Tezden, daha güneşin ilk ışıkları, Riya Xwarik’a yeni vurmuşken bir alakarga süzülerek çayırların ve köyün üstünden gelip Nîşanê Rojê’de yapraksız, çıplak dallara konar. Şen, doygun, tefferuatsız üç defa ses verir. „Merhaba“ der, anam „xêr e“ (hayırdır) diye cevap verir...
Toprağın bağrı cemresine hasret görgün. Günler ve aylardır kar altındadır. Toprak yekinmeye, hercümerce hazırdır. Toprakta tohum „merhaba“ der!..
Evin bacalarından dumanlar tüter. Şimdi ılık bir yel aşağıdaki düzlükten köye doğru eser. Dumanı alır Qorîbova’ya savurur. Yelde bahar, dumanda nane kokusu. Çocukların evecen bağırışları serçelerin şakımalarına karışır. Bêrîwan’a „merhaba“ derler!..

İlk anı...
Çok düşündüm. Seninle olan ilk anım hangisiydi acaba? İlk anı deyip geçmiyorum, geçemiyorum. Tanımak, farkında olmak, bilmektir. Küçücük bir köyde hemen hergün birbirimizi görebilirdik. Çeşmenin başında, çayırda, neredeyse her vakit birkaç köylünün toplaştığı evlerin önünde, sürüye giderken, bostanda ya da Eyşan Teyze o gür sesiyle bağırırken ne dediğine kulak vermek için evine önüne çıkarken, Veli Amca’nın klamlarını dinlerken, yahut Kemalê Badanımızın etrafına doluşanları seyrederken; özcesi her an her yerde görebilirdik.
Govendin başını tutarken çokça izlerdim seni. Köyün gençleri Newroz için ilk defa büyük bir ateş yakınca, aranızda konuştuklarınızı dinledim. O anda parıldayan gözlerini anımsarım. Selim Amca vefat ettiğinde boynunun ve gözyaşlarının kırılarak yürüdüğünü de. Heybende bir dolu gulik ile kırdan gelişini de!..
Ama hafızada her yönüyle yer tutan ilk anı özel olmalıydı. Derin bir anlamı olmalıydı ki unutulmayacaktı. Öyle de oldu.
Binilmek için yeni alıştırılan bir tay çayıra getirilmişti. Gözalıcı bir hali vardı tayın. Asi, hırçın. „Bırakın beni de özgürce koşayım bu çayırlarda“ der gibi. Derler ki bir at serbest bırakıldığında o vahşi, özgür doğasına en erkenden dönebilenmiş. Abin zor zaptediyordu. „Ben de bineceğim“ dedin sen. Kimse bu ısrarından vazgeçiremedi seni.
Yedi ya da sekiz yaşımda olmalıydım. Abin at binerken düşebilir diye ürkmüştüm. Neden aynısını senin için hissetmedim, halen bilmiyorum. Köyde genç bir kızın bu derece hızla at sürdüğünü ilk defa görüyordum. Biliyor musun, bizim köyün kızlarından biri binicilikte ödüller alıyordu geçen zaman içinde. Cesaretin hayranlık uyandırıyordu. Sanırım bu beni oldukça etkilemiş olmalıydı. O uzun çayırın sonunda tekrar bize döndüğünde nasıl da kendinden geçmiş bir halin vardı. Bugün bana sorsalar, özgürlük o an, öylesi anlardır derim. Yanakların al al, iri gözlerin gülüyordu.
Peki ben saçlarını neden hatırlamıyorum? O zaman da hep böyle kısacık mıydı?

Vakti gelmiş uçmanın...
Küçücük bir köyde bunca örgüt mü olurmuş! Olmuş! Gür sesler, iri sözler çıkardı herbirinin ağzından. Biz daha ilkokul yaşındaki çocuklar bile „örgütlü“ olmuşuz. Köşeler, tarlalar, dereler, evler bile tutulmuş. Ciddi bir oyunu oynar gibi ben de gidip Güler Abla’nın kapısını çalmıştım usulca.
Sen, neredeydin? Bu oyunda kızlar olmaz, bilirdim.
Memê Alîkî mezrasında evin üst yanındaki düzlükte biriken kalabalık ilkin fazla dikkat çekmiyordu. Ne de olsa düğün vardı. Fakat biraz daha ayrıntılı bakıldığında gençlerin çokluğu gözden kaçacak gibi değildi. Hemen hepsi lise-üniversitelerde okuyan köylerimizin gençleri, abilerimizdi. Ayakta, kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Bir an sonra sesler karşılıklı yükseldi. Belli ki zamanı gelmişti. Yüzlerce insanın ortasında dolu dolu tartışmasına tanık oluyordum. Nasıl da kendilerine güvenen halleri vardı. İşte o günden sonra adları ve yaptıkları daha çok konuşulur oldu.
Sen orada değildin. Ama yıllar sonra nasıl da ayrıntılı anlatmıştın orada geçenleri. Ve ben hiç bilmeyecektim, daha o zamanlarda, senin onlarla birlikte olduğunu!.. Kaç kişi biliyordu ki. Ta ki sen de 12 Eylül zulmüne uğrayıp, işkence hanelerden geçinceye kadar...
Bir yaz günü, köy olanca sessizliği içindeyken evinizin salonunda oturuyorduk. Üç kişiydik. Daha çok ikiniz konuşuyor, ben de dinliyordum. Zindandan gelen mektupları gösterdin sonra. İçinden birini alıp bana doğru baktın ve „İnsan sevdiği birine söz vermişse beklemez mi?“ diye sormuştun. Bekledin sen. Keşke Güler Abla’ya söylediğimi sana da söyleyebilseydim o an.
12 Eylül hışımla geçti üzerimizden. Kimimiz ne olduğunu bile bilemedik. Nice imanı kuvvetli olan insanı bile sarstı, oynattı yerinden. Söktü, savurdu. Selamı bile günah saydı kimisi. Korkudan daha çok, yolunu şaşırmaktı, başka yollara dönmekti en kötüsü. Meşe ağaçlarımız gibi köküne, özüne tutundun sen. Hem de bir kadın olarak. Vakti geldiğinde uçup gittin.

Bir ses...
Baharın son günleri. Köyün koyun sürüsünü gecenin yarısını geçe Çepanîk’a (Derece’ye) doğru yönlendirdik. Safi karanlık bir vakitte doyduklarına kani olduk ve sürüyü topladık. Bir taşa sırtımı verip geceyi uzun ve derin bir karaltı şeklinde görünen karşıdaki ormanı, yıldızları, suyun sesini, olanca doygunluğuyla baharın taze kokusunu seyrediyor, dinliyor, içime işliyordum. Zozanımızda bahar nasıl da muhteşem olur, bilirsin. Derken gecenin göğünün bir yerinden gelen bir kuş sesiyle titredim. Harika bir ses. Uzun bir süre bütün geceyi doldurup durdu. Bugüne kadar bir daha hiç rastlamadım o kuş sesine. Hangi kuşa ait olduğunu ise bilemeyecektim.
O ses yanıbaşımda sana „merhaba“ desin isterim, hevalim.

Yanına, yoluna geldim!

Gelmiştin. 1989 yılıydı. Kırdan Wan’a inmiştin. Wan’ın Bêrîwan’ı olacaktın. Gelişinin üzerinden çok geçmeden fakat yıllar sonra yeniden buluşacaktık. Sevinçti.
Ben odadan içeriye girdiğimde ayağa kalkmış, beni bekliyordun. Sana doğru koştum adeta. Sense öyle bir sardın ki beni. Azad heval gülerek izliyordu bizi. Durmadan bir sürü şey soruyordun bana. Halen hiçbirini doğru dürüst anımsamıyorum. Yalnızca cevaplar verdiğimi biliyorum. Yıllar sonra seni görmüştüm. O anki düşüncemi, hissimi şöyle belirtirsem sanırım yanlış olmaz:
İri, kocaman gözlerin, kısacık saçların vardı. Gülüyordun. Vakur bir edayla konuşuyordun.
İçim kıpır kıpırdı.

Yel gibi...

Devrim rüzgardır, yeldir. Sen dur durak bilmedin. Seni anlatacak o kadar çok şey var ki! Çalıştın, çabaladın. Her şey halk içindi. Bütün o çalışmalar içinde sen yol gösterendin. Bizlerde kâh düşerek kâh doğrularak seni izliyorduk. Sevgin de öfken de güzeldi. Ve ben hem sevmelerini hem öfkelenmelerini nasıl da özlüyorum şimdi.
Bir eve gittik. Küçük bir erkek çocuğunu çağırarak adını sordun. Küçük kardeşin ile aynı adı taşıyordu. Kucaklayıp iki yanağından öptün. Ne çocuk ne de oradakiler bilecekti bunu.
Duruldun! Yel de durulur bazı. Ben sustum.

Bahar!

Arê’de, o vakit yakılmış, yıkılmış, virane evlerin yanından, patika yollardan aşağıdaki dereye inerken, yol üstünde bir pınar vardır. Berrak bir su yeşilliğin orasından süzülerek gider. Pınarın hemen başında bir ceviz ağacı vardır. Serin gölgesinde oturmak ve pınardan içmek bir başkadır. Bir de biraz uyumak orada. Atların üzerinden oradan geçtik. Hiç uzamayan saçlarından rüzgar eserdi.
Qorîbova’nın başında onlarca yıllık meşe ağaçları vardır. Öpüp koklanmış, kucaklanmış, adaklar adanmış, yakarılmıştır. Diplerinde yakılan ateşlerin sıcak külleri gövdelerine serpilmiştir. Bahtiyar, mesut bir uykudan uyanır gibi yeniden uyanacak herbiri baharla birlikte. Yeşillenecek, yapraklanacaklar.
Bahar sana „merhaba“ desin!..

Söz!.. Yeniden seni düşünmek!..
Şimdi yıl 2012. Tam 20 yıl geçmiş oradan. Yeniden bir 3 Mart günündeyiz. Seni anacağız. Sonra coşkuyla 8 ve 21 Mart’ı karşılayacağız. İnan ki bu yıl çok farklı olacak.
Her şeye rağmen özgürlük zor ama görkemli olacak.
Bugün hala bir şeyi düşündüğümde Bêrîwan heval ne düşünürdü, nasıl yapardı diye sorarım kendime. Akıllı bir öğrencin olamadım. ama uğraşıp duruyorum işte.
Ve seni çok özlüyorum...

Gün doğdu!..
Bingöl dağlarının ardından günlük devranına başladığında güneş, gün doğar. İlkin Nîşanê Rojê alır güneşin ilk ışıklarını. Asırlık üç tane meşe ağacının yaprakları üstündeki taze çiğler göz kamaştırarak toprağa düşerler. Çiçekler „merhaba!“ der!..
Güneşin ışıkları evlerin çatılarına vurmadan Qorîbova’nın ağaçlarına değer. Sabah yeliyle titreyen dallar yüzünü güneşe döner. Ağaçların hemen dibinde mezar taşlarını çevreleyen çiçekler taç yapraklarını açarlar. Bêrîwan - en sevdiği sözüyle - „güzel hevalleri“ ile birlikte çiçeklere „merhaba“ derler.

1960 Tendürek Köyü/Varto doğumlu Zinnet Karaaslan (Bêrîvan), 02.03.1992 Van Merkez’de yaşamını yitirdi.
Kırıkkale F Tipi Cezaevi