Bir işkence yöntemi olarak tecrit -I-


Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik ağırlaştırılmış tecrit 500 günü bulurken, İmralı sistemi ve bir işkence yöntemi olarak tecrit tartışılmaya devam ediliyor. Siyasi kimliği ve benliği yok etme modeli olarak, egemenlerce hayata geçirilen “tecrit” İnsan Hakları Haftası’nın da önemi bir gündemidir.
Fransız düşünür Michel Foucault’a göre on dokuzuncu yüzyılda batı toplumlarında hapishanenin yaygın bir biçimde benimsenmesi iktidar alanlarındaki çok önemli bir geçiş dönemine işaret ettiğini belirtir… Dolayısıyla Foucault tarafından kullanıldığı biçimiyle Panoptizm, on sekizinci yüzyıldan itibaren Batı toplumlarında artan gözetim ve kontrol mekanizmaları ve bu bağlamda bireylerin sosyal uyarlığını tarif eder. Toplumu, yaşamın bütün alanlarında değişik kurum ve organizasyonlarla kontrol eden Panoptizm ayrıca ‘iktidarın mikro fiziğini’ ayarlar. Panoptizmin etkisi ise, bir bireyin sürekli gözetleniyor olma ihtimali yönündeki bilinçte saklıdır. Birey, gerçekten gözetleniyor olup olmadığından bağımsız olarak, kendini var olan normlara göre disipline eder.
Foucault, Yunanca panoptes = ‘her şeyi gören’ kelimesinden türeyen Panoptizm kavramını geliştirirken, Panopticon isimli hapishane modelinden esinlenir. Bu modelin yaratıcısı ise İngiliz hukukçu ve sosyal reformcu Jeremy Bentham’dır (1748-1832).
Klasik ütilitarizmin kurucusu sayılan ve sistematik hukuk pozitivizmin ilk savunucularından olan Bentham, İngiltere’de ceza hukuku ile ilgili tartışmalara aktif bir şekilde katılır. ‘Psikolojik baskı teorisi’ni benimseyen Bentham’e göre önemli olan suçun cezalandırılması değil, önlenmesidir. Ceza ise, potansiyel suçlunun suç işlemesini önleyecek bir faktör olarak değerlendirilmeli. Ceza infaz sisteminde reformların yapılmasını savunan Bentham, bu çerçevede tamamen gözetime dayalı bir hapishane olan Panopticon modelini geliştirir.

Panopticon modeli


Jeremy Bentham, geliştirdiği modeli mimari bir taslağa da kavuşturur. 1791 yılında hazırladığı taslakta cezaevinin kendisi halka biçimli bir binadır. Ortasında bir avlu ve avlunun ortasında bir kule vardır. Halka hem içeriye hem dışarıya bakan hücrelere bölünmüştür. Bu küçük hücrelerin her birinde bir mahkum vardır. Merkezi kulede ise gözetleyici gardiyan vardır. Her hücre hem içeriye hem dışarıya baktığından, gardiyanın bakışı tüm hücreyi kat edebilir. Hiçbir karanlık nokta yoktur ve sonuç olarak, bireyin yaptığı her şey gardiyanın bakışına açıktır. Bu gardiyan kendisinin her şeyi görebileceği, buna karşılık kimsenin kendisini göremeyeceği şekilde panjurlar, yarı açık bölme pencereleri arasından gözlemde bulunur.
Sonuç olarak, çok sayıda mahkum tek gardiyan tarafından sürekli gözetlenebiliyor. J.Bentham bu model ile, bütün mahkumların sürekli olarak kurallara uygun hareket etmesini sağlamak istedi. Çünkü kurallara uymadığında cezalandırılacak olan mahkumun gözetlenirken kural çiğnemeyeceğini düşünüyordu.

İktidarı zihinle uygulama yöntemi

Panopticon sadece mimari bir biçim olmayıp, aynı zamanda (özelde) bir yönetim biçimidir. İnsanların zihinleri üzerinde zihinle iktidar uygulama şeklidir. Tutuklu, kendinin gözlenip gözlenmediğini asla bilmezken, hep şüphe duyar. Böylece gözlenenler gözleyenin ne zaman kendilerini gözlediklerini bilmedikleri için davranışlarını sınırlamak ve sanki her an gözetleniyormuş kanısına kapıldıklarından, Panopticon disiplinini içselleştirirler. Bentham’in doğrudan angaje olmasıyla birlikte on dokuzuncu yüzyılın başında böylesi bir hapishanenin inşa edilmesi için çalışmalara başlandı. Fakat bu proje, 1811 yılında tamamlanmadan durduruldu. Ancak Panopticon modeli sonraki yıllarda özellikle Batı toplumlarında uygulanan bir hapishane modeli oldu. Model, sonraki yıllarda teknik, fiziksel ve psikolojik olarak geliştirilip yaygınlaştırıldı.

Sürekli gözetim ve tecrit


Bunlardan biri, ABD’nin Philadelphia kentinde bulunan Eastern State Penitentiary Cezaevi. 1822-1829 yılları arasında inşa edilen bu cezaevi yıldız şekline sahip. Bu cezaevi iki temel amaca göre inşa edilmişti. Bunlar; sürekli gözetim ve tecrit. 6 tane uzun yapı kanadının tam ortasında bulunan kuleden bütün cezaevi gözetlenebiliyordu. Tek kişilik hücrelerde kalan mahkumları ne kendi aralarında, ne de dış dünyası ile iletişim kurma olanağına sahiptiler.
‘Sürekli gözetim-sürekli tecrit’ mantığı üzerinde geliştirilen bu ve benzeri hücre tipi cezaevleri günümüz Avrupa kıtasında dalga dalga yayıldı. Fransa, Amerika, Avustralya, İspanya, Portekiz gibi ülkeler bu modelleri sömürge ülke ve toplumlara götürmeye başlamasıyla hücre tipi cezaevleri Doğu Asya ve Latin Amerika ülkelerinde yaygınlaşmaya başladı.
Philadelphia’daki Eastern State Penitentiary Cezaevi daha sonra birçok cezaevi için model niteliğindeydi. İngiltere’nin başkenti Londra’da 1842 yılında inşa edilen Pentonville Hapishanesi ile Kuzey İrlanda’da yapımı 1819’da tamamlanan Armagh Gaol Cezaevi bunların arasında yer alıyor. Ancak bütün bu panoptikum cezaevleri arasında, Bentham’in modeline en yakın olan, Küba’daki Presidio Modelo hapishanesidir.
‘Model Cezaevi’ anlamına gelen bu hapishane, vaktinde Latin Amerika’daki en güvenlikli cezaevi idi. 1926-1931 yılları arasında diktatör Machado tarafından Nueva Gerona yakınlarında inşa ettirildi. Presidio Modelo toplam 4 binadan oluşuyor. Daire şeklindeki her bina 5 kata sahip. Her binada 93 hücre bulunuyor. Ayrıca her binanın ortasında yüksek bir gözetim kulesi bulunuyor. Böylece bütün mahkumlar 24 saat gözetim altında tutulabiliyordu. Denebilir ki, bu ‘model’ cezaevinde aynı zamanda mahkumlar üzerinde oluşturulan ve oluşturulmak istenilen tüm psikolojik sistemler uygulandı. Buradaki sonuçlar birçok cezaevi yönetimine el kitabı olarak gönderildi. Günümüzde artık müze olarak kullanılan bu cezaevinin en ünlü mahkumları, 1953’te başarısız bir darbenin ardından tutuklanan Fidel Castro ve Che Guevara oldu.

Tarih boyunca tecrit

Tecrit ilkin kilise hukukunca benimsenmiş ve ilk hapishaneler manastırlarda kiliseyi eleştiren kişiler için ehlileştirme amacı ile 7-8 yüzyıllarda kurulmuştur. Topluma dönük ilk cezaevlerinin kurulmasına 12. yüzyılda İngiltere’de rastlanır. İngiltere’de sanıklar krallık mahkemesince yargılanana kadar hücrelerinde tecrit altında tutulurlardı. 1166’da Kral İkinci Hanry’nin her ilde bu amaç için bir kurum oluşturulmasını emretmesi ile özel olarak cezaevlerinde tek kişilik hücrelerin yapımına başlanmıştır. Tabii yine amaç esas cezanın infazına kadar ‘suçlu’yu tecrit altındaki hücresinde muhafaza etmekti! Daha bu süreçte bile hücre en elverişli yöntem olarak krallık hapishanelerinin temel biçimi idi.
Koşullar son derece gayri insani ve vahşiydi. Yeni bir sınıf olarak burjuvazinin gelişmesi ve iktidarlaşmasını sağlayan koşullar olgunlaştıkça bu konuda da yeni yaklaşımlar ortaya çıkmaya başladı. Özellikle ceza düşüncesinde aydınlanma çağına doğru farklı yaklaşımlar iyice hissedilir hale gelmişti. Toplumsal yapıdaki değişiklere ve gelişmelere paralel olarak tecrit, esas cezanın uygulanmasına kadar sanıkların alıkonulmasına dönük bir yöntem olmaktan çıkıp, mahkumlara uygulanan bir ceza durumuna geldi.

Hafif suçlar için ıslahevleri

16-18. yüzyıllar arasında; 1596’da Amsterdam’da, 1704’te Roma’da, 1773’te Gent’te hafif suçlar için birçok ıslahevi ve atölye kurulmuştu fakat, buralarda bile kurallara uymayanlar için özel hücreler yapılmıştı. Daha kuruluşunda ıslah amaçladığı için hapishane değil, ıslahevi olarak adlandırılıyordu. Buralarda azap çektirilmekten çok ıslah etme esas alınarak sıkı disiplin ve ağır çalışma bu amaçla bir ıslah yöntemi olarak kullanılıyordu.
1596’da Amsterdam’da kurulan Rasphois, ilk hapishane olarak kabul edilir. Burada tecrit, zorunlu çalışma ve sıkı disiplinden oluşan bir sistem bulunuyordu. Hücre daha bu ilk cezaevinin bel kemiğini oluşturuyordu. Tecride alınan mahkumun ruhunda ve beyninde oluşan boşluk ruhani metinler okuyarak doldurulmaya çalışılıyordu. Mahkumun ıslahı ne pahasına olursa olsun hedeflendiğinden mahkumun boşaltılması ve yeniden proğramlanması için en uygun yöntem, biçim ve teknikler araştırılıyor, yeni sistemler birbirini kovalıyordu. Flaman modeli olarak bilinen Amsterdam Rasphois’i ‘İngiliz Modeli Hapishane’ izledi. İngiliz modeli hapsetme Flaman modelinden farklı olarak ağır çalışmanın yanında tecrit yönteminin yoğunca kullanılması ile ayrılıyordu. Ve bunu ıslah etmenin temel koşulu olarak ele alıyordu. 1775 tarihinde Hanway tarafından meşrulaştırılan bu sisteme göre tecrit mahkumu “kötülüklerden kurtularak kendine geri dönebileceği ve bilincin derinliklerinden iyinin sesini duyabileceği müthiş bir şok oluşturmaktaydı.”
Hıristiyan manastırcılığın tekniği olan ve yalnızca Katolik ülkelerde sürmekte olan hücre; çalışma zorunluluğunun ortaya çıkardığı meslek kazandırma ve iş gücünü kullanarak yaşama alışkanlığının yanında hakim ideolojinin yeniden oluşturulmasının da aracı oluyordu. Bu yönteme maruz kalan mahkumun dışarıya çıkmasıyla iflas ediyordu. Öyle ki mahkumları ehlileştirdiklerini düşünen yöneticiler bir süre sonra dışarıda mahkumların hedefi haline geliyordu. Buna rağmen bu sistemle beraber ‘ruhun ve tavırların dönüşümü’ amacı ile bir ceza olarak yasalara girmeye başlıyordu ve hücre uygulaması yeni işlevler kazanan hapishanede etkin olarak öne plana çıkıyordu.

Her iktidara lazım

Siyasi kimliği yok etme modeli olarak Amerikan sisteminin siyasal yenileşme çabalarına bağlı olarak gelişen bu model öncekiler gibi kısa ömürlü olmadı. 1850’lilerde ortaya çıkan cezaevleri Islahat Hareketine kadar yeniden ele alınarak geliştirildi. 1790 yılında Philedelphia kentinde kurulan Valnut Street Hapishanesi’nde uygulanmaya başlanan model, atölyelerde zorunlu çalışma, mahkumların sürekli meşgul edilmesi, hapishanenin mahkumların çalışması ile finansmanı, mahkumları tahliye edildikleri zaman vermek kaydıyla bir ücret verilmesi, yaşamı mutlaklıktan ve sürekli gözetim altında tutarak zamanın ayrıntılı plan dahilinde kullanımı gibi uygulamaları içeriyordu. Bu modelde mahkumun hapis süresi hal ve gidişine göre değişiyordu. Bu yüzden mahkumlar hakkında ayrıntılı dosyalar tutuluyor, bilimlerden yararlanılıyordu. Artık ceza öç almak- acı çektirmekten çok “ıslahı” hedefliyor ve mahkumun bedeninden ziyade, ruhu, düşünceleri hedef alınıyordu. 1829 yılında hücre uygulamasını daha etkin kullanmayı esas alan hapishane sistemi yine Philedelphia’da kurulan Doğu Eyalet cezaevinde başlatıldı.
Burada mahkumlar hücrelerinde zorunlu çalışmaya tabi tutuluyor, görevliler ve ara sıra gelen ziyaretçiler dışında kimseyle görüştürülmüyordu. “Ayırma Sistemi” adı verilen bu yöntem, 19.yüzyıl boyunca Batı’da en yaygın cezaevi sistemi olarak kullanıldı. 1840’da Avustralya’nın doğusunda bir İngiliz ceza kolonisi olan Norfolk adasında yüzbaşı Alexsander Maconochie “Not sistemi” diye bilinen yeni bir sistem geliştirdi. Bu sistem mahkumların önceden belirlenmiş cezalarını yatmaları yerine not toplamalarını dayatıyordu; “iyi davranış” sıkı çalışma not kazandırırken, “itaatsizlik ve çalışmama” notları siliyordu.
Bu sistem cezanın suça uygun olması kuralının yerine bireyleri hegemonya altına almayı esas alıyordu. İngiliz sömürgeciliğine direnenleri ve sosyalistleri hedef alan bu uygulama 1900’lerde yerini yine bir uygulama olan “İrlanda Sistemine” bıraktı. Bu yöntem üç aşamaya ayrılmıştı. İlk aşamada mutlak yalıtmaya dayalı bir hücre hapsi uygulanıyordu. Burada sonuç alırsa diğer mahkumlarla birlikte çeşitli işlerde çalışmaya izin veriliyor, üçüncü aşamada ise epey hizaya sokulmuş mahkum denemeye tabi tutuluyordu. Mahkum tam boyun eğdiğini ve istenilen tipe ulaştığını ispatlamazsa tekrar hücreye kapatılıyordu. Bu sistemde de önceden belirlenmiş ceza süresi yoktu. Salıverme kayıtsız –şartsız teslimiyete ve dönüşüme bağlıydı. 19.yüzyıl sonlarında Amerika’da hükümlülerin suç türlerine göre sınıflandırılarak birbirinden ayrılmasını, zorunlu çalışmayı, önceden belirlenmiş ceza sürelerinin iyi davranışa, ödüllendirme ve koşullu salıvermeyi savunan ‘ıslah evleri hareketi’ diye bir akım doğmuştur. Bu akımla birlikte hücre uygulaması artık tüm suçluları değil, esas olarak siyasal suçlulara nadiren adli suçlulara yönelik uygulamaya dönüştü. 20.yüzyılda Avrupa ve Amerika’da yaygınlaşan bu akım cezaevlerindeki uygulamaların siyasi ve adli mahkumlara farklı uygulanması esasına dayanıyor.

İlk laboratuarı Kore’de...

Bundan sonra hücre siyasi mahkumlara yönelik bir uygulama olarak öne çıkıyordu. Siyasal kimliği yok etmeye yönelik olan hücre ve tecrit uygulamasının mahkumda yarattığı fiziksel sonuçlar ise: İştahsızlık, baygınlık, kalp hastalığı, aşırı terleme, aşırı baş ağrısı, tansiyon, görme problemi, kilo kaybı, tansiyon, mide ülseri, işitme sorunu, halüsinasyon, depresyon, sinirlilik, aşırı gerilim, konsantrasyon bozukluğu, hafıza kaybı, yapısal bozukluk ve konuşma zorluğu olarak tespit edilmiştir.  
ABD, muhalifleri cezaevlerinde tecrit ederek yalnızlaştırmak, bu yolla kişiliklerini yok ederek itaate zorlamak için ilk büyük laboratuarı Kore’de kurdu. Psikiyatrist doktor Edgar Schein burada asker psikolog olarak görev yaparken daha sonra hava kuvvetlerine ve CIA’ya aktaracağı deneyimler edinmişti. Bu deneyimleri cezaevlerinde de kullanılmış ve Schein, 24 maddelik özel bir program hazırlamıştı. Bu programa göre karakter zayıflatılması için teknikler uygulanmalı, sert cezaevi yöntemleriyle arada bir düzenli olarak işkence yapılmalıydı. 1965’lere kadar devam eden bu yöntem, CIA’nın psikolojik baskı teknikleriyle zenginleştirilmişti. Nikaragua’da gizli olarak kurulan hücreler, adeta CIA’nın spikolojik teknik labaratuarları olmuştu. Özellikle siyasi mahkumlar üzerinde uygulanan tekniklerde kişinin hiçselleşmesini sağlayan metodlar geliştiriliyordu.     

Hitler’den iktidarlara miras

Almanya’da 1940’lı yıllarda Hitler’in psikolog ve sosyologları, toplama kamplarını ve hücreleri keşfetmişti. Bu yalnızlaştırma laboratuarında itaat ve korku Harlow’un deneyimlerindeki gibi maymunlara değil, insanlara öğretiliyordu. Hitler’in akıl hocası olarakta tarif edilen Alfred Rosenberg ve Dietrich Eckart, psikologlarda edindiği bilgiler doğrultusunda üç, dört mahkumun bir arada kalmasından ziyade önemi yüksek mahkumların tek hücrelerde tutulmasını ve yemek ihtiyacı dışında hiçbir ihtiyacın karşılanmaması ve mahkumun hiç bir şekilde kimseyle iletişim kurmamasını uygun bularak yürürlüğe koymuştu ama, bu yeterli gelmiyordu. Kişi üzerinde uygulanacak psikolojik baskıların ve fiziksel tahribatların daha fazla ve bilimsel olarak geliştirilmesi gerekiyordu. Hitler’in talimatıyla Almanya ve Avusturya’da toplanarak Berlin’de bir araya getirilen psikologlar da mahkumlar üzerinde uygulanacak psikolojik ve fiziksel etkilerin geliştirilmesi istendi.
Nazi Almanyası’nda toplama kamplarında inşa edilen özel odalarda deneyler yapıldı. Mekanının dizaynı, odanın ısı derecesi, iç mekanda kullanılan renkler, banyo ve tuvalet ihtiyacının nasıl giderileceği, gardiyan mahkum ilişkisi gibi bir dizi uygulamalar psikolog ve sosyologların denetimi ve gözetimi altında gerçekleşiyordu. Günlük olarak tutulan tutanaklar daha sonra psikologlar arasında tartışılıyor ve mahkumun eğilimlerine göre yeni psikolojik tebdirler getiriliyordu. Hücre de kişinin tek başına tecrit altında tutulması her ne kadar 1700’lerin başında başlamışsa da tecrit altında tutulan mahkumların psikolojik ve fiziksel sonuçlarını hedefleyen yöntemler, Hitler döneminde bilimselliğe kavuşturularak ağırlaştırılmaya başlanmıştı. Geliştirilen psikolojik tebdirler iki bölüme ayrıştırılmıştı. Birinci bölümde mahkumun psikolojisi hedeflenirken ikinci bölümde mahkumun dışarıdaki çevresi üzerinde geliştirilmesi esas alınmıştı. DEVAM EDECEK

ALİ ONGAN