‘Fikrimiz iktidarda, biz hapisteyiz”. MHP Genel Başkan Yardımcısı Agah Oktay Güner 12 Eylül mahkemeleri önünde şaşkınlığını böyle ifade ediyordu. Fethullah Gülen cemaati de şimdi böyle mi hissediyor acaba?

Erdoğan Gülen çatışmasının politik temalarının İsrail’le ilişkiler ve “Çözüm Süreci” olduğunu; Gülen’in İsrail’le ilişkilerin bozulmasına ve Çözüm Sürecine karşı olduğunu biliyoruz. (Koalisyon ortaklarının kopuşunun “Mavi Marmara” olayıyla renk verdiğini, Fidan operasyonuyla su yüzüne çıktığını hatırlayalım). Erdoğan/AKP şimdi bu çizgiye geldi. Ama bu çizgi yalnızca Gülen’in çizgisi de değildi. TSK da Ergenekon operasyonunun yaralarını sardığı oranda sesini yükselterek aynı şeyleri söylüyordu. TSK ek olarak Gülen cemaatinin devletten temizlenmesini ve “iade-i itibar” istiyordu. 

Olayların gelişmesine içeriden ve gündelik ilerlemesi içerisinden değil de dışarıdan ve iktidar politikalarının değişimi açısından bakarsak, AKP iktidarının ABD’nin değişen Suriye politikasıyla arasındaki makasın daraldığı bir süreç yaşadığımızı görürüz. 

Bu sürecin başında Suriye’de cihatçı çetelerin açık ve doğrudan destekçisi olan, Mısır’daki Suudi (ve tabii ki ABD-İsrail destekli) darbeyle kardeş partisi İhvan’ın düşürülmesini hazmedemeyen, İsrail’le ilişkileri gerildikçe gerilen ve bu nedenle ABD ile arasındaki makas sürekli açılan bir AKP iktidarı bulunuyordu. 

Kontrgerilla ilişkileri çerçevesinde bir ABD aparatı olan Cemaat’in AKP ile koalisyonundaki gücü, Erdoğan’ın 2010 konjonktürüne takılıp kalan politik tutumunu 2012 konjonktürüne uyarlamaya yetmiyordu. 

Bu durum karşısında ABD, tıpkı Ergenekon operasyonlarındaki gibi Cemaati AKP’nin üzerine saldı. (CIA aracılığıyla edinilebileceği besbelli olan tapeler, yolsuzluk belgeleri, fotoğraflar daha 17-25 Aralık operasyonu başlamadan önce elden ele dolaşmaya başlamıştı.) AKP’yi düşürerek ABD’nin güncel siyasetine uyum gösterecek bir iktidar seçeneği üretilebilirse ne alaydı; ama koalisyonu bozarak AKP’yi zayıflatmak ve ABD desteğine mecbur etmek de Erdoğan’ı hizaya getirmek için bir yoldu. 

İkinci yol gerçekleşti. Erdoğan uzun sayılabilecek bir süre MHP  ve “ulusalcı bürokratlar”ın desteğiyle Cemaatin boşluğunu kapatmaya çalıştı. Ancak başarılı olamadı. 7 Haziran’a doğru iktidardan düşmenin eşiğine geldiğini anladığı anda TSK’nın altına sürdüğü yeni iktidar koltuğuna oturdu. TSK ile koalisyonun bedeli, TSK’yı güçlü iktidar ortağı haline getirecek savaş, fiili sıkıyönetim ve “Cemaat temizliği” politikalarını bir “diktatör parodisi”ni göze alarak izlemekti. Suriye’de yenilgiye uğrayan politikanın “neresinden dönüleceği” ilk etapta belirlenmemekle birlikte, “Kürtleri dışlayan bir Suriye çözümü”nü dayatma ve İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesinde mutabık olundu. 

Bu politik U dönüşü, yalnızca TSK’yla mecburi “koalisyon”un bir bedeli olarak ya da AKP’nin TSK tarafından rehin alınmasının bir sonucu olarak okunmamalı. Erdoğan bu “dönüşü”, bir türlü elde edemediği “sınırsız iktidar gücü”nü elde etme yolunda bir ilerleme fırsatı olarak da değerlendirdi. Erdoğan’ın çok sevdiği ifadelerle “win-win” veya “krizi fırsata çevirme” çözümü olarak.

Erdoğan ABD, AB ve TSK’yla girdiği “oyun”dan “tek adam” olarak çıkabilir mi? Bu oldukça düşük bir ihtimal. Ancak Erdoğan’ın ABD’nin ve AB’nin istediği yola girmiş olduğu açık. ABD ve AB bu sayede Erdoğan’a ve (ve tabii Türkiye’ye de) Suriye’de birlikte yarattıkları enkazın yükünü de yıkabilecek. ABD ve AB’nin Erdoğan’ın ipini bir sıkıp bir gevşetmesine ama çekmemesine bakacak olursak, Türkiye “Suriye iç savaşı faciasının ağırlıklı faturasını üstüne alana kadar” Erdoğan’ın “idare edileceği”ni öngörebiliriz. 

Türkiye Suriye iç savaşının siyasi ve sosyal faturasının altına çıkamayacak bir biçimde sokulduğunda yeni bir “başlangıç” noktasına gelmiş olacak. Bu yeni “başlangıç noktası”nda karşımızda bulacağımız Türkiye’nin 12 Mart veya 12 Eylül sonrasına benzememesi, daha çok (Erdoğan’lı veya Erdoğan’sız) Afganistan iç savaşı sonrası Pakistan’ı veya İsrail işgali sonrası Lübnan’ı gibi bir “enkaz ülke” haline gelmesi büyük bir olasılık. Emperyalist güçlerin de Türkiye’nin raşitik oligarklarının da Türkiye’yi bu yıkıcı gelişme çizgisinin “dışına alma” gündemleri de yok, seçenekleri de. 

Ancak bu bir “kader çizgisi” de değil. Mart soğuğu kapıdaymış gibi görünüyor ama Kürt direnişçilerine, Artvinlilere, kadınlara, metal işçilerine bakılırsa bahar da erken geliyor olabilir.