
Norveçli sosyal ekolojist yazar Eirik Eiglad, toplumsal sorunların otokratik ya da teknokratik yöntemlerle veya proletarya diktatörlüğü gibi modellerle çözülemeyeceğini belirtti. Ekolojik problemlerin aslında sosyal problemler olduğuna dikkat çeken Eiglad, “Zihniyetimizi, kültürümüzü, kurumlarımızı ve toplumumuzu değiştirmeliyiz. Bu da sadece farklı ürünlerin seçimi ya da bireysel yaşam şeklimizi değiştirmemizle çözülecek bir sorun değil; toplumumuzun işleyişini değiştirmeliyiz” dedi.
Almanya’nın Hamburg kentinde düzenlenen “Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak II” başlıklı konferansa katılan Eiglad, sorularımızı yanıtladı. Söyleşimizin bugünkü bölümünde, yazarın sosyal ekoloji ve komünalizm ile ilgili düşünceleri yer alıyor.
Sosyal ekoloji üzerine birçok araştırmanız var. Sosyal ekoloji ne demek ve neden bu alana yoğunlaşıyorsunuz?
Sosyal ekoloji, bir bakış açısıdır, felsefi bir yaklaşımdır, insanlığı ve doğayı anlamanın bir yoludur; özellikle insanlığın, toplumların doğayla ilişkisini irdeler. Bu temel dayanak doğrultusunda birçok tahlil ve sonuçla, toplumumuzu doğayla beraber teorize etmeye, tanımlamaya çalıştık. Vardığımız sonuca göre doğayı yağmalamamızın, sömürmemizin, tahrip etmemizin nedeni, insanları soyan, sömüren, çürüten bir topluma sahip olmamızdır. Toplumdaki “Doğa kaynaklarını biz sömürelim diye düzenler” fikrinin dayanağı ise, “İnsanlık da bir kaynak olarak sömürülebilir” düşüncesidir.
Sosyal ekoloji, ekolojik bir toplumu nasıl yaratabileceğimizi, bu krizin üstesinden nasıl gelebileceğimizi, doğayla sağlıklı bir temelde kardeş bir toplumu nasıl yaratabileceğimizi anlamaya çalışır. Bu da bizi, birçok konu hakkında hem felsefi hem de somut/politik açıdan düşünmeye itiyor. Zira sosyal ekoloji bizim açımızdan ekolojik toplumun yaratımıdır.
Şunu da vurgulamak istiyorum: “Sosyal ekolojik toplumun kurulması“ diyorum; çünkü biz ekolojik problemlerin ekolojik problemler olduğunu kabul etmiyoruz. Bize göre bunlar, özünde sosyal problemlerdir. Biz zihniyetimizi, kültürümüzü, kurumlarımızı ve toplumumuzu değiştirmeliyiz. Bu da sadece farklı ürünlerin seçimi ya da bireysel yaşam şeklimizi değiştirmemizle çözülecek bir sorun değil; toplumumuzun işleyişini değiştirmeliyiz.
Peki neoliberalizme göre form kazanmış toplumsallık nasıl sosyal ekolojik bir toplumsallığa evrilebilir?
Ekolojik kriz ve problemler hakkındaki analizlerimize, çıkarımlarımıza dayanarak şunu tespit ediyoruz: Yeni bir topluma, yeni bir politik yapıya ihtiyaç var. Bize göre bu noktada iki tane ihtiyaç ortaya çıkıyor:
Biri, egemenliğin bütün karanlık formlarına karşı savaşmak için bütün hiyerarşileri ortadan kaldırma ihtiyacıdır. Bunun anlamı, bütün politik, sosyal hareketlerden -feminist hareketlerden engellilerin mücadelesine kadar- öğrenmek ve hepsini hiyerarşiye karşı birleştirmek zorunda olduğumuzdur. Sosyal ekolojinin temel tezini, doğaya tahakküm kurmamızın, onu tahrip edip sömürmemizin özünde egemenlikçi ve yağmacı, insanların sömürüldüğü ve bu sömürünün kabul gördüğü bir toplumda yaşadığımız gerçeği oluşturuyor.
İhtiyaçlardan biri bu: Bütün hiyerarşileri yıkmak istiyoruz. Çok radikal bir çözüm ama yeterli değil. İkinci ihtiyaç şu: Biz aynı zamanda evrimde aktif olmak istiyoruz. Çünkü biz insanlar, sadece adapte olmuyoruz, aynı zamanda üretiyoruz. Doğaya müdahale edebiliriz, özne olabilir ve bir şekilde doğaya akıl ve etik katabiliriz.
Yeni politik kurumlar inşa etmemiz lazım. Sadece hiyerarşik olmayan bir anlayışla yetinemeyiz. Aynı zamanda yeni, güçlendirici kurumlar yaratmalıyız. Bunlar, komünalizmin güdüleridir. İnsanların bir yurttaş, topluluk üyesi olarak bir araya geldiği, birlikte hangi toplumsal yapıda yaşamak istediklerini, neyi nasıl üretmek gerektiğini, organizasyonu tartıştıkları bir politik yapı oluşturulabilir. Bu nedenle etik’i toplumsal yapıya geri çağırmak istiyoruz. İnanıyoruz ki, bunu gerçek kılmak, insan toplulukları kurmakla mümkün olabilir. Bu sadece küçük topluluklar, aile gibi yapılar değil, hayır; biz güçlü topluma inanıyoruz. Bize göre bu toplumun politik bir sisteminin, yapısının olması ve insanların birlikte yaşayabileceği bir coğrafyasının olması gerekiyor. Bu yaklaşım, komünalist yaklaşımdır.
Biz bütün hiyerarşilere karşı birlikte mücadeleyi geliştirdik. İnsanların eşit olarak bir araya gelebildiği bir politik mücadeleyle toplumumuzun kaderini değiştirebiliriz. Bunu şimdi gerçekten gündemleştirebiliriz.
Biz sosyal ekolojistler inanıyoruz ki, içinde yaşadığımız sistemin yıkıcı sonuçlarını değiştirmekte belirsizlik çok büyük rol oynuyor. Tam da determinist olmayan bir yöntemle bu projeyi topluma açmak lazım. Çünkü inanıyoruz ki, herkes toplumun geleceğiyle ilgileniyor. Herkes, çocuğunun nasıl bir eğitim alacağını, kendisine yaşlanınca nasıl sırt çıkılacağını, neyi üretmemiz gerektiğini, nasıl daha az üretip daha az çöp oluşturabileceğimizi, daha çok yeşil alanı nasıl yaratabileceğimizi düşünüyor. Bu bir potansiyel.
Otokratik ya da teknokratik çözümlerden bahsetmiyoruz. Çünkü bu durumda konunun etik yanını görmemiş oluruz. Etik’i bir çeşit kategorik zorunluluğa indirgemiş oluruz. “Evet, işte bu takip etmemiz gereken doğru rehber!” dediğimiz anda, müdahil olma, kendi perspektifimizi yansıtma, diğerlerinden öğrenme, toplumu şekillendirme pozisyonundan çıkmış oluruz.
Bütün bunlarla bahsettiğiniz toplumu yeniden kurmak mı, yoksa insanlık tarihindeki doğayla iç içe bir evreyi hatırlatmak mı, geri çağırmak mı?
Çok basit anlamda şuna inanıyoruz: Daha önce çok ekolojik bir toplumumuz vardı. İnsanlar, doğayla uyum içinde yaşıyorlardı. Daha az atık üretiyor, kaynaklarını daha verimli kullanıyorlardı. Bu, olumlu bir tarihsel evredir; fakat bugün de bir sürü gerçek gelişim yaratılmıştır. Şöyle bir baktığımızda, yaşam süresinin uzaması, hastalıklarla mücadele, eğitim hakkı, kadın ve erkeklerin bedenleri üzerindeki hakları gibi gelişmeleri de görebiliriz. Sosyal ekolojinin perpektifi, geriye dönüş değildir ama ileride ekolojik bir toplumu yaratmak için kapitalizmin, market ekonomisinin öncesindeki deneyimlerle de ilişki içinde olmalıyız.
Burada asıl önemli olan, neyin geliştirici, ilerici olduğu ve onu nasıl komünalize edebileceğimizdir. Biz gerçekten de ekolojik deneyimlerimizi bir araya getirerek toplumu şekillendirebiliriz. Toplumsal yaşamın yollarını bulmaya çalışıyoruz, bu ihtiyacın arkasından gidiyoruz.
Tam bu noktada, Öcalan’ı ve onun demokrasi anlayışını çok etkili buluyorum. Öcalan biliyorsunuz, demokratik modernite ihtiyacından bahsediyor. Özellikle, bizim de bu aralar yayınlayacağımız Demokratik Uygarlık Manifestosu’nda Öcalan’ın kapitalizm öncesi sosyal sistemlerle ilgili tasvirini mükemmel buluyorum.
Liberal demokrasilerde insanların politik kararlara katılmakta gönülsüz olduğunu görüyoruz. Mesela Almanya’da insanlar, politikayla ilgilenmiyorlar. Bu, komünalizm açısından başat bir problem değil mi? Toplumu politize etmek, bir ihtiyaç olarak önümüzde durmuyor mu?
Katılıyorum. İşaret ettiğiniz noktada haklısınız. Özellikle de Batı‘da politizasyon oldukça zor. Bu zorluk, kendimizi komünalizmin ya da yerel yönetimciliğin savunucuları olarak isimlendirmemizin de bir başka nedenidir. Sendikal hareketler, yüz yıl önceki Almanya’da, İtalya’da ya da İspanya’da olduğu gibi sendikalar örgütlemeye çalışıyor. İnsanların fabrikaları kontrol edebileceğine inanıyorlar. Biz yerel yönetimciler ise şuna inanıyoruz: Geniş katılımlı bir halk mücadelesi, ulusal devleti test edecek, onu yüzleştirecek bir güce ulaşabilir. Bir belediyenin kamulaştırılması, birçok sosyal hareketin birliğini oluşturabilir. İşçi örgütleri, diğer topluluklarla, dini topluluklarla birlik kurabilir. Bu birlik, bizim mücadele organizasyonumuz olur, gelecek toplumumuzun örnek kurumu olur.
Proleter devleti ya da diktatörlük kuracak değiliz. Ama eğer yeni bir toplum inşa edeceksek, yeni yapılar kurmak zorundayız. Hemen ve burada. Özellikle de bu gücün toplanması gereken yerleri belirtmemiz lazım. Tartışmamız, fikirlerimizi, korkularımızı, umutlarımızı dile getirmemiz ve toplumu değiştirmeyi hedeflememiz lazım. Gücümüzü bir yerde biriktirmemiz lazım.
Sosyal ekoloji ile ekonomi arasında nasıl bir bağ var?
Bugünkü problem şu ki, sadece market ekonomisinde yaşamıyoruz; aynı zamanda market toplumunda yaşıyoruz, market kültüründe yaşıyoruz. Bugün politika, ekonomik zorunluluklarla, etik olmayan ekonomik hükümlerle yönetiliyor. Bu ekonomi, topluluk ekonomisi veya ev ekonomisi yönetimi gibi değil. Mesela Norveç ve Almanya’daki şehir gelişimine baktığımızda kimse, “Etik bir planlamayla bu şehri nasıl kurarız” demiyor. Belli bir plan yapılıyor; bu plan girişimcilere, sermayedarlara açılıyor; sermayedarlar, “Şunu istiyoruz” diyor ve devran böyle dönüyor. Şehir planlamasıyla ilgili bütün gelişimler, en küçük bir mesele bile, market ekonomisiyle başlıyor.
Burada çok problemli bir yaklaşım var ve bunu düzeltmek istiyoruz. Ekonomi, toplumun kendini nasıl idare edeceğiyle ilgili olmalıdır; market ekonomisinin bazı kurallarıyla değil. Biz ekonomiyi komünalize etmek istiyoruz. Savunma sistemini, eğitimi, sağlığı, her şeyi komünalize etmek istiyoruz. Bunu da belediyeler, yerel topluluklar, mahalle toplulukları ve meclisler gibi yerlerde tartışmalıyız. Konfederal bir yapı içinde örgütlenmeliyiz.
Planlar yazan insanlar var; öneriler var. İdare birimlerine, kooperatiflere, forumlarla, enstitülere sahip olabilirsin; ama kontrol mekanizması meclisler olmalı. Meclisler, gücün toplandığı yer olmalı. Bütün etik tartışmaları yapacak değiliz; altı saat oturup toplantı yapmayacağız. Bu, kişisel olarak benim kabusum olurdu. Birçok politik konu, köydeki, mahalledeki, işyerinde, okuldaki insanlarla tartışılmalı, karar alınmalı.
Farklı kimliklerin birliği bu teoride ve pratikte nerede duruyor?
Ortak kurumlarımız olmalı, kaynaklarımızı kendimiz kontrol ettiğimizden emin olmalıyız. Kürtlerle biz, ortak mücadele gerekçelerimizden dolayı ittifak yapabiliriz. Özerklik sahibi olmak, kendi kaderimize kendimiz karar vermek, toplumumuzu, kültürümüzü ifade edebilmek, bana göre mükemmel.
Sanırım Rojava’nın en büyük başarısı ve umut veren yanı, tekçiliği reddetmesi. YPG, “Biz Arapları da güçlerimiz arasında görmek istiyoruz. Kendi köylerini kendileri yönetsin istiyoruz. Onlarla işbirliği ve koordinasyon içinde oluruz; ama kendi ordularını kurmakta da özgürler” diyor. Bu yaklaşım, Suriye’de uzun zamandır devam eden iç savaşın, kanın durması için umut veren bir yaklaşımdır. Öcalan’ın da Türk hükümetine böyle yaklaştığını hissediyorum. Bu tarz, perspektif, belki hemen değil ama birlikte yaşamı mümkün kılacak tek tarzdır.
Eirik Eiglad
Eiglad, 1975 doğumlu bir felsefeci. Norveç’te yaşıyor. 90’ların başlarından beri antimilitarist, çevreci ve ırkçılık karşıtı mücadelelerde yer alıyor. Yazdığı kitapların yanı sıra pek çok çalışmaya da çevirmen ve editör olarak dahil olan Eiglad, çok sayıda seminere ve konferansa da katıldı.
Norveç’te özgürlükçü sol projelerin gelişmesinde önemli katkısı olan yazar, “sosyal ekoloji” alanıyla ise özel olarak ilgileniyor. Murray Bookchin’in fikirlerinden etkilenen ve Bookchin’e editörlük de yapan yazarın, “Sosyal Ekoloji ve Sosyal Değişim”, “Komünalizm ve Alternatif”, “Oslo ve Sosyal Ekoloji” ve “Komünalizm” gibi çok sayıda kitabı ve onlarca makalesi bulunmaktadır.
Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve Öcalan’ın fikirlerini de yakından takip eden Eiglad, geçtiğimiz günlerde ise Rojava’ya gitmiş, devrim hakkında araştırmalar yapmıştı.
YARIN:
* Eiland: Rojava Devrimi, komünal ve politik yapılara dayanan, kadın öncülüklü sosyal bir devrimdir.
* Abdullah Öcalan ve Murray Bookchin
FEHMİ KATAR/LUQMAN GULDIVÊ / HAMBURG