Tecavüz rejimine karşı aktif özsavunma

Forum Haberleri —

23 Temmuz 2020 Perşembe - 23:00

  • Devletin temel karakteristik bir özelliği olarak tecavüz rejiminin ve onun yarattığı katiller ordusunun nasıl aşılabileceği tartışılıyor. Bunlar olurken, çözümlenirken kadınlar da örgütleniyor. Geriye çözüm yolu kalıyor. Bu zihniyetten acilen kurtulmak...

FIRAT CÛDÎ

Bu başlığı atmak bile insanın kendisinden ne kadar uzaklaşabileceğini tahayyül etmeye yetmiyor. Hiçbir dinde veya mitolojik hikayede bu tip bir tanımlama gereği duyulmamıştır. Pozitif bilimin buna vereceği cevabı merak edenler varsa buyursun teorik tartışmaya girsin. Zira bunun matematiksel veya biyolojik hiçbir açıklaması olabileceği kanaatinde de değilim. Felsefe ise belki biraz izah etmemize yardımcı olabilir.
Peki, sadece gerçeklere dayanıp tarih ile açıklamak mümkün olabilir mi?


Her şey 6 bin yıl önce başladı. Tıpkı bugün olduğu gibi bir baş rahip vardı. Rahibin bir de bugünün valileri, komutanları, amirleri ve siyasetçilerine benzeyen yardımcıları vardı. Sadece baş rahibin duyabildiği ‘tanrı buyruklarını’ uygulamakla yükümlüydüler. Öldür dediğinde öldürüyor, çal dediğinde çalıyor, talan edin dediğinde talan ediyorlardı. Kendi zamanının rast gitmeyen işlerini yola koymak için tanrıya kurbanlar sunuyorlardı. Gidişattan memnun olmayanları toplumun içinden ayıklayıp kurban olarak belirliyorlardı. Ne kadar çok kurban olursa ve ne kadar vahşice (onlara göre ‘çarpıcı ve yaratıcı’ biçimde) öldürülürlerse o kadar korku salıyorlardı. Duyulan korku, tanrının yeryüzüne inmiş hali olan baş rahibin tek ilacıydı en tepede durmak için.


İktidarın yoğunlaşmış hali olarak devlet organizasyonunu kurup, faşizmi kendisine yedekleyen o akıl, bugün hala aynı sistemle ve tempoyla çalışıyor. Ve kim ne derse desin, soykırım bu aygıtın en vazgeçilmez yaşam aracı. Yaşam gerekçesi ise farklı olanı yok etmek. Tüm bunların başlangıcı da ilk büyük işgale, gaspa, kırıma dayanır; kendisinden en farklı olana, yani kadına yönelir. Bunun da adı Kadın Soykırımıdır.
Erkek, tanrıçaları yenmiş olmanın ‘rahatlığıyla’, tanrıları yeniden göğe yollar. Orada yekvücut olur ve artık yerdeki erkek, gökteki tanrının temsilcisidir, uygulayıcısıdır. Tek tanrılı dinlerle beslenen iktidar ve erkek, daha güçlüdür. Kalkanı vardır ve bu kalkan, kötülüklerin gelmiş geçmiş en nitelikli donanımlarından biridir. Bunun kaynağı olarak kabul edilebilecek olan rahibin icadı da bu kalkanın yaratımında başattır. Tanrının icadı, aslında erkeğin kendisini de küçük bir tanrı haline getirmiştir. Böylece kadının ikinci kez büyük bir soykırıma uğramasına her türlü zemin oluşturulmuştur. Zamanın kirli üçlü ittifakı olan rahip, avcı ve kurnaz erkek; artık devlet, asker ve siyasi iktidar erkeği olarak boyut kazanmıştır. Arkalarına da erkek bir tanrı konumlanmıştır. Bir matruşka misali, her biri diğerine benzeyen ama boyutları değişen tanrıların nasıl da iç içe olduklarını gördük; birbirlerini nasıl yarattıklarına ve beslediklerine şahit olduk; halen de oluyoruz, yaşıyoruz.


Şimdi ise son beş yüz yıllık kapitalist modernite krizinin, özelde 3. Dünya Savaşının tam ortasındayız. Geri dönüşü olmayan ve mutlak kölelik istemi ile varlığını ve özgürlüğünü sağlama ideası arasında süregelen, toplumsal tarihin en büyük ve kapsamlı savaşının içindeyiz. Ve yine kadın, bu savaşın en belirleyici olan öznesi. Ve üçüncü kez büyük bir soykırıma uğratılmak istenmekte. Buna karşı ise yine 6 bin yıldır toplumsallığın, adaletin ve eşitliğin yegane öncüsü olan kadının temsil ettiği özgürlük istemi ve direnişi var.


Tam da Kadın Özgürlük Çizgisinin yükselişte olduğu bir dönemde, gittikçe artan oranda kadın katliamları yaşanıyor. Dersim’de kaybedilen Gülistan Doku’dan hala haber alınamamışken geçen iki yüz güne yakın sürede onlarca kadın ya katledildi ya şiddete maruz kaldı. Yaklaşık 5 gün önce birdenbire kendisinden haber alınamayan üniversite öğrencisi Pınar Gültekin’in insanın kanını donduran biçimde katledildiğini öğrendik. Aynı gün, altı çocuk annesi Fatma Altınmakas’ın önce eşinin kardeşi tarafından tecavüze uğradığını ve daha sonra eşi tarafından katledildiğini de duyduk. Saldıran erkek, öldüren yine erkek.


Bunlar, Türk devletinin, sistematik biçimde geliştirdiği faşizmin, yani tecavüz rejiminin yarattığı, cesaretlendirdiği ve hatta donattığı erkekteki temsiliyetin sonucudur. Kürdistan'da bunu asker, polis, uzman çavuş, vali, kayyum vb. hem yapıp hem de yaptırırken Türkiye'de baba, koca, kardeş, sevgili yapıyor, yaptırıyor.


Önder Öcalan'ın, 2013'te benzer bir şekilde katledilen Özgecan Özcan'ın yaşamını yitirişine dair yaptığı çözümlemeden bir cümle akla geliyor: "Bu, bilinçli bir şekilde toplumda örgütleniyor". Asla ve asla adli veya günlük-anlık olaylar olarak ele alamayız. Sebepleri mi?


1. Yükselen kadın özgürlük çizgisine doğrudan müdahale,
2. Demokratik, eşit ve adil toplumu inşa edilemez kılma,
3. Erkeğin mutlak öznelliğini sağlama,
4. Üçüncü cinsel kırılma sürecini kendi lehine gerçekleştirme,
5. Köleliği, biatı ve kapitalizmi vazgeçilmez kılma…


Sonuçları oldukça belli olan bu duruma dair kitaplar bile yazılabilir ki yazılıyor. Çözümlemeler yapılıp kadının soykırımının ortadan kaldırılması için büyük çaba harcanıyor. Devletin temel karakteristik bir özelliği olarak tecavüz rejiminin ve onun yarattığı katiller ordusunun nasıl aşılabileceği tartışılıyor. Bunlar olurken, çözümlenirken kadınlar da örgütleniyor. Geriye çözüm yolu kalıyor. Bu zihniyetten acilen kurtulmak gerektiği artık herkesçe dile getiriliyor. Ama nasıl?


6 bin yıldır devam eden eril aklın yarattığı bir savaştan bahsediyoruz. O yüzden tarihe bakmak ve gelecek idealarıyla bugünün tahlil ve yöntemlerini açığa çıkarmak elzem oluyor. Kürt Özgürlük Hareketi ve özelde Kürt Kadın Hareketi bunları en net biçimde ortaya serdi. Emperyalizmin ve faşizmin temel sloganı olan “önce kadını vurun” söylemi kadın soykırımının açık kanıtıdır. Tarihin derinliklerinden ve demokratik modernitenin tarihsel gerçeklerinden hareketle kadının kendi özsavunmasını sağlamasının ne kadar hayati olduğu anlaşıldı. Kürt kadını, tarihteki örneklerinden daha ileriye giderek kadın ordulaşmasına ulaştı. Bugünün dünyasında ve Ortadoğu'da, 3. Dünya Savaşının aktörleri baz alındığında özsavunmasız hiçbir özgürlüğün, değil sağlanması, korunması bile mümkün değilken bu, kadın için iki kat, belki de on kat geçerli bir durumdur ki toplumsal soykırıma göre üç, dört kat soykırıma uğrayan kadın gerçeğinde hakikati kaybetmemek için böylesi bir örgütlenmeye gidilmiştir.


Devletsiz, erksiz ve iktidarsız aktif özsavunma dışında bu tecavüz rejimine karşı hiçbir şey yapılamayacağı anlaşılmıştır. Siyasetin işlev kazanması, ancak ve ancak bu yolla sağlanabilir. Üstelik utanma, öfke duyma ve cesaret etme duygusunun bastırıldığı bu dönemde en çok da bunlara ihtiyaç var. Çünkü tecavüz rejiminin bir katiller ordusu var.


Yaşananlar karşısında öfkelenmemek mümkün mü ki? Hem de bu teknoloji çağında göstere göstere kadınlar katledilirken. Utanmadan, apaçık biçimde yapılanları düşündüğünde insan, öfke duymuyorsa ciddi bir sorun vardır. Bu öfkesini cesaretle katillerin yüzüne kusmuyorsa bu daha ciddi bir sorundur. Farkında değiliz ama toplam öfkemiz, katilleri durdurmaya yetmiyor.


Biliyoruz, kadın ve gençlik öncülüğündeki toplam öfkenin sürekli kontrolde tutulması da sözkonusu. Ama bu, sadece faşizmin işi değildir. Oto-kontrol, sömürgeleştirilenin temel psikolojik algı düzeyini ifade eder. Bundan sıyrılmadan, o duyguların şaha kalkması da mümkün olmaz. Bu, 6 bin yıllık erkek egemen zihniyetin saldırısıdır. Yani kadın soykırımı çok derindir ve kapsamlıdır. Yürüyen bu ideolojik savaşın, politik mücadeleyi doğurması kaçınılmazdır. Fakat bu zemin yoksa özsavunma, amasız devreye girmek durumundadır, girecektir. Bilinçli bir örgütlenme olmasa dahi olacaktır. Halihazırda kadınları, gençleri ve emekçileri bu tecavüzden kurtarmanın tek yolu bilinçli örgütlenmiş genel-özgün, ideolojik-askeri özsavunmadır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.