Bu yazıyı bazıları üstüne alınmalıdır: özellikle de öğretmenler. Kürdistan’da her memur (en başta da öğretmenler) önce dilimizle başladılar bizi parçalamaya. Sonra o dilin içinde yürüyen kendi doğasına ait inancımızı…
Kürt Alevileri Süryaniler ve Êzîdîleri başka bir dil ile ibadete çektiler. 12 Eylül yıllarına denk gelmiş her çocuk bunu bilir. Türkçe öğretmeyi eğitimin ilk şartı olarak yerine getirdiler. Evinde Kürtçe veya Türkçe dışında bir dil konuşanı tespit edip öğretmene şikâyet eden ispiyoncuyu çikolata, şeker, bisküvi gibi şeylerle ödüllendiriyorlardı. İhbar edilmiş olanlar ise en basitinden tek ayak üstünde beklemekle mükellefti. (Bir gün sadece bu dönemin ilkokul hikayesini de yazmak gerekir. Ancak şimdi bu yazımıza devam edelim.)
Hedeflenen sadece eğitim değildi. Türkçe öğretmek de değildi. Hedef dili ve inancı unutturmaktı. Yoksa çocukların birkaç dili aynı anda öğrenebileceğini o zaman da biliyordu herkes. Hatta o dönem öğretmen olabilmiş olanlar asgari düzeyde Fransızca ve İngilizce bilirlerdi. Kürdistan’da adeta peygamber gibi görülürdü öğretmenler: çocuklar ana babaları tarafından “eti senin kemiği benim” güveni ile teslim edilirdi öğretmenlere. Bu her tür hizmetten men edilmiş coğrafyada ‘ne yaparsa doğrudur‘ kafası ile öğretmen her derde deva bilinmişti. En iyi peynir, yumurta, tereyağı, kaymak ve belki evinde ancak yılda bir gördüğü kavurma onlara verilirdi hep. Öğretmenliği; öğrenciyi dövmek, düzgün Türkçe konuşmak, Kürtçeyi inkâr etmek, gayrimüslime namaz kıldırmak olarak belle(t)mişlerdi.
Ancak asıl öğretmenin ve öğretenin ‘zaman’ olduğunu Yılmaz Berki ile belediye eşbaşkan seçilmesine rağmen KHK ihracı gerekçe gösterilerek mazbatası verilmeyen Ayşe Minaz’dan öğreniyoruz. Zira söz konusu Kürt olunca geçmiş zamanda Jitem-(kapatıldı) ve MİT- Korucu (hala sürüyor) gibi öldürücü ekipler kuran devlet bugün ise KHK’dan YSK’ya kadar her tür pisliği türetiyor. Son icraatlarından biri de Van’ın Tuşba ilçesinde yaşandı. Burada halkın özgür iradesi ile seçilen HDP’li belediye eşbaşkanlarının hakkını gasp ederek AKP adayına verdiler.
Hak gaspına YSK eliyle maruz kalan Ayşe Minaz’ın haklı, kararlı, kadın duruşu ve cesareti bu meyanda haksızlığa uğramış bütün herkes adına; erkeğe, erke, sisteme, AKP’ye karşı bir şamardır. Minaz, insanlığı peşkeş çekmeye çalışan “hırsızlara” devlete ve sisteme, halkı tarafından seçilmiş olmanın haklılığıyla tarihsel ve öğretici bir ders verdi.
“Salih Hoca sen bizim ilkokul öğretmenimizken ‘arkadaşlarımızın kalemini, silgisini çalmamayı‘ öğrettin. Ama görünen o ki sen sistem içerisinde büyük bir hırsız olmuşsun da senin haberin yok. Sana ‘başkan‘ demeyeceğiz. Sana ‘Salih Efendi‘ diyeceğiz” dedi, dünün öğretmeniyken bugünün hırsızı haline gelen AKP’li atanmışa. Bu haklı tokadın elbette çok güçlü bir zemini var: “seni başkan yaptırmayacağız” yalnızca kendi döneminde değil, bütün zamanlara yayılmış haksız hukuksuz gaspçılara karşı ‘öz savunma’ haline gelmiştir.
‘Burada bir ayrım düşmek gerekir miydi?‘ diye düşünebilirsiniz. Öğretmenken ‘arkadaşlarınızın eşyalarını çalmayın‘ diyen şahıs bir ömrü bu şekilde emekliliğe taşıdı da nasıl bir cürümle bu sistemin maşası haline geldi? Hakkını arayan Ayşe Minaz üzerinde “Ben senin öğretmenindim” diyerek baskı oluşturmaya çalışan Salih Efendi’ye “O şimdi AKP‘li” diyerek işin içinden çıkamayız. Yok yok öyle değil dostlarım. Öğretmenler ister Türk ister Kürt olsun diller, inançlar, cinsiyetler konusunda kendi beyinlerinde önyargıyı kırmalıdır. Zira artık onların karşısında küçük Ayşeler yok.