AKP’nin ne yapmak istediğini anlamak için İmralı politikasına bakmak gerekir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Türk devletinin kendisi üzerinden yürüttüğü siyaseti Milli İmralı Politikası (MİP) olarak tanımlamıştı. AKP’nin İmralı’ya yaklaşımı da MİP temelinde hep istismarcı ve pragmatist temelde oldu. 

Başbakan Davutoğlu, “Eğer silah bırakma yoksa İmralı’yla görüşmeye de gerek yok” diyerek AKP’nin sorunu çözmeyi değil PKK’yi çözmeyi hedeflediğini itiraf etti. 

Bu, bilinen bir gerçeğin yetkili ağızlarca itirafının ötesinde anlamlar taşıyor. Bu söylem AKP Genel Başkan Yardımcısı Beşir Atalay’ın sürecin başında telaffuz ettiği “enstrüman” tabirine denk geliyor. Davutoğlu, KCK’li yetkililerin “AKP süreci araçsallaştırıyor” tespitini de haklı çıkardı.

Peki İmralı’ya yaklaşım, süreç ve seçimler birlikte okunduğunda karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor? 

İç siyasetin temel bir stratejisi olarak MİP bugüne kadar şöyle uygulandı: 2007’den beri AKP Kürtlere yönelmeden önce İmralı’yı devre dışı bırakmak için tecrit içinde tecrit ve izolasyon uyguladı. Sonra TSK ile anlaşarak topyekün saldırıya geçti. Savaşın yoğunlaştığı bütün dönemlerde istisnasız olarak sırasıyla önce sayın Öcalan’a yönelindi ardından demokratik siyaset ve halk üzerinde baskılar arttırıldı. Üçüncü adım olarak ise Kürdistan dağlarına, gerillaya yönelik geliştirilen kapsamlı hava ve kara harekatları başlatıldı... 

Tam da böyle bir süreci yaşıyoruz. 5 Nisan’dan bu yana Kürt Halk Önderi, HDP’nin İmralı heyeti ile görüştürülmüyor. hükümet, heyetle olan diyalog kanallarını tümden kapatmış durumda. HDP üzerinde hem özel savaş politikaları hem de fiziki saldırılar bizzat hükümet eliyle organize ediliyor. Kürdistan dağlarında, Medya Savunma Alanları’nda İHA’lar, savaş uçakları eksik olmuyor. Sınır bölgelerinde ise askeri hareketlilik, sevkiyatlar devam ediyor. Gerilla bölgeleri obüs ve havanlarla dövülüyor... 

Bu tablo, devletin kendi cephesinden bir savaş yürüttüğünü gösteriyor. PKK’nin “seçimlere kadar hiç bir eylem yapmayacağını ve askeri hedeflerden uzak duracağını“ ifade etmesi önemli bir irade beyanı. Yani devlet kontrollü de olsa bir savaş yürütüyor ancak PKK, savaştan uzak duruyor. 

PKK seçimlere kadar bu tutumda ısrar edeceğini söylüyor. Bu, şu demek: Türkiye’nin geleceğini seçim sonuçları belirleyecek. 

Hem PKK’nin söylemleri hem de AKP’li yetkililerin meydanlarda kullandığı dil, olacakların ip uçlarını veriyor. Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan önce “Öcalan’ı meşrulaştırıyor” diyerek çözüm sürecini sona erdirdi. Hükümet Erdoğan’a boyun eğdi. AKP’li yetkililer “neden silah bırakmıyorlar” diye önce Kandil’i suçladı. Ardından HDP’yi hedef tahtasına oturttular. Ruh sağlığı Erdoğan sayesinde iyice bozulan Başbakan Davutoğlu paranoya üretmeye başladı: Önce dörtlü formül buldu (HDP+CHP+MHP+paralel), ardından bu formülü daha da geliştirdi. DHKP-C ve Kandil’i de ilave ederek 3+3 sonucuna vardı. Yani eleştiren herkes iç düşman. Legal veya illegal olmak ise görüntüye dairmiş ve AKP’ye karşı işbirliği halindelermiş!

Olup bitenlerin içinde Erdoğan’ın ilginç bir değerlendirmesi oldu. Erdoğan, HDP’nin Sayın Öcalan’ı ekarte ederek sırtını Kandil’e yasladığını iddia ediyor. Neymiş, sayın Öcalan başka şeyler söylemiş ama HDP ve Kandil başka hareket ediyorlarmış. Bir anlığına pusulamızı şaşırarak Erdoğan’ın doğru söylediğini var sayalım. Peki o zaman AKP’nin bunun önüne geçmek için sayın Öcalan’la HDP heyetini daha fazla görüştürmesi gerekmez miydi?

Peki AKP neden Sayın Öcalan’ın düşüncelerinin dışarıya yansımasını istemiyor? Çünkü AKP, Sayın Öcalan’ı siyaset dışına itmek istiyor. Görüş yasağıyla Öcalan’ın özellikle seçim döneminde halk üzerinde daha fazla etkili olmasının önüne geçilmesi hedefleniyor. 

Ayrıca AKP gerilimi tırmandırarak ve çatışma, savaş dilini öne çıkararak oy avcılığı yaparken; Sayın Öcalan barış dilini geliştirerek topluma umut ve çözüm aşıladı. Sayın Öcalan’ın barışçıl ve çözümcül dili AKP’nin seçim stratejisini yenilgiye uğratacak kadar güçlü argümanlar taşıyor. AKP’nin sayın Öcalan’a tecrit uygulamasının üçüncü nedeni ise, AKP’nin süreçte var olan krizin aşılmasını değil derinleşmesini ve savaşla sonuçlanmasını istemesi! 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik geliştirilen tecrit ve getirilen görüşme yasağı, AKP’nin ilan etmeye hazırlandığı savaşın ilk adımıdır. İç güvenlik yasası denilen yasayla birlikte ikinci adım ise seçimden sonra atılacak. Ama bir şartla: Bunun için HDP’nin baraj altında bırakılması gerekiyor. Çünkü HDP bütün planları altüst edebilir. HDP’nin baraj altında kalmasının “süperliği” bu işte. 

AKP var gücüyle bu engeli yani HDP’yi bertaraf etmeye çalışıyor. Eğer başarırsa, saldırı konseptinin sac ayakları tamamlanmış olacak. İmralı’ya, Kürtlere ve demokratik çevrelere, PKK’ye karşı savaş! Yani topyekun o da eşittir iç savaş demek. 

Bu savaş konseptinin bozguna uğramasının tek yolu var: HDP’nin barajı aşması. Çünkü harekete geçen, kılavuzluğunu ve komutanlığını Erdoğan’ın yaptığı savaş aygıtını ancak HDP durdurabilir. 

Sonuç olarak, seçim sonuçları hem Kürt tarafının hem de AKP’nin planlarını birebir etkileyecek. Dolayısıyla da 7 Haziran, Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek kadar önemli.