Suriye’deki iç denklemi iki noktada ele almak mümkündür. Birincisi, Baas rejimin bugünkü mevcut durumudur. İkincisi, bütünlüklü olarak muhaliflerin geldiği noktadır.
Esad rejimi bakımından süreç, geçmiş birkaç aya göre, nispeten daha olumlu gelişiyor. Muhaliflerin beklenen toplumsal tabanı oluşturmamaları, özellikle Sünni tabandan beklenilen toplumsal tepkinin gelmemesi, Suriye içerisinde istenilen düzeyde askeri bir gücün oluşturulamaması, ordunun esasen varlığını koruması, Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) verilen askeri desteğin beklenilenin çok gerisinde kalması, Baas ordusundan kaçıp ÖSO’na katılan birçok üst düzey subayın yeniden Suriye ordusuna dönmeleri, silahlı muhalif grupların oldukça dağınık olmaları, uluslararası güçlerin Suriye’ye yönelik politikalarından meydana gelen değişiklikler, doğal olarak Baas rejiminin askeri güçlerinin çok daha inisiyatifli olmasını sağlayan önemli faktörlerden bir kaçıdır. Savaş gücü olarak daha etkin olmaya başlayan Esad rejimi, BM Genel Sekreteri’nin tek taraflı ateşkes önerisini anında reddetti. 
Suriye’de muhalif denen güçler esasen dış faktörlerle sürecin içinde etkili olmanın yollarını arıyorlar. Bunlar kendi içerisinde oldukça farklı gruplara sahip olmaları bir yana aynı zamanda merkezi bir otorite tarafından yönetilmiyorlar. Her ne kadar ÖSO olarak bilinen merkezi bir oluşum olsa da, oldukça farklı silahlı lokal gruplar bulunuyor. Bunlar da kendi aralarında çok daha küçük gruplara bölünmüş durumdalar. Özgür Suriye Ordusu, uluslararası güçlerin organize ettiği ve desteklediği askeri gücün esasını oluşturuyor.
Bunların başında daha çok yıllarca rejimin içinde kalmış, onların suçlarına ortak olmuş, politik dengelerin rejim lehine döndüğünü düşünerek erkenden gemiyi terk eden komutanlar bulunuyor. Bu durumun, hem genel olarak isyancı tabandan, hem de halktan belirgin bir güvensizliğe yol açtığı biliniyor. Askeri olarak belirli bir güçleri olmasına rağmen, önemli oranda bürokratik bir yapı oluşturmaları, politikalarını uluslararası ve bölgesel güçlerin eğilimlerine göre belirlemeleri nedeniyle, esasen Baas rejimiyle açık bir savaşa tutuşmaktan çok, bir denge oluşturarak, sorunu masada çözme eğilimini taşımaktadırlar. Dahası bu eğilime evirilmiş bulunuyorlar.

Muhalif grupların birleşme çabaları

Ayrıca başka ülkelerden gelip Suriye’de aktif savaşan farklı İslami gruplar bulunuyor. Bunların sayısı yaklaşık olarak 5 bindir. Bugüne kadar lokal bir şekilde savaşan bu grupların tek bir merkezli bir yapıya kavuşturulmasına yönelik bir kısım pratik atımlar atıldı. Özgür Suriye Ordusu ile bunların ortak bir komutanlıktan birleştirilmesine yönelik çabaların olduğu da biliniyor. Örneğin Ahrar-ı Şam, Wel Fecr, Ketaibu’l Hak, İbn-i Teymiyye ve Livau’t Tevhid gibi gruplar ‘ortak bir çatı oluşturmak’ için bir araya gelmeye çalışıyorlar.
Sıkça adından bahsedilen Suriye Müslüman Kardeşleri Örgütü olarak bilinen ‘İhvan Grubu’nun çok ciddi bir etkisi olmadığı, Suriye genelinde 40-50 bin civarında örgütsüz bir sempatizan kitlesi olduğu belirtiliyor. Ayrıca İslamcı örgütler-ÖSO arasında oluşturulan söz konusu oluşumda El Kaide güçleri yer almadı. Suriye’de farklı El Kaide grupları da ‘Cebhetu’n Nusre’ ismiyle tek bir komutanlık altında birleştiler. El Kaide militanları ağırlıklı olarak Ürdün kökenli olmaları da ilgi çekicidir. İkinci sırada Irak, üçüncü sırada Türkiye, daha sonra Afganistan, Libya ve Çeçenistan gibi bölgeler izliyor.  
ABD’nin Türkiye ve Suudi Arabistan üzerinde kurduğu baskı sonucu, Suriye’de rejime karşı en çok savaşan güçler olarak bilinen El Kaide grupları hızla izole edilmeye başlandı. Örneğin, Türkiye’nin El Kaide’nin biri Ürdünlü, biri Çeçen ve biri Afganlı olan çok önemli üç komutanını ile üç kuryeyi, Suriye’den Hatay’a geçiş yaparken, tutuklayıp, sessizce CIA ajanlarına teslim etti. Libya büyük elçisinin öldürülmesinde rol aldıkları iddia edilen iki El Kaide militanının Türkiye üzerinden Suriye’ye geçiş yapmak isterlerken, havaalanında yakalanıp ABD’ye verildiler. Türkiye’nin bu yönelimleri, El Kaide tarafından ‘ihanet’ olarak değerlendirildi.

Türk El Kaidesi hayal kırıklığı yarattı

28 Ağustos’ta AKP Hükümeti’nin teşvikiyle, Adana’da bir araya gelen Türkiyeli El Kaide gruplarının önemli bir kısmı Suriye’de savaşma kararı almışlardı. Hatta Fevzi BİRIŞIK, emir olarak atanıp Suriye’ye gönderildi ve AKP devleti askeri dahil olmak üzere her türlü desteği vereceğini belirtti. Ancak verilen sözlerinin önemli bir kısmının yerine getirilmemiş olması, Türk El Kaidesi gruplarda tam bir hayal kırıklığı yarattı. Bu nedenle emir olarak atanan BİRIŞIK, yakın zaman önce Türkiye’ye dönüş yaptı.
Ayrıca Suudi ve Katar rejimlerinin de verdikleri sözlerin önemli bir kısmını yerine getirmemeleri, hatta yalnız bırakılmaları, El Kaide tarafından ihanet olarak değerlendirildi. Bu bakımdan Türkiye ve Arabistan ile El Kaide arasındaki ittifak, ABD’nin baskısıyla bozuldu. Bunun karşılığı şudur: El Kaide, belli bir süre sonra, bu iki ülkeye yönelik bazı eylemlere yönelebilir. Bu olasılık mümkündür. Örneğin, Hac seferi sırasında S. Arabistan’da ciddi eylemlerin olması mümkündür. 
El Kaide, önümüzdeki süreçte kendisine yönelik saldırıların artabileceğini hesaplamaktadır. Bu nedenle Suriye politikasını çok daha hızlı gözden geçirme eğiliminde olduğu anlaşılıyor. Daha önce Türkiye ile oluşan fiili ittifakta, Türkiye kökenli El Kaide grubunun Kürdistan bölgesine yönelik bazı saldırılar yapacağı hesaplanıyordu. Dahası devlet ile böylesi fiili bir ittifak oluşmuştu. Türkiye, ABD’nin baskısıyla bu ittifakı bozmak zorunda kaldı. Bu gelişmeleri dikkate alan Cebhetu’n Nusre grubu, Kürtlerle çatışmama, Kürt bölgesinden uzak durmak gibi yeni bir politika benimsemeye başladı. Bu ne kadar etkili olur, stratejik mi, yoksa Türk devletine karşı bir şantaj taktiği mi bunu zaman gösterecektir.
Muhalifler ile Esad rejimi arasındaki çatışmalarda her iki tarafta önemli kayıplar veriyor. Özellikle Halep bölgesinde muhaliflerin çok önemli kayıplar vermeye başladığı ve birçok bölgede kontrolü elden kaçırdığı anlaşılıyor. Bu kayıpların verilmesinde Lübnan Hizbullah askeri güçlerinin ve İran Devrim Muhafızları’nın çok önemli bir etkisi olduğu biliniyor. Muhalif güçler ise savaşan aktif güç başka ülkelerden gelen militanların oluşturduğu El Kaide yani Cebhetu’n Nusre grubudur. Muhalif güçler arasında bu grubunun etkinliğinin artması özellikle ÖSO’yu rahatsız etmektedir.
Bu bakımdan Suriye’deki savaş, doğrudan bölgesel güçlerin çatışması olarak yürümektedir.

Üçüncü bir güç olarak Kürtler ve Özerk Kürdistan

Kürtler, mevcut dengeleri en iyi şekilde değerlendirerek, politik kazanımlarını hızla maddi bir güce dönüştürdüler. Suriye içerisinde savaşan farklı politik güçlerden yana olmayıp; tersine demokratik-devrimci muhalefetle birlik olmaya çalışmaktadırlar. Suriye genelinde alternatif bir güç olmaya çalışırlarken, doğal olarak dikkatlerini ‘Özerk Kürdistan’ bölgesinin inşasına veriyorlar. Bu da çok doğal ve olması gerekendir. Özerk Kürdistan’ın kurulması ve bunun somut maddi bir oluşuma dönüşmesi, bütün Suriye halkları için stratejik bir değişim anlamına geldiği/geleceği biliniyor. Özellikle Kürtler arasında oluşan ittifak ekseninde Kürt Yüksek Konseyi’nin (KYK) kurulması, öz savunma güçleri olarak ordulaşma ve yönetimsel yapıların oluşturulmaya başlanması yani Kürdistan bölgesinde bulunan bütün halkların kendi kendini yönetme sürecine girilmesi, alternatif bir model olarak görülüyor. Batı Kürdistan’da oluşan yeni sürecin başarılı olmasının temel koşulu da, öncelikli olarak Kürtler arasında oluşturulacak stratejik ittifaktır. Kürtler bu süreci iyi değerlendirirlerse, bölgesel güç olmak konusunda önemli bir adımı atmış olacaklar. Bunun nesnel zemini tahmin edilenden çok daha güçlüdür.
Ancak Kürdistan bölgesinde oluşan alternatif model, hem uluslararası, hem de bölge güçlerini rahatsız etmeye başladı. PYD’nin önderlik ettiği yeni politik yapılanmaya karşı çok yönlü saldırı hamlelerinin olacağı anlaşılıyor. KYK’nin hiçbir gücün askeri olmayacağını tersine alternatif demokratik bir modelin inşasını sağlayacaklarını açıklamalarından sonra Güney Kürdistan Yönetimi’nin Başkenti Hewlêr’de bir toplantı gerçekleştirildi. 2 Eylül 2012’de yapılan toplantıya kimler katıldı: Suriye Kürtleri Birlik Partisi üyesi Abdulbaki Yusuf, Suriye Kürdistanı Birlik Partisi üyesi Abdulhakim Başar, Suriye Kürtleri Demokrat Partisi Sekreteri Nureddin Hemid Bırimo, Güney Kürdistan Doğruluk Partisi Sekreteri Selah Bedreddin, Suriye’deki Kürt Halkı Birlik Partisi eski sekreteri ve Güney Kürdistan’daki Kawa Kürt Kültür Merkezi Başkanı, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili, Amerika’nın Ürdün elçisi, İsrail’in Almanya Büyükelçiliği’nden bir yetkili, İsrail istihbarat örgütü MOSAD’ın Güney Kürdistan’daki bir yetkilisi, Güney Kürdistan Güvenlik Konseyi ve İstihbarat Servisi Başkanı Mesrur Barzani, YNK Politbüro üyesi Kosret Resul ve KDP Politbüro Sekreteri Fazıl Mirani, Bölge Başbakanı Neçirvan Barzani ile YNK Genel Başkan Yardımcısı Berham Salih.”

ABD ve İsrail Kürtleri pazarlamak istiyor

İlginç ve stratejik bir toplantı olduğu kesin. Peki, birbiriyle it dalaşına tutuşan İsrail ve Türkiye, ABD, Almanya ve Güney Kürdistan Bölge Yöneticileri’nin ortak toplantı yapmalarının politik arka planı nedir? Birincisi, Suriye’de bölge haklarına model olabilecek demokratik bir oluşumu engellemek, ikincisi, Kürtleri muhaliflerin yedek gücü haline getirerek kullanmak istiyorlar. Biliniyor ki, Kürtler olmaksızın Esad’ın devrilmesi son derece zordur. AKP devleti, El Kaide’yi pazarladı. ABD ve İsrail buna karşılık Kürtleri pazarlamak istiyor. Bunu yaparken de, Güney Kürdistan güçlerini kullanarak yapmaya çalışıyorlar. Kamuoyunda İsrail ile Türkiye, birbirine saldırmış gibi görünürken, arka planda tam bir ittifak içinde hareket etmektedirler. Üçüncüsü, Türkiye, Suriye’de PYD’nin içinde olmadığı bir Kürt oluşumunu fiilen kabullenmiş gibidir. Türkiye’nin bu fiili durumu kabullenmesine verilecek ikinci ödül ise ‘PKK’nin yönetici kadrolarına yönelik saldırıların yapılmasıdır. Yani kamuoyunca bilinen belli başla yöneticilerinin fiziki tasfiyesinin sağlanması planıdır. CIA, MOSSAD, MİT ve Güney Kürdistan Güvenlik Konseyi ve İstihbarat Servisi temsilcilerinin toplantıya katılmış olmaları, söz konusu tasfiye projesinin çok yönlü olduğunu gösteriyor.
Dikkat edilirse toplantıda tek bir parti yok: bölgenin en büyük gücü PYD. Hedefin PYD ve onların oluşturmaya başladığı toplumsal sistem olduğu anlaşılıyor. Bölgesel ve küresel güçler, kendi politikaları dışında kalan ve alternatif bir toplumsal yaşam modeli uygulamak isteyen PYD’yi tasfiye ederek, Barzani’nin etkinlik alanını genişletmek istiyor. Bu toplantı bütünlüklü olarak Kürtlere yönelik tam olarak politik bir ihanettir. Ayrıca alınan kararlara bakıldığında, PYD’ye yönelik psikolojik savaşın bütün kirli yöntemleri kullanılacağı anlaşılıyor. Tehlikenin en büyük yanı ise, Kürt Yüksek Konseyi (KYK) içerisinde yer alan parti ve örgütlerin bu toplantıya katılmalarıdır. Söz konusu kararların tek birinin uygulanması, Kürtler arasında yeni bir çatışmanın başlatılması anlamına geleceği biliniyor.
Kürtler üzerinde oynanan bu oyunun politik sonuçları Kürtler için son derece ağır olacaktır. Mevcut politik kazanımların toptan yok olmasına yol açabilir. Bu bakımdan, Kürtler küresel ve bölgesel sömürgeci güçlerin bu oyununu mutlaka boşa çıkarmalıdırlar. Mesud Barzani, iktidar hırsıyla, Türkiye ve İsrail gibi ülkelerin oyununa gelmemeli, Kürtlerin elde ettiği kazanımlara kişisel egoları için heba etmemelidir. PYD olmadan, Suriye’de Kürtlerin başarma şansının olmadığını da başta Barzani ve Talabani kabul etmeli ve bu gerçeğe göre politik hesaplarını yapmalıdırlar.
Sonuç; Suriye’de uluslararası emperyalist güçlerin bir savaşı var. Bu savaşın politik ve sosyal sonuçları tahmin edilenden çok daha ağır olacaktır. Bölgenin aktif dinamik gücü olan ve küresel emperyalist kuşatmaya karşı, kendi özgür toplumsal modelini uygulayan PYD, Suriye halklarının birleştirici gücü olma potansiyeline sahiptir.
Bize düşen görev, Suriye halklarının yanında yer almak ve desteklemektir. Küresel emperyalist işgale karşı gerekli politik tepkiyi göstermek son derece önemlidir. Yürütülen haksız savaşa karşı çıkarken, özellikle Kürtlerin özgürlük mücadelesini aktif olarak desteklemeliyiz. Biliyoruz ki, Kürtlerin özgürleşmesi, Suriye’deki diğer hakların da özgürleşmesi demektir.

DR. MUSTAFA PEKÖZ