TC, Recep Erdoğan’ın din adına baş bekçi, Fethullah Gülen’in, „Türklere özel yeni peygamber“ payesi eksik, baş din ulusu olan ırkçı bir rejim…
İkili, kendi dinlerine „İslam“, yandaşlarına „Müslüman“ dese de, bu yol İslam ve Müslümanlık değildir. Onların uydurması, ancak Kürdistan’ın İslamı değildir.
 Fethullah ve Recep Erdoğan’ın medyasına, „kimi ihbar ettiler, kimleri iftira ile karaladılar“ endişesiyle bakıyoruz. Onlar ihbar ediyor, polis baskına çıkıyor, adliye memurları da zindana izin kağıdı kesiyor. Din satıcılarının adaleti bu mimval üzere işliyor.
Muhbirlik, yalan ve iftira İslamda büyük günah. Ama, gözleri daha çok götürme hırsıyla kararmış. Din diye diye durmadan yalan söylüyor, iftira yağdırıyorlar. Kendi dinlerine İslam deyip, İslami terör körüklüyorlar.
Demek ki, dinle ilgisi ilintisi yok, bunlarınkinin. İslamın kitabı, „ben kullarımı değişik renk, ırk ve farklı dilden konuşanlardan yarattım“ diyor.
Ama bunlar, dünya nimetlerine koşarken, Allah’ın kelamını inkar edip, insaniyet nazariyesinde suç içliyor, İslamın kitabında yazılı olan Allahın emirlerini tanımazlıktan gelerek, „tek“ diyorlar: Dinsiz saydıkları, atalarının izinden giderek ve onların imha ile inkarına sadık kalarak, „tek dil, tek millet“ teranesini sürdürüyolar. Bir yandan da „dinde zorlama yoktur“ diyerek…
Dinde zorlama yoksa eğer, kölelik dayatması olan Kürdistan işgalde direnmenin anlamı ne? Terörün kan, işkence ve zindan örnekleriyle tek millet, tek dil demek Allahın inkarı değilse, neyin nesi?
Kürtler, son yüz yılda dinsizi, dindarı, seçim sandığından çıkmayı demokratlık sananlarıyla, diktatörlerin biçtiği kanlı gömleği giydiler. İnsanca yüz ve vicdanın sesiyle, hiç tanışmadılar. Görünmeleri insanlığın bitişiydi. Her baharda, yeni baştan ölümün ayak sesleriyle Kürtleri ziyarete geldiler. Soykırımcıydılar. Kürtler insan değildi. Evrimleşmiş insan evladı yer yüzündeki otu, böceği, çiçeği doğanın bir türü olarak esirgiyor, koruyup yaşatıyor, am bunlar yurtlarını zorla işgal altında bulundurmakla yetinmiyor, beşikteki bebekten, ölüm yatağındaki ihtiyara kadar, her Kürt’ü zindana tıkılması, işkenceye yatırılması, yok edilmesi gereken düşman olarak görüyorlardı.
Kürt olmak, öldürülmek için, yeterli sebepti. Kürdistan yüz yıllık yaralarla yaşıyor. Her kuşak, bir öncekine reva görülen zulmü dinleyerek büyüdü. Onlar da, ruh ve bedenlerindeki yaraları yeni kuşaklara göstererek geldiler. Bu özgürlüğe adanmış bir halkın, kin bağlanmış sevdasını kuşaktan kuşağa aktarmasıydı.
Yıldırım Türker, iki gün önce Şırnaklı Fatma Tokmak’ın mektubunu yayımladı. Genç kadın, birbuçuk yaşındaki oğluyla birlikte esir alınıyor, 24 gün boyunca çırılçıplak tutularak bedenlerine elektrik akımı veriliyor, tenlerine yanık sigara tutuluyordu. İşkence yaralısı o bebek, artık delikanlı. Dağda mı bilmiyorum.
Bunlar hiç bir zaman mertçe, karşıdan gelmediler. Pusucuydular. Silahsız, savunmasız kadınlar, çocukları esir almayı savaş sandılar. Ağzı dili olmayan köyleri yaktılar. Çocuk katilleri, 4 bin köyün kibritçisi, çakmakçısından, kendilerine yaraşır bir kuşak yarattılar. 17 bin 500 sivlin katili bir kuşak…
Ve, utanmazdılar. Kinle doğan çocuklardan, yakınlarını öldüren katillere, köylerini yakan, anne ve babalarını aşağılayarak mültecileştiren barbarı sevmeyi, onlara çiçek sunmayı beklediler. Ama çocuklar, tahammülsüzlükle rejimin görüntülerini taşa tuttular. Filistin’in „Küçük Generalleri“ vardı. Onlar, Kürdistan’ın 5 yaşındaki, 7, 10, 12 yaşındaki şehir gerillası olarak dağdaki ağabeyleri, amca ve dayılarına destek veriyorlardı. Kendilerine engel olmak isteyen yaralı anne ve babalarına bile „işbirlikçi, hin“ diyen…
TC ordusu ve polisi, zehirli gazlarla savaşa girdi. Birçok çocuk, aldığı darbelerle sakat kaldı. Cizre’de 18 aylık Mehmet Uytun, Silopi’de 13 yaşındaki Doğan Teyboğan katledildi. Yakaladıklarına işkence ettikten sonra ceza kesmek üzere, „Türk adaletinin sıcak kollarına teslim“ ettiler. Yalnız 2010 yılında 5 bin 950 çocuk hakkında hapis cezası kestiler. Bunlardan 200 kadarını Pozantı cezaevine kapattılar.
Onur, ben insanım diyene yakışan bir üstün değer yargısıydı. Katillerin, işkenceci, talancı ve soyguncunun onuru kendine yakışandı. Küçücük esirlere burada Türk bayrağı öptürülerek işkence edildi. Elleri, kolları bağlı, kurtları saldırısına uğradı. Yaratıkların en iğrenci tecavüzcülerin…
Cezaevini geride bırakanlardan kaçı, yönünü dağa verdi, bilemiyorum. Ama, beladan kurtuluş mücadelesinin Kürdistan’da, beşikteki çocuğa kadar indiği ayan, beyandı.
Onların çocuklarla savaşı ise giderek vahşileşiyordu. „Dinleri, inançlarını seveyim ki“ sınır ticareti serbestisi ilan etmişlerdi. Bulgaristan, Yunanistan sınırlarında kamyonlar, Tırlar, Kardeniz’de gemi filoları işliyordu. Uludere’nin çocukları, katırlar gündelik ekmeklerini kazanıyorlardı.
Roboskî köyünün çocukları son seferlerine çıkarken takibe alınıyor, dönüşte yolları kesilip, bir araya toplanıyor, sonra uçaklara vur emri veriliyordu. Onlar Kürt, vur emri Ankara’dandı.
Roboskî’den sonra, Pozantı vahşeti, „beraber yaşamanın imkansızlık“ belgesiydi. Düşmanların bir arada yaşaması, nafile yere olmazda direnmekti, çünkü…
Şerafettin Elçi, geçenlerde „bizimle barış yapmayanlar, yeni kuşaklar karşısında pişman olacaklardır“ diyordu. Doğrudur. Son isyancılar, artık azla yetinmiyor, „beraberlik“  sözünden nefret ediyorlar. Nefretin dayanılmazlığıyla, „Êdî bes e“ sözünün içini dolduruyorlar.