Dünya Tiyatrolar Günü’nü geride bıraktık.
27 Mart aynı zamanda Tiyatro sanatçısı Yekta Herekol’un (Erdoğan Kahraman)* şehadet yıldönümü. Diğer bir tiyatro sanatçısı Hevî Şanoger’in (Gaffur Doğan)** doğum günü.
Her ikisi de tiyatroya gönül vermiş, devrimci ve sanatçı kimliğini kişiliğinde buluşturmuş güzel insanlardı.
Onlar sistemin sanat anlayışına karşı çıkmış, tiyatro sevdalarını sistemin sahnelerine hapsetmeyi reddetmişlerdi. Zira onlara göre sanat insanlara ruh, davranış kazandırma eylemi ise bunu en iyi yapan sanat dalıydı tiyatro.
Çünkü felsefedir tiyatro. Felsefe ruh, tiyatro ise bedendir. Ne de güzel tamamlarlar birbirlerini. Felsefesiz tiyatro, arabesk müzik dinlemek gibidir. Zira arabeskin felsefesi yoktur. Popüler müziğin de felsefesi yoktur. Ruhsuz beden gibidirler.
Toplum, birey felsefesiz düşünülemez. Ama ne trajiktir ki günümüz toplumu, bireyleri, felsefesiz, düşüncesiz, günübirlik yaşamı tercih ediyorlar.
Kapitalizmin tüketim kültürü  sanatı da tüketmiştir. Tiyaro, resim ve heykel alanındaki verimsizlikten rahatlıkla anlaşılabilir bu durum. Tiyatro salonları boştur. Sinemada da boş salonlara çözüm amacıyla animasyonlar ve üç boyutlu görsellikten medet umulmaktadır.
Artık sorgulayan, düşündüren, duygulandıran değil  de eğlendiren film ve oyunlar tercih edilmektedir. Ve dev prodüksiyonlar, şaşaalı reklamlarla piyasaya sürülmektedir.
Artık bir piyasa konusudur film, oyun, müzik. Ve küçümsenmeyecek bir endüstri haline gelmiştir.
Kapitalist sistem bu şekilde sanatın endüstrisini yaratırken, endüstrinin kendisi de “ürününü” yaratmış ve topluma sunmuştur. Bu “ürünün” adı sanatçıdır. Ama sistemin sanatçısıdır. 
Sanat ise sahipsiz kalmıştır. Sanat, toplumun ruhuna hitap ederek duygu ve davranışlarına biçim verme işlevinden soyunmuş, borsalık bir sektör haline dönüşmüştür. Her sanatçının elindeki, dilindeki toplumsal değerler, popüler kültürle pazara çıkarılmış gibidir. Deyim yerindeyse halkın değerleri herhangi bir meta gibi alım satım konusu yapılmaktadır.
Tiyatro bu yalnızlığı en katmerli yaşayandır. Neredeyse yetim bırakılmış bir sanat dalı gibi durmaktadır. Tiyatro sanatçıları bu yüzden ya kelaynak kuşları gibidir ya da dizilere transfer olarak hayatlarını idame ettirme arayışındadırlar.
Oysa insanın kendini gördüğü yerdir tiyatro sahnesi. İzleyici oyunu izlerken, oyuncuyla bütünleşir. Sahneden olan toplumdur aslında ve izleyici kendini onların arasında görür. Olumlu, olumsuz yanlarıyla birlikte görür.
Tüm benzerlikler ve farklılıklar sahnededir. Ve yazar, oyuncu, toplumu nasıl etkilediğiyle ilgilidir. Dolayısıyla nasıl bir tiyatro sorusu, nasıl bir toplum sorusu kadar önemlidir.
Yeni bir toplumu yaratma iddiasında olanlar, yeme içmeden önce insanlara duruş, anlayış kazandırmayı görev bilir. Yani yaşam felsefesi kazandırmak ekmek-sudan daha değerlidir.
Sanki Kürt tiyatrosunda olmayan şey de bu. Yani felsefesizlik. Kürt toplumunun tiyatrosuzluğu veya tiyatro ile uğraşanların verimsizliğinin temel nedeni, ekseriyetle budur. Geriye kalanı da Kürt kurumlarının tiyatroya verdikleri/vermedikleri önemden kaynaklıdır.
Kolaycılığa kaçarak birkaç çeviri yapmak ne yukarıda belirttiğimiz sorunu çözer ne de Kürt tiyatrosunu geliştirir. Dünya tiyatrosunu görmeyelim demiyorum. Antik Yunan’ı, Shakespeare’yi, Brecht’i, Stanislavski’yi bileceğiz ama dengbejleri, çîrokbejleri de unutmayacağız. Çünkü Kürt tarihsel ve toplumsal belleği, özgürlük felsefemizle buluşursa bir anlam kazanır.
Tam da bu noktada Yekta ve Hevî’yi anlıyor, anıyoruz.
Çünkü onlar sanatın, özelde tiyatronun eğlence ve tüketim kültürüne hizmet etmesine karşı çıkmış ve özgür dağlarda sanat yapmayı kararlaştırmıştı.
Onlara göre yaşam nerede var ise tiyatro da oradadır. Çünkü tiyatro, yaşamın yansısıdır.
Tiyatro dağda, sokakta, her yerdedir. Çünkü her yer sahnedir.
* Yekta Herekol: 27 Mart 2004’te Suriye rejimini protesto amacıyla bedenini ateşe verdi.
* Hevî Şanoger: 27 Ağustos 2004’te Maxmur’dan Kerkük’e giderken geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti.