Suikast ve siyasi cinayetler tarihi, bir yönüyle Ahmed Arif’in tanımladığı gibi teke tek döğüşte yenilmeyenlerin tarihidir de aslında.
Teke tek döğüşte baş edilemeyenlerin, kirli ve gizli hesap ve planlar, kalleşçe tuzaklar ve karanlık yüzlülerce ortadan kaldırılmaları fiili suikast olarak tanımlanır, sosyal bilimlerce. Böyle olmasına karşın bir kişi veya grubu önceden tasarlayarak, acımasızca ve aniden katletme işlemlerinin tümü suikast kategorisinde yer alır, referanslarını da genellikle siyasi ve dini amaçlar oluşturur.
Konumuz Kürtlere karşı işlenen suikast ve siyasi cinayetler olduğundan sadece bu konuya eğilecek, dünyanın başka coğrafyalarında işlenen suikastlere ise değinmeyeceğiz.
Wikipedia’nın Almanca versiyonunun kayda almaya değer gördüğü suikastler listesinin başında milattan önce 680 yılında Mezopotamya’da işlenen bir cinayet yer alır. Asur Kralı Sanherib öz oğlu tarafından önceden planlanmış ve bir tuzak sonucu yaşama geçirilmiş bir suikastle ortadan kaldırılarak, suikastler tarihine başlangıç yapılmış olur. Wikipedia’nın kayda aldığı son suikast ise 2013 Ocak ayı itibariyle Paris suikastidir. 9 Ocak 2013 tarihinde Paris’te katledilen Kürdistan Özgürlük ve Direniş Sembolü Sakine Cansız ile Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez suikastler tarihinin şimdilik son halkasını oluşturur. (http://de.wikipedia.org/wiki/Liste_bekannter_Attentate)

Alamut mektebi veya Assasination

Tarihte bu işin (suikast) mektebini, akademisini kuran, bu işi sistemli bir biçimde yürüten ise Alamut’u karargah tutan Hasan Sabah olduğu iddia edilir. Amacına ulaşmak için binlerce, onbinlerce kişiden oluşan ordulara ihtiyaç duymaz Hasan Sabah. Dağ başında oluşturduğu küçük bir Talipler müfrezesinin tek tek neferleri, hedeflerini can evinden vurmak için yeter de artar bile. Herhangi bir başkentte işlenen tek bir cinayetle verilen mesaj yeter ona. Böyle olduğu içindir ki suikast fiilinin İngilizce karşılığı onun mektebiyle ifadesini bulur: Assasination.
Bu iş için kullanılan araçlar, silahlar ise teknik ve bilimin, öldürme ve katletme “sanatı”nın fabrikasyonuyla farklılık kazanır sadece. Bazen bir yastık veya bir damla zehir, bazen paslı bir hançer veya satır, bazen bir tablet veya iğne, bazen plutoniumdan bir zerrecik, bazen bir trafik veya helikopter-uçak kazası ve çoğunlukla ama adresi şaşırmayan tek bir mermi.
Erdoğan’ın gece gündüz övündüğü ve “Ejdadlarıma söz söyletmem” dediği Osmanlı hanedanlığının saraylarında yaşananlarla kullanılan teknikleri ise şimdilik teğet geçelim. Muhalifleri de bir yana bırakalım. Kaç Hanedan‘ın, kaç Sultan’ın, kaç Vezir ve Sadrazam’ın, kaç Veliaht ve Prens‘in kendi eceliyle öldüğü varsın Türk “bilim” kurumlarının işi olsun.

Kürtlere karşı sistemli kirli mekanizma

Kemalist Cumhuriyet Osmanlı’nın bu kirli geleneğini elekten, süzgeçten, filtreden geçirdi, bir mekanizmaya kavuşturarak sistematize etti, kurumsallaştırdı. Bu kirli silahı bir yandan muhaliflerini, rakiplerini, hasımlarını ortadan kaldırmak için devrede tutarken, asıl olarak da türdeş ve homojen bir toplum yaratma projesine karşı başkaldıran Kürtlere karşı hep diri tuttu. Teşkilat-ı Mahsusa ve Milli İstihbarat Teşkilatı bu kirli emeller için harıl harıl çalıştı. Bir yandan karanlık yüzlü tetikçilerle ön planda yer alan şahsiyetler hedeflenirken, diğer yandan da ödüllendirme ve imtiyazlarla bu kesimlerin içinden maşa temini yoluna gidilerek hedeflenen toplum içindeki önderler katledilerek korku ve güvensizlik, hasımlık ve düşmanlık körüklenmek istendi.
Geride bıraktığımız yüzyılın başında da, ortasında da, günümüzde de TC yetkililerinin temel amacı Kürtlere unutamayacakları acılar yaşatmak, Kürt toplumunda bir travmaya yol açmaktı.
1937 baharında Seyid Rıza’nın oğlu Bira İbrahim’in kahpe bir tuzakla ortadan kaldırılması, bu amaca ulaşmak, Seyid Rıza’yı can evinden vurarak kolunu kanadını kırmak içindi. Yine Koçgîrî ve Dêrsim direniş önderlerinden Alişêr ve eşi Zarîfe’nin 9 Temmuz 1937 tarihinde maşa olarak kullanılan Rayber ve Zeynelê Kop tarafından haince ve alçakça katledilmeleri bu amaca dönüktü.

Kirli mekanizmanın çatısı olarak MGK

TC bu kirli mekanizmayı zamanla daha da sistemleştirdi. Milli İstihbarat Teşkilatı, Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla, Gladio, Emniyet, JİTEM ve Askeri İstihbarat birimleri bu sistemin farklı dişlileri, mekanizmaları olarak hep ortak amaca hizmet etti. Bu iş için devasa bütçeler devreye kondu, örtülü ödenekler, ödüllü genelgeler bu tür kirli işler için kullanıldı. Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ise bu işlerin planlandığı, koordine edildiği ve yürürlüğe sokulduğu anayasal organ olarak son otuz yıldır hep devrede tutuldu.
Son otuz yılın tüm siyasi cinayet ve suikastlerinden, emri veren birimler, tetiği çeken, satırı kullanan eller farklı olsa bile asıl olarak bu üst organ, Milli Güvenlik Kurulu sorumludur. Turgut Özal’ın, Eşref Bitlis’in ve art arda ortadan kaldırılan albay ve generallerin katilleri o dönem bu kurulda görev ifşa eden asker ve sivil zevattır.
Yakın dönemde bile kendi devlet başkanlarını, bakan, general ve aydınlarını ortadan kaldıran bir devletin Kürtlerin gözünün yaşına bakmayacağı ise aşikardır. Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında katledilecek Kürtlerin listesini onaylayarak Apê Musa, Mehmet Sincar, Behçet Cantürk, Cengiz Altun, Medet Serhat ve Savaş Buldan’ın; onlarca, yüzlerce, binlerce Kürt yurtseverinin katledilmelerine yol açanlar, emir verenler o dönemin MGK üyeleridir.  Bu suikastler, cinayetler meşruiyetini “Devlet için kurşun atan da şereflidir, kurşun yiyen de...” (Tansu Çiller) diyen anlayıştan almaktadır. Raporunda, “Behçet Cantürk’ü polis öldürdü, pek çok Kürt asıllı kişi infaz edildi, cezalandırılmaları doğruydu” diyen Kutlu Savaş, işte bu üstü örtülemez gerçeği teyit etmek zorunda kalıyordu.

PKK’ye yardım eden işverenlerin listesi

Susurluk Araştırma Raporu’nda “Susurluk olayının başlangıcı belki de zamanın Başbakanı Tansu Çiller’in bir cümlesinde gizlidir, “PKK’ya yardım eden işadamlarının listesi elimizde” diyordu. “Sonra da infazlar başladı” diyerek emrin en tepelerde görünür vaziyette olanlarca alındığını, ancak uygulamanın derinlerde yer alan karanlık birimlerce yerine getirildiğini onaylamak zorunda kalıyordu Kutlu Savaş.
“Kumarhaneler Kralı” diye adlandırılan Ömer Lütfü Topal’ı salt Kürt olduğu, faaliyet gösterdiği alanda Türkleri solladığı ve Amed’de savaş mağduru yoksul ve aç Kürtlere devletten habersiz aşevi açarak bir tas çorba, bir lokma ekmek dağıttığı için ortadan kaldıran bir devlet, neden Moskova’da Türk mafyasının önünü kesen Dede Hesen’i (Aslan Usoyan) faili “meçhul” bir cinayetle ortadan kaldırmaya yeltenmesin?
Tanımış Kürt şahsiyetlerine, yurtseverlerine yönelik tüm cinayetlerde adres TC ve kurumlarına çıkmaktadır. Tansu Çiller’den farklı bir ekolde yer alan “liberal” Kutlu Savaş bunun doğru bir yöntem olduğunu, ancak şekle de dikkat etmek gerektiğini bakınız nasıl ifade ediyor: “Kim olduğu ve ne yaptığı aşikar olmasına rağmen devlet, (Behçet) Cantürk’le başedememiştir. Yasal yollar yetmemiş neticede Özgür Gündem gazetesi plastik patlayıcılarla havaya uçurulmuş, Cantürk’ün devlete biat etmesi beklenirken adı geçenin yeni bir tesis kurmak üzere harekete geçmesi üzerine, Türk Emniyet Teşkilatı tarafından öldürülmesi kararlaştırılmış ve karar infaz edilmiştir... Böylece ‘PKK finansörü işadamlarının elde olan listesi’nden bir kişi eksilmiştir... Ülkenin birliğine, bütünlüğüne aykırı eylem sahipleri ağır bir cezayı haketmişlerdir. Yapılanlarla aramızdaki tek ihtilaf uygulamanın şekline... ilişkindir. “(Susurluk Raporu)

Kürt’e unutamayacağı acılar yaşatmak

Aradan geçen onlarca yıllık sürede amaçta, yapılması gerekenlerde bir farklılık yok Türk cephesinde. Tek farklılık uygulama şeklinin şık kaçıp kaçmamasında, bu işe uygun kılıflar bulunup bulunmamasında, maşalar kullanılıp kullanılmamasında. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün de, Demirel ve Çiller’in de, Gül ve Erdoğan’ın da ortak hareket noktaları Kürt’e unutamayacakları acılar yaşatmaktı. Bu kimi zaman ölüm mangalarının eline tutuşturulan listeler ve işlenen alçakça cinayetlerle yaşam bulur, kimi zaman bir nokta operasyonu şeklinde cereyan eder, kimi zaman bir trafik kazası görünümünde zuhur bulur, kimi zamansa zaaflardan yararlanılarak saflara sızdırılan karanlık yüzlü soysuz birinin çektiği tetikle.
Örneğin kimse Ağrı direniş önderi İhsan Nuri Paşa’nın Tahran’da meydana gelen “sıradan” bir trafik kazası sonucu 25 Mart 1976’da aramızdan ayrıldığını, yaşama gözlerini yumduğunu sanmamalıdır. Kürt Özgürlük Mücadelesi’nde yer alan, buna katkı sunan hiçbir Kürt yurtseverinin ölümü, şayet eceliyle yaşama veda etmemişse, kaza süsü verilmiş olsa bile şaibelidir. Ölümsüz Şeyh Said’in idam edilişinin yıldönümünde PKK lideri Öcalan’a idam cezasının verilmesi tesadüf değildir ve bir mesaj içermektedir. Kürtlerin mücadele ettiği bu devlet, TC intikamcıdır. Ve bu dünün faturasının günü geldiğinde tahsil edileceğinin beyanı ve deklarasyonudur.

Sadece TC değil İran da

Benzer şeyler tüm sömürgeci güçler için de geçerlidir. Tümünün elinde de Kürt kanı var, tümü de başedemediklerine karşı benzer kirli yöntemleri devreye koymuşlardır. Biri emellerine kavuşmak için kanlı ve kirli bir tuzak kurarken, bir diğeri bu işi dünyanın gözü önünde alenen yapar. İran İslam Cumhuriyeti, Kürdistan’da elde edemediği sonucu Avrupa’da Kürt liderlerini katlederek elde etmeyi amaçlar. Görüşmelerde bulunmak için aracılar kor devreye. Ve KDP-İran’ın Güney Kürdistan’daki kardeş partisi eliyle haber salar KDP-İran Genel Sekreteri Dr. Qasimlo’ya. Yer olarak da Viyana tayin edilir. Ölümsüz Qasimlo’nun yol arkadaşlarıyla dostlarından bazıları “gitme, oyundur, tuzaktır” der. Qasimlo’ysa, “işin içinde ölüm de olsa görüşme ve diyaloğa bir şans vermek gerekir” diyerek Viyana yoluna koyulur. Ve Dr. Qasimlo’yla arkadaşları 13 Temmuz 1989’da Viyana’nın orta yerinde şimdiki Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad’ın da içinde yer aldığı bir ölüm mangasınca görüşme masasında katledilirler.
Şayet Dr. Qasimlo, partisi ve aracı olan Kürt partisi biraz tedbirli davransa, görüşme yerinin güvenliği sağlanmış olsaydı, Qasimlo ve arkadaşları yaşıyor olacaklardı.

Çıkarılması gereken dersler

Benzer bir akıbete ardılı Dr. Sadık Şerefkendi (Dr. Said) de uğradı. Güleç yüzlü devrimci Dr. Said de, 17 Eylül 1992 günü Berlin’de İran muhalefetinden oluşan bir grupla görüşürken alçakça katledildi. Ağustos 1992’de konuğumdu Dr. Said. Berlin’de Sosyalist Enternasyonal toplantısında da beraberdik hep. Tüm uyarım, endişem güvenlik üzerineydi. O ise Alman polisinin kongre salonunda aldığı tedbirin rahatlığı içindeydi. Şayet Mykonos restoranının ön bölümünde, pencere önünde birkaç kişi çay içiyor olsaydı, Dr. Said bugün yaşıyor olacaktı.
Aynı tedbirsizlik, ihmalkarlık, Paris katliamı için de geçerli. Biraz daha duyarlı ve dikkatli davranılsaydı Besê’nin kızı, Zarîfe’nin yoldaşı, Kürtlerin Rosa’sı Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez hanemizde işlenen bir suikastle elimizden alınmış olmayacaklardı.
Sömürgeci güçler, bu kirli mekanizmayı kullanan alçaklar emellerine, amaçlarına ulaşamadılar. Yeni Alişêr ve Zarîfeler, yeni Qasimlo ve Şerefkendiler, yeni Apê Musa ve Sakineler mücadele bayrağını yere düşürmeme andı içerek saflardaki yerlerini aldılar. Bunun en son kanıtı ise Kürdistan’ın dört bir yanında ve Kürt diasporasının olduğu her alanda üç Fidan’ın anısına kenetlenen milyonlardır.
Kısaca “konuş, oyala ve tepelerine in” diye de özetlenebilecek ‘entegre strateji’nin son kurbanları Dêrsim’in asi ve direngen kızı Sara, Rojbîn ve Ronahî’nin hanemize tecavüz edilerek Paris’in orta yerinde katledilmeleri bize ders olmalıdır. Daha uyanık, daha seçici, daha titiz ve daha tedbirli olmalı, kapı ve pencereleri legal ve kitleye açık kurumlar da olsa daha iyi izole etmeliyiz.
Bir de Duran Kalkan’ın annesi Safiye Kalkan’ın 28 Ocak’ta Yüreğir-Kozan yolu üzerinde bir kaza sonucu hayatını kaybettiği iddiası ne kadar inandırıcı kaçar, bilemiyorum. Bildiğim ecelsiz her ölümün “Kürtlere unutulmaz acılar yaşatma” konseptinden ayrı düşünülmemesi gereğidir!

MEMO ŞAHİN

msahin1@web.de