ve IŞİD'in sınırın TC tarafından saldırması üzerine Kobanê'nin yüzde ellisinin IŞİD denetiminde olduğu günlerde bile YPG, TC sınırına operasyon yapmış 4-5 saat boyunca TC malı cihatçıları ezmişti. Batı'nın Kürtlere askeri ve silah desteği devam edeceğe benziyor. Bakalım dünyanın desteğiyle kurduğunuz devletleriniz kaç yıl dayanabilecek?