Her alanı, köşesi, bucağı ayrı birer mugalata, yalan, dolan tarlası, korku temel ise…
Türk devletinde korku, ta başından beri temel figürdü. İç ve dış düşman da ikiye ayrılıyordu. Kızdıkları bütün ülkeler dış, iç düşman figürü ise dönem dönem yanına Komünistler eklenseler de değişmezlikle Kürtler idi.
Bakmayın siz dincilerin dışlandık yaygarasına. Onlar, her zaman ve dönemde rejimin sokak teröründe beslenen figürandı. Dolayısıyla, göbek bağları hiç eksik olmadı.
AKP ile gelinen yerde, Kürtler yine iç tehlike, “Sünni mezhebinin diktası” bulunmayan Arap rejimleri de, “dış düşman”dır.
Dış düşmanı temizleme babından, Libya’nın lideri Kaddafi’ye linç mangaları gönderiliyor, Dışişleri Bakanı Davutoğlu da, çantaya doldurduğu dolarları harçlık niyetine ulaştırıyordu. Başbakan Erdoğan, “zaferden sonra” Tunus, Libya, Mısır’daki dinci darbecileri kutlamaya koşuyor, şenlik mitinglerinde konuşuyordu.
Günümüzde, Irak’la resmen ilan edilmemiş savaş halindeki TC., Mısır’da dincileri devirenlere gücü yetmediği için, onlara küfürnameler göndermekle yetinmekte.
Sınırlar, Suriye’de Kürtleri, Alevi ve Hıristiyanları kesen El Kaidecilere açık…
İç Kürtlerle savaş, iftira, karalama ve nifak tohumlarıyla medya üzerinden sürdürülmekte. Dış Kürtlerle savaşın Rojava bölgesine, önce askerden oluşan çit dizilmiş, sonra topraklarına mayın ekilmişti.
Şimdi, araya duvar örülüyor…
Oysa, yakın tarihte kadar İsrail, Filistin’le arasına duvar ördüğünde, Erdoğan hükümeti, İsrail’i tükrük yağmuruna tutmuştu.
Hükümet sözcüleri ve bizzat kendisi, “insanlığın utancı” deyip, başımıza insaniyet temsilcisi kesilmiş, hiddetle ortalığı çiftleyerek tozu dumana katmış, duvara karşı sessiz duran dünyayı suç ortaklığıyla suçlamışlardı.
Başkasına fışkırttığı suçlama, sonra kendi yüzüne dönüyor, çatırtılı çarpıyordu. Üstelik, dışarıdan aldığı borç paralarla “çağın süper gücü olma yolunda azimle ilerlemekteyiz” diye naralanarak…
Halkını borçlandırarak aldığı parayı, rejim ihracına harcayan bir garabetti bu.
İçeride dilenci sayısı tarihsel rekor kırıyordu. Beş milyon kişi işsiz, nüfusun üçte biri açlık sınırındaydı.
Köylüler, masrafını karşılamıyor diye el bağlayıp oturuyordu.
Ulaşım, başına orman kanunu çağında, kaderine terkti.
Çünkü Türk devleti yer yüzüne çıkarken, en büyük Türk büyüklerinden Mareşal rütbeli Fevzi Çakmak, üstün aklıyla, tren raylarının Akdeniz’e uzaması halinde, çıkartma yapan düşmanın, ertesi gün Ankara’ya ulaşacağına hükmetmişti. O halde tren yolu yapılmamalıydı. Ve yapılmadı.
1950’den sonra, her şey gibi yollar da NATO stratejisine bağlı kılınmış, dünyaca vazgeçilmez toplu taşıma aracı tren, en son Özal’ın tekrarıyla “Komünist işi” ilan edilmişti.
Ve, sonunda bir haftalık tatilde, olanı da yetersiz yollarda birbirini ezerek geçmeye çalışan insanlar, olan asfaltı kana boyayarak savaş manzarası yaratıyordu.
Türk devletinin iftiharla açıkladığına göre, bir haftada yol boylarına 113 ölü, pek çoğu ağırdan ağıra ölüme yürüyen 624 yaralı saçılmıştı.
İnsan kesmeye giden cihatçılara harcanacak üç milyar dolar, yandaşların paylaştığı Alış-veriş merkezlerine (AVM) para var, ama yurttaşına yola, bir yerden başka yere ulaşıma yoktu.
Rojava Kürtlerinin lideri Salih Muslim, “oğlum Şervan’ı öldüren kurşun, Türk devletinden geldi” diyordu. Şervan, gencecik bir delikanlıydı. Yurdunu koruyordu. Babasının deyimiyle halkının onurunu, namusunu…
Teröristlere silah verenlerin ülkesinde, nüfusun bir kısmı aç, yandaşlar cenneti yaşıyordu.
AKP, 20 yıldır İstanbul’da iktidardaydı. Parklar, bahçeler yandaşa rant alanıydı. Rantçılar görgüsüz gösterilerle Rezidanslara, yalılara, yüzme havuzlu villalara taşınıyor, dinci “sex shop” açılıyordu.
Yandaşa akrabai talukata rant, ama altlı üstlü yola yoktu. Tıkanan yollarda hapis kalan yolcular da kabahati birbirinde buluyor, inip, kanlı kavgalara girişiyorlardı.
Kendi yandaşını da soyan cemaat ise tıkanan yollara anında hemen iç düşman faktörünü yapıştırıyor, televizyonlar, naklen yayınla, “bakın şekilde görüldüğü üzere” diye başlayıp, “iç düşman, arıza süsü verip aracını yol ortasına bırakıyor, tıkanıklık bundan oluyor” şeklinde devam ederek, alıcısı bol olanlara yalan servisi yapıyorlardı.
Halhi alkışlayın ki, Mirimin “ayranı yok içmeye tahtırevanla gider…”
TC rejim ihracında...
Hafta boyunca, garabetler sirkini andıran manzarayı seyrettikten sonra, profesyonel yazı adamı da olsanız, gazete yazısına nereden başlayacağınızın içinden çıkamazsınız bazen.