Avukatlarından İbrahim Bilmez, 20 yıl önce Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden güçlerin, bugün İmralı‘da devam eden tecrit sisteminde de rollerinin olduğunu söyledi.

 

YASİN KOBULAN / MA / İSTANBUL

 

İmralı Cezaevi’nde tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatlarından İbrahim Bilmez, AİHM ve CPT gibi kurumlar, kararları ve pratikleri ile taraf haline dönüşseler de zorlamaya; umut bağlamadan hukuki mücadelesine devam edeceklerini vurguladı.

Ortadoğu’ya dönük müdahale planının ilk adımlarından biri, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması oldu. 9 Ekim 1998’de uluslararası güçler tarafından Suriye’den çıkmaya zorlanan Öcalan, birçok devletin karıştığı bir “komplo” sürecinin ardından 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye teslim edildi. Öcalan’a, getirildiği Türkiye’de ada cezaevi olan İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne yerleştirilip, sonrasında hakkında göstermelik bir yargılama sonucunda “ağırlaştırılmış müebbet” cezası verildi.

AİHM ve CPT’nin rolü

 20 yıl önce bu biçimde “komplo süreci”, varlık gerekçesi insan haklarını ve hukukun korunması olan batılı ülkeler ve kurumlar eliyle bugün hala sürdürülüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), özellikle 2003’ten bu yana verdiği 5 ayrı kararla, komploda yer alan güçlerin hukuksuzluklarını, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) ise İmralı’daki işkence ve kötü yaşam koşullarını görmezden geldi.

Öcalan’ın avukatlarınca 2003’te yapılan başvurular sonucunda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “Adil yargılanma hakkı” ile ilgili 6, “gözaltı süresinin uzunluğu” ile ilgili 5 ve “kötü muamele” ile ilgili 3. maddelerini ihlal ettiğine ilişkin kararlar veren AİHM, 2014’te verdiği kararda uygulamada hiçbir değişiklik olmamasına rağmen Öcalan’ın tutukluluk koşullarının 2009’dan bu yana AİHS’le uyumlu olduğuna hükmetti. Aynı kararda Öcalan’ın “şartlı salıverilme hakkı”na sahip olmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edilmesini de AİHS’e aykırı bulundu.

8 yıl sonra yanıt verildi

 Buna rağmen AİHM, Öcalan’ın avukatlarının 2010’da yaptığı “işkence ve kötü muamele” başvurusunu tam 8 yıl sonra değerlendirmeye aldı. Mahkeme, 27 Eylül’de verdiği kararında, başvuruyu “yeterince ve savunulabilir kanıtlara dayanmadığı” gerekçesiyle reddetti.

CPT’nin zamanlaması

 İmralı Cezaevi’ne 15 Şubat 1999’dan beri 7 defa ziyaret eden CPT, adaya son ziyaretini ise 3 kişilik bir heyetle 28-29 Nisan 2016’da gerçekleştirdi. Ziyaretlerine ilişkin raporlarını Türkiye’nin izniyle yayınlayabilen kurum, son ziyaretine ilişkin raporunu da dikkat çekici bir biçimde Türkiye’nin izin vermesiyle Efrîn’e yönelik operasyon sırasında paylaştı.

15 Temmuz devlet içi çatışmanın ardından Öcalan’ın avukatları, CPT’ye 19 Temmuz ve 26 Temmuz 2016’da ayrı ayrı yaptıkları başvurularla acil olarak İmralı Cezaevi’nin ziyaret edilmesini istedi. 29 Ağustos-6 Eylül 2016’da Türkiye’deki cezaevlerinde incelemelerde bulunan CPT heyeti, İmralı’ya gitmek yerine devlet yetkililerinden bilgi almakla yetindi.

CPT, en son 10-24 Mayıs 2017 tarihleri arasında yaptığı Türkiye ziyaretinde de yine İmralı’ya gitmedi.

 Öcalan’ın avukatlarından İbrahim Bilmez, devam ettiğini belirttiği “komplo” sürecini yansımalarını anlattı.

Avrupa kendi hukukundan vazgeçti 

Öcalan’a yönelik yaklaşımı farklı bir noktadan, Avrupa hukukunda yer alan “ayrımcılık yasağı” üzerinden ele alan Bilmez, o dönem on binlerce Kürt’ün mülteci olarak Avrupa’ya akın ettiğini hatırlatıp, “PKK üyesi olduklarını” söyleyen kişilerin iltica başvurusunda bulunup, sığınma hakkı elde ettiğini belirtti. Ancak Öcalan’ın kendisi, “üyesiyiz” denilen bu örgütün lideri olmasına rağmen hiçbir Avrupa devletinin kapılarını açmadığını söyleyen Bilmez, “Sayın Öcalan komplo döneminde İtalya’da da, Yunanistan’da da iltica talebinde bulundu. Aynı şekilde Rusya’da da benzer durum yaşandı. Söz konusu Sayın Öcalan olunca Avrupa, kendi hukukundan vazgeçti. En doğal hak olan ‘sığınma hakkı’, Sayın Öcalan söz konusu olunca tanınmadı. Sayın Öcalan, Kürt halkından da ayrı bir yerde tutuluyordu” diye konuştu.

Planları önünde engeldi

 Öcalan’ın paradigması ve PKK’nin misyonunun, Ortadoğu’yu şekillendirmek isteyen uluslararası güçlerin planları ile örtüşmediğini vurgulayan Av. Bilmez, bu planların önünde bir engel olarak görüldüğü için de Öcalan’ın tasfiyesi edilmek istendiğini ifade etti. Bilmez, “Onun içindir ki uluslararası güçler tüm işlerini güçlerini bırakıp, çelişkilerini bir kenara bırakıp Sayın Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etme noktasında bir araya geldiler” dedi.

Tecrit sisteminde de rolleri var 

Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden güçlerin, bugün İmralı’da devam eden tecrit sisteminde de rolleri olduğunu söyleyen Bilmez, şunları belirtti: “O dönemki pazarlıkların sonucu olarak İmralı’nın oluşturulduğu söylenebilir. O dönem Türkiye’de idam cezası vardı. Türkiye’ye Sayın Öcalan teslim edilirken belki şu şartla teslim edildi; ‘Öcalan’ı idam etmeyeceksiniz ama belli bir tecrit sistemi içerisinde tutacaksınız. Kontrol altında tutacaksınız.’ Ve Sayın Öcalan da bu şartlar altında getirilip, İmralı Adası’na yerleştirildi. İmralı Hapishanesi yarı açık bir cezaeviydi 15 Şubat’tan önce. 15 Şubat’tan hemen önce hızlıca boşaltılmaya başlanıyor. Oradaki hükümlüler başka cezaevlerine naklediliyor ve İmralı özel bir dizayn ile yeniden inşa ediliyor. Sayın Öcalan 2009 yılına kadar tam 10 yıl boyunca bu adada tek başına tutuldu. Tamamen devlet kontrolü altındaki bir cezaevinden söz ediyoruz. Bu cezaevine herhangi bir kimsenin, belgenin kontrol dışında girmesi mümkün değil. Biz avukatlar olarak gittiğimizde çıplak arama bile dayatılıyordu.”

 Av. Bilmez, bu noktada Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesi sonrası sarf ettiği “Beni burada CPT yetkilisi karşıladı” sözlerini de hatırlattı. Bu yetkilinin Öcalan’a ‘İmralı Cezaevi’ndeki sistemi Türkiye ile beraber kontrol edeceğiz’ dediğini dile getiren Bilmez, bu sözün uluslararası komplonun devam ettiğinin göstergesi olduğunun altını çizdi.

AİHM komplonun bir parçası 

Söz konusu Kürtler olduğunda bütün dünyanın birleştiğini ifade eden Bilmez, şöyle konuştu: “Bunun bir örneğini Efrîn’de yaşadık. Söz konusu Sayın Öcalan olunca kimseden ses çıkmıyor. İmralı’daki tecrit sisteminin başka bir örneği yok mesela. Bu anlamda komplo devam ediyor diyoruz. Bunun çeşitli örneklerini verebiliriz. AİHM’in tutumu mesela… Daha ilk dava AİHM’de devam ederken, bizim için önemli olan bir kaç başvuru vardı. En önemlisi işin uluslararası komplo boyutuydu. Bunun AİHS’teki karşılığı ‘kişi güvenliği hukuku’ oluyor. Ama ne yazık ki AİHM bu maddeye hiç girmedi. Çok açık bir ihlal var, Avrupa hukuku çok açık bir şekilde ihlal ediliyor, iltica hakkı, Kenya’daki gelişmeler biliniyor ama bunların hiçbirini AİHM görmüyor.  Müvekkilimiz, ‘Eğer AİHM işin komplo boyutunu görmezse kendisi de komplonun bir parçası olarak görülebilir’ demişti. Nitekim dediği gibi de oldu. Sonrasında Büyük Daire de bu kararı onadı. Sanki hiç komplo yaşanmamış gibi bir tablo ortaya çıkarıldı.”

Av. Bilmez, şayet AİHM o dönem komplonun aydınlatılması yönünde bir karar almış olsaydı, belki sonrasında bir sürü olumlu gelişmenin yaşanabilecek olabileceğini de kaydetti.

CPT işbirliği içerisinde

 Bu konuda yine CPT’nin tutumunun da tartışılması gerektiği üzerinde duran Bilmez, bugün İmralı‘ya gidebilecek tek kurumun CPT olmasına dikkat çekti. Bugüne kadar İmralı’yı 7 defa ziyaret eden CPT için, “İmralı’daki tecrit sisteminin koşullarının devamında Türkiye ile bir çeşit işbirliği yaptı diyebiliriz” diyen Bilmez, şöyle sürdürdü: “CPT, raporlarında çeşitli eksik hususları tespit etti ve bunların düzeltilmesini istedi Türkiye’den. Türkiye’de her defasında ‘düzelteceğim, yapacağım’ şeklinde cevaplar verdi. Bu şekilde bir danışıklı dövüş oldu aslında. Ancak bugün içinde bulunduğumuz durum, mutlak tecridin geldiği boyut, CPT raporlarında ifade edilen eksikleri kat kat aşan bir noktada duruyor.”

 

Orada olup olmadığını da bilmiyoruz 

Bu nedenle bugün İmralı’da hukukun H’sinden bile söz etmenin mümkün olmadığını vurgulayan Av. Bilmez, devamında şunları söyledi: “İmralı’ya hiçbir şekilde avukat erişimi, insan hakları kurumunun erişimi söz konusu değil, İmralı’ya hiçbir şekilde bir mektup gidemiyor, bir mektup çıkamıyor. Biz avukatlar olarak İmralı‘dan hiçbir şekilde haber alamıyoruz. Defalarca söyledik müvekkillerimiz orada mı değil mi onu bile resmi olarak bilmiyoruz. 2011’den bu yana İmralı‘ya gidemiyoruz avukatlar olarak. Son olarak 11 Eylül 2016’da müvekkilimizin kardeşi İmralı‘ya gitti. Üzerinden 2 yılı aşkın bir süre geçti. Dolayısıyla bugünkü tablodan CPT’de sorumludur diyebiliriz. CPT ile hala görüşmelerimiz devam ediyor, raporları gönderiyoruz. Hala bize aynı şeyleri söylüyorlar; ‘Türkiye ile görüşüyoruz, düzeltmeye çalışıyoruz.’ Geldiğimiz nokta itibariyle CPT’nin olumlu bir rolden ziyade bu sistemin oluşmasında bir ortak rolü oynadığını söyleyebiliriz.”

AİHM ve CPT’ye umut bağlamıyoruz

 AİHM’in Öcalan hakkında verdiği son kararı ise “çok kötü bir karar” olarak değerlendiren Bilmez, “8 yıl önce yaptığımız başvuruda herhangi bir gelişme olmaması üzerine geçen yıl bir başvuru yaptık duruma ilişkin. Bizim başvurumuzdan bir yıl sonra pat diye bir karar verdi. Trajik bir karar aslında. O gerekçelerle vereceği bir karar için 8 yıl beklemesine hiç gerek yoktu. Öyle hukuksuz bir karar ki neresinden tutacağımızı bilemiyoruz” diye konuştu.

AİHM ve CPT gibi kurumların kararları ve pratikleri ile taraf haline dönüşseler de zorlamaya devam edeceklerini dile getiren Bilmez, bu kurumlara umut bağlamadan hukuki mücadelelerini vermeye devam edeceklerini vurguladı.