Faşizm; 20. Yüzyılda doğmuş ve yayılmış bir ideoloji olarak bilinir. Oysa gerçekte savaşı ve vahşeti yücelten bu ideolojinin kökeni antik çağlara kadar uzanmaktadır. Önder Abdullah Öcalan “Sümer Rahip Devleti’nden Halk Cumhuriyeti’ne Doğru” isimli savunmasında güç ve iktidarın bir araya gelmesiyle gelişen bu kanlı sistemin Sümerlerin kuruluşuyla oluşan sınıflaşmanın sembolü Ziguratlara ve devletli, sınıflı, kentli yapılanmaya dayandığını vurgulamaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası gelişen neofaşizm ise faşizmin belli bir zümrenin değil bütün milletin kendini diğer milletlerden üstün görerek öne çıkma çabası olarak gelişmiştir. “Neo-“lar, “post-“lar veya “para-“lar gibi ekler bir yetersizliğin işaretleridir. Bu kelimeleri derin düşünme işinden kaçınmak için uydururuz. “Neo-“, ama hangi anlamda? Sadece değişen durumlar mı? Bu her zaman mümkün, fakat bizi kesin olarak meselenin kalbine götürür mü? Eğer hakikaten farklıysa, o halde, hangi anlamda “neo-“? Ve eğer gerçekten o kadar farklı değilse, yine hangi anlamda “neo-“? Tüm bu soruları cevaplandırma arayışına girdiğimizde aslında alınan ön ekler ile çok bir şeyin değişmediğine tanık oluruz.

Uygarlık tarihini kanlı bir mezbahaya çeviren ve günümüze kadar devam eden son olarak Kazan Vadisi, Roboskî, Şengal ve Til Rıfat’ta karşılaştığımız katliamların aynı zihniyetin ürünü olduğunu görürüz. Cinsiyetçi, dinci, bilimci ve milliyetçi sistem formu olan devlet oluşumu faşizmin ete, kemiğe bulaşarak kurumsallaşmış halidir.

Faşizmin zihinleri kanser gibi sarması ise 1. Dünya Savaşı’nın hemen ardından oldu. Askeri yenilgiler ve ardından gelen anlaşmalarla ekonomik ve sosyal çöküntüler yaşayan ülkelerde faşizm ulusal onuru kurtarma misyonuyla hızla yükselişe geçti. Japonya, İspanya, İtalya, Osmanlı İmparatorluğu ve Almanya savaştan en ağır mağlubiyetleri alan ülkeler olarak faşist ideolojinin en çabuk tırmandığı coğrafyalar haline geldiler. Osmanlı sonrası gelişen Türk ulus-devleti, Japonya’da İmparator Hirohito, İtalya’da Benito Mussolini, İspanya’da General Franco, Almanya’da ise Adolf Hitler. Savaşın meydana getirdiği sosyal travmaları kullanıp ülkelerini faşizmin bataklığının ortasına ittiler. Bu ülkelerin halkları faşizm yüzünden çok büyük acılar çektiler ve korkunç vahşetlere maruz kaldılar. Kavganın, kaba kuvvetin, saldırganlığın, kan dökücülüğün, şiddetin hakim olduğu bu rejimlerde başta bulunan faşist diktatör ve yönetici kadrolar, kurdukları milis birlikler ve gizli polis örgütleriyle topluma üzerinde terör estirdiler. Üstelik faşist ideolojiyi eğitimden kültüre, dini kurumlardan sanata, devlet yapısından askeri sisteme, polis teşkilatlarından insanların özel yaşamına dek hemen her alana zorla empoze ettiler. Faşizmin ve yarattığı diktatörlerin neden olduğu 2. Dünya Savaşı ise insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biri oldu ve ardında 55 milyon ölü bıraktı.

Faşizmde tek kutsal değer güç ve iktidardır. Güçlü olan üstün gelmeye zayıfları ezmeye hak sahibidir. Faşistler güçlü olanlara hayranlık duyar, zayıflara karşı ise nefret ve aşağılama hisleri beslerler. Savaşmak, kan dökmek, acımasız ve gaddar olmak bu sapkın düşüncenin temel prensipleridir.

Faşizmin doğası demokrasinin tersi olarak nitelendirilebilir. Her iki tarafta da mesele halkın gücüdür. Oysaki demokraside halkın kendisi varsayılırken, faşizmde halk cisimleşir. Burada Kantçı anlamda “varsayılan” demek istiyorum: Politika kavramında bir kural oluşturmak için halkın gerçekliği düşünülmeli veya temsil edilmelidir. Ve ne bir birey ne de başka bir öne sürülen enstite (örneğin, ırk veya millet) bir halkı kapsayamayacağından, fantazmatik bir biçimde “cisimleşir” demek istiyorum.

Bu anlamda faşizm, demokratik varsayımın reddine dayanır: Demokrasinin kendisini, bir halk fikriyle -ki kendisi de bu fikrin muhayyel ya da ideal karakterine cevap vermektedir- düzenleme iradesini reddeder ve yerine, halkın somut gerçekliğini olumlamak için kendi kararını geçirir. Tarihin çöp sepetine giden faşist diktatörlere uygulamaları ile taş çıkartan Türk Devleti Cumhurbaşkanı faşist diktatör Erdoğan faşizmi tekrardan diriltmiş düşünceleri ile toplumu cinsiyetçi, dinci, milliyetçi kalabalıklar kümesi haline getirmeye çalışmaktadır. Kürt halkına dönük geliştirdiği soykırımcı politikalarla birlikte Hitlerleşen bir sürece giriş yapmıştır.

Tarihin tekerrür etmemesi, insanlık tarihinde yeni Holokostların, Enfallerin tanıklığıyla hatırlanmamak için bu sapkın ideolojiye karşı tek çözüm zulme ve zalime karşı mücadelenin en anlamlı yolu olan sosyalizmdedir, sosyalizmde esas olan güç değil haktır, adalet, özgürlük ve demokrasidir. İnsanın görevi acımasız ve gaddar olmak, kan dökmek değil demokrat, özgürlükçü, barışçı, ahlaki ve politik olmaktır. İnsanı insanın kurdu haline getiren faşizme karşı toplumsallığın ve insan olmanın en anlamlı ideolojisi olan sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır..!