Tarihi, henüz içinde yaşarken ve bütün etkilerini sıcağı sıcağına tenimizde hissederken "tarih" olarak algılayabilmek, hakkıyla anlayabilmek mümkün değildir. Günün eyleminin "tarih" olabilmesi için, eylemin etkilerinin geleceği de kucaklaması gerekir. Ve ancak eylemin duygusal yükünün de bilinçten atılmasından sonra, eylem, bütün çıplak etkileriyle "tarih" ya da "tarihsel" olarak yorumlanabilir.
Tarih, onu yaratan maddi koşullara ilişkin yeterli bir bilinç olmadan yorumlanamaz. Hiçbir lider, "çatışmaların çözüm koşulları yeterince olgunlaşmamış" bir çağın muzaffer tarihsel kimliği olamaz. Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm olarak tanımlanan bir felsefi mercek altında incelenmediğinde ise, tarihi, sadece kahramanlara mal eden masalcı bir sığ yaklaşımın dışına çıkamayız.
Bugünden bakınca, 15 Şubat, böylesi bir birikimden büyük oranda yoksun ve tarihin yazılımını kahramanlara havale etmiş; analiz yeteneğini zihinsel üretim merkezinden çıkararak duygusal yüreğe hapsetmiş bir coğrafyada yorumlanırken, o günlerde gerçeğe ulaşabilmek mümkün değildi. Bu nedenle ve bütün tarihsel olgularda olduğu gibi, 15 Şubat’ın tarihsel kimliğinin anlam derinliği de, üzerine yaşanan her yıl, biraz daha aydınlanabildi.
Bugünkü bilgilerimizin görece zenginliğine rağmen, bugün bile, 15 Şubat Uluslararası Komplosu’nun bütünüyle açıklanabildiğini iddia etmek büyük saflık olur. O günlerde Suriye’ye posta atan generalin adı ne idi, bileniniz var mı? Çoktan tarihin ilgi alanı dışına atıldı. Çünkü tarih, sadece önemli aktörleri sayfalarında taşır, savaş sahnelerinin filmlerde bile görünemeyen figüranlarının kimliksiz silüetlerini değil.
Oysa Öcalan o gün bugündür günü ve gündemi belirliyor. O gün, olayın gerçek boyutunu fark eden nadir isimlerdendi Tansu Çiller. "Pimi çekilmiş bomba" tanımı, Türkiye topraklarına alınan savaş esirinin bedensel şahsına yönelik bir tanım değil; artık onun şahsıyla kimliklenmiş ve dillenmiş bölgesel ve çok boyutlu tarihsel bir sorun’a ilişkin bir vurgu idi. Savaşın, yani "karın ve kanın kraliçesi" elbette sınıfsal ve ulusal çıkarlarının nasıl risk altına girdiğini "akademik" yetenekleriyle ve "kadın" duyarlılığıyla sezmişti.
Tarihsel olarak artık bütün bölgede Kürt sorunu, kendi çözümünü dayatıyordu.
Bu sorunun çözüm için PKK gibi modern ve enternasyonalist siyasal yapı, artık çözümün biricik ve önder aktörüydü. Bu aktörün önderi Abdullah Öcalan idi.
Bu PKK ve Öcalan, beş bin yıllık kadın cevherini barışın asli öğesi olarak yeniden tarih sahnesine çıkarmıştı. Komplo’nun son durağının Paris Katliamı olması elbette bir rastlantı değildir.
Bu PKK ve Öcalan bölgesel özellikleri de reddetmeden ve onları da kucaklamaya çalışarak "sosyalizmde inat, insanda inat" diyordu.
Bu PKK ve Öcalan, ezen ulusa karşı nefret söylemini, ezilen ulusun acılı günlerinde bile kullanılmasını yasaklayacak düzeyde bir enternasyonalizm tutkusuna sahipti. Bu PKK ve Öcalan, "kar" tutkusu yerine "halkların kardeşlik ülküsünü" bölgede bir yaşam projesi haline dönüştürme çabası içerisinde idi.
Bu nedenle, hırsızların, haramilerin yani ezcümle sermayenin iktidarları, Türkiye, İran ve Suriye’den başlayarak ABD, İsrail, Almanya, Hollanda, Fransa, İtalya, Yunanistan, Rusya, Özbekistan, Kenya diye saymaya başlayınca bitiremeyeceğimiz sayıda ülke bu şer ittifakının içinde idi. Biraz daha kazıyalım… Fethullah’ı da, Milli Görüş’ü de el ele göreceğiz.
***
Uluslararası Komplo’dan bu yana 15 yıl geçti, ama komplo süreci bitmedi. Değişik tarihsel dönemlerde değişik yöntemler ve aktörlerle güncelleştirilmeye çalışılan komplo, aynı karanlık eller tarafından Paris’te üç devrimci Kürt kadının alçakça katledilmesi eylemiyle akıp geldi günümüze.
Çünkü bu film, sömürgeci zulmün altında ortaçağ karanlığında tutulan beyinleri köreltilmiş, ruhları teslim alınmış ölü halkların, tanrılardan çalınan Prometheus’un devrimci ışığıyla yeniden dirilişinin engellenmesi için üretilmiş pahalı bir projenin, biçare tanrılar eliyle yeniden uygulaması girişimi idi.
Çünkü bu film, egemenlik-bağımlılık ilişkilerine yönelen Spartaküs isyanlarının travmasını atamamış Hollywood yapımıydı. Elbette hedefi, bağımlılık altında tutulmaya çalışılan halkların, inançların ve bütün sosyal grupların özgürleşme iradesinin ifadesi olan Kawa’ca şahlanışın boğulması idi.
Çünkü 15 Şubat 1999 Uluslararası Komplosu herhangi bir siyasal lidere yönelik bir susturma eylemi değil, Anadolu-Mezopotamya topraklarını ve Ortadoğu’yu bütünüyle sarıp kucaklayabilecek devrimci bir hareketin boğulması girişimi idi. Emperyalist sistemin etkili bütün aktörlerinin ve ilkelerini kaybetmiş değerlerini çürütmüş bir sosyalizm anlayışının kalıntısı Rusya’nın dahil olduğu bu komplo, sadece günlük siyasal-ekonomik sorunların çözümü için Kürt halkının özgür geleceğinin satışa çıkarılması değil, dünya halklarının özgürlük arayışıyla ilintili bütün özgürlükçü devrimci hareketlerin teslim alınması projesi idi.
Yani Uluslararası Komplo, Dünya halklarının, emeğin ve ezilenlerin özgürlük ideallerinin Öcalan’ın şahsında boğulması girişimi idi. Ve buna yönelik direniş cephesi de bugün Dünya halklarının, emeğin ve ezilenlerin özgürlük savaşçılarıyla birlikte saf tutmuştur.
Selam olsun bu mücadeleyi sürdüren bütün halklardan onurun savaşçılarına!