Zabel MİRKAN
“Bir kadın olarak ülkem yok. Bir kadın olarak bir ülkem olsun istemiyorum. Bir kadın olarak bütün dünya benim ülkem...”
1882’de Londra’da doğan Virginia Woolf, beş çocuklu ailenin dördüncü çocuğuydu. Yaşadığı dönemde kız çocuklarının okula gitmesi hoş karşılanmıyordu, bu yüzden okula gidemedi. İlk öğretim bilgileri babası tarafından verildi. Babasının geniş kütüphanesinden büyük ölçüde yararlanan Virginia, 1895’te ilk yazılarını yayımlamaya başladı. 1904’te Bloomsbury’ye taşındı. Burada içinde birçok entelektüel isim barındıran ve özellikle cinsel kimlikler konusundaki özgürlükçü bakış açısıyla bilinen Bloomsbury Grubu’yla tanıştı.
1912 yılında Leonard Woolf ile evlendi. Bu evlilik Woolf’un ölümüne kadar devam etti. Leonard Woolf’un Virginia için açtığı yayınevi, Virginia’nın kitaplarını yayımlayabilmesi için önemli bir fırsat oldu. İlk kitabı Dışa Yolculuk 1915’te yayınlamdı. 1919’da Gece ve Gündüz, 1922’de ise Jacob’un Odası yayınlandı. 1929’da feminist hareketin öncü kitaplarından biri olan ve kadınlara ‘’Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!’’ diye seslendiği Kendine Ait Bir Oda yayımlandı.
Dalgalar, Deniz Feneri, Mrs. Dalloway gibi klasikleşmiş kitapları elliden fazla dile çevrilen Woolf, bilinçaltı akışı tekniğini edebiyatta en yetkin biçimde kullanan yazarlardan biri oldu. Edebiyat tarihinin en büyük ve önemli kadın yazarlarından kabul edildi. Yaşamı boyunca birkaç kere intiharı deneyen Woolf, 28 Mart 1941’de, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı derin karamsarlığın da etkisiyle içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp ceplerini taşlarla doldurarak, evlerinin yakınlarında bulunan nehre atlayıp intihar etti.
İnsanları karnabaharlara yeğlerim
“İnsanları karnabaharlara yeğlerim,” diyor Mrs. Dalloway romanının ilk sayfasında Virginia. 20. yüzyılın en önemli modernist romancılarından biri olarak kabul edilmesini sağlayan bilinçakışı tekniğinin en yetkin örneği olan Mrs. Dalloway, 1925 yılında yayımlandı. Çağdaşlarının ve kendisinden sonra gelen yazarların biçemlerini derinden etkileyen bu anlatı tekniğini ustalıkla kullandığı ve belki de tekniği şaha kaldırdığı en önemli romanı addedildi bu kitap.
“Dünyanın yaşadığı deneyimin bu geç dönemi hepsinin, bütün insanların içinde bir gözyaşı pınarı doğurmuştu. Gözyaşları ve keder; cesaret ve sabır; tümüyle dik duruşlu ve dirençli bir tavır.” Birinci Dünya Savaşı artık bitmiştir ve sıcak bir haziran günüdür Londra’da. Clarissa Dalloway, o akşam vereceği büyük partiye hazırlanmaktadır. Aynı gün Hindistan’dan beklenmedik bir ziyaretçi gelir: Clarissa’nın ilk aşkı Peter Walsh. Onun bu apansız gelişi uzak bir geçmişin anılarını, eski arkadaşlıkları ve Clarissa’nın gençliğinde yaptığı tercihleri canlandırır zihninde. Bugüne dek örmeye çalıştığı yaşamı bir anda derinden sarsılır. Clarissa şimdi yaşamını, ilişkilerini ve sıradan, tekdüze evliliğini daha derinlikle sorgulayacaktır.
‘Mrs. Dalloway olmak; Clarissa bile olmamak’
Clarissa, ilk gençlik yıllarında Peter Walsh’tan kaçsa da Peter’in etkisinden kurtulamamış bir kadın. Hayalleri olan, sosyal becerileri güçlü ve hayli akıllı. Ancak Peter da bir o kadar çetin bir karakter. Her şeyden önce Clarissa’ya göre yetişilmesi gereken bir figür, çünkü Peter bir sosyalist. Sürekli didişen, her şeyi tartışmaya ve paylaşmaya açan bir sosyalist. Clarissa’yla bir çatışmasında şöyle diyor Peter: “Kusursuz bir ev sahibesinin bütün nitelikleri var sende.” Clarissa bu sözden sonra ne düşüneceğini tam olarak bilemiyor; ama tüm gece ağlıyor yatağında. Erkeklerin ve hatta sevdiği adamın gözünde olup olabileceği bu mudur sahiden? Kusursuz bir ev sahibesi. Peter’in evlenme teklifini kabul etmez Clarissa, Peter ise her şeyi bırakıp Hindistan’a taşınır. Clarissa’nın hayatındaki yeni dönem ise Mrs. Dalloway olacağı dönemdir.
Evin bodrumuna sıkışan Mrs. Dalloway
Richard Dalloway’le evlenir Clarissa. Richard hayli zengin bir iş insanıdır. Her gece özel davetler veren ve kusursuz bir eve sahip bir burjuva. Mrs. Dalloway, Richard ve arkadaşlarına uyum sağlayabilmek için sürekli ev partileri verir. Sosyalitede kabul görebilmesinin tek olanağı olarak bunu görür çünkü. Ancak bu gecelerde Richard’ın karısı olmaktan öteye gidemez İnsanlarla dilediği gibi bir diyalog kuramaz. Aklına Platon okuduğu, Shelley okuduğu ilk gençlik yılları gelir; ama nafile. Artık o evin kusursuz ev sahibesidir ve o evin bodrumuna sıkışıp kalmıştır.
Virginia Woolf’un kendine karakter olarak başta sahiden durgun bir zekâya sahip olduğunu düşündüğümüz Mrs. Dalloway’i seçmesi kimilerine ilginç gelebilir. Ancak durum hiç de öyle değil. Woolf, ustalıkla Mrs. Dalloway’in iç dünyasına iner ve yaşadığı tüm karmaşanın nedenini savaş sonrası toplumun uğradığı tahribata, gelişen kapitalizme bağlar. Kitaptaki tüm karakterleri ise Mrs. Dalloway’e... Bir dönemi değil, bir günü anlatsa da roman tam anlamıyla bir dönem ve derinlikli bir toplum analizidir.
Körelmesi beklenen bir cevher
Sınıfsal olarak Mrs. Dalloway’in hiçbir sıkıntısı yoktur; ama tam da bu sınıfsal konumu yüzünden o kadar yalnızlaştırılmış ve kendine yabancılaşmıştır ki hiçbir şey tatmin etmez onu. Üretime katılmayan, tüm gün evde olan bir insanı ne tatmin edebilir? Çalışan demir ışıldar gibi sözlerin yüceltildiği toplumlarda üretime katılmayan birey daha da yalnızlaşır. Keza Mrs. Dalloway ev içi üretime katılmak istese de kapitalizm çoktan onun işlerini başkalarına veya başka nesnelere yaptıracak gücü, kudreti kendinde bulmuştur. Ev içi üretim yardımcılar, diğer işler ise mutfak robotları veya başka gereçlerle halledilir. Mrs. Dalloway, tüm yeteneği elinden alınmış ve körelmesi beklenen bir cevher gibi ihtişamlı evinin salonunda oturmaktadır şimdi.
Cadı diye yakıldığımız dönemlerden miras
Romanda zaman mefhumu o denli ustalıklı kullanılmıştır ki, bir tam gün olduğunu ısrarlı takip etmediğinizde kaçırabileceğiniz anlar var. Saatler, çizgiler ve tik tak... Zamanı bu kadar ustalıklı kullanabilmek için zamanın içinde hapsolmuş bir karakter gerekiyor size ya da tüm günleri tek bir aynı gün gibi geçen biri. Mrs. Dalloway her iki önermeye de uygun. Yaşamındaki bütün günleri aynı geçiyor, üstelik istemeyeceği kadar zenginliğe, şahane bir eve ve yüksek mevkilerdeki tanıdıklara rağmen. Burjuva sınıfına mensup insanlarda dahi bu denli etki eden mutsuzluk, savaşta yaşamını kaybedenlerin yakınlarına ya da varını yoğunu yitiren insanlara nasıl zuhur etmiştir? Kitapta bunun ne’liğine dair bir şey vermiyor Woolf; ancak siz bir okur olarak zaten diğerlerinin yaşamını düşünmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi.
Woolf’un tercihi ise bilinçli. Zevk ve sefa içinde yaşadığı düşünülen, burjuvaların içinde dahi kabul görmeyen başka bir gerçekliği aktarıyor bize Mrs. Dalloway özelinde: Kadın olmak. Bu yakıcı gerçekliğin vurgusundan kaçmayalım kitabı okurken. Uçağımız, gemimiz, roketimiz, tarlamız, bağımız bahçemiz bile olsa günün sonunda evdeki bir hayaletten farkı olmayan ve eşinin soyadıyla çağrılan insanlarız biz çünkü. Cadı diye yakıldığımız dönemlerden miras bir lanet hep üzerimizde...